DOLAR
Alış: 45.10
Satış: 45.28
EURO
Alış: 52.71
Satış: 52.93
GBP
Alış: 60.96
Satış: 61.41
Halk ona “deli” diyordu ve taş atıyordu…
Halk ona “deli” diyordu ve taş atıyordu… ta ki bir general, onun aslında Türkiye’nin ölü sanılan kahramanı olduğunu keşfedene kadar.
—Görmüyor musun, deli? Çekil oradan! Askerler geliyor! Kenara!
Yıldıztepe Meydanı’nın bir köşesinde, çöp konteynerinin yanında oturan adam başını yavaşça kaldırdı. Saçları dağınık, sakalı uzamış, kıyafetleri yırtık, ayakları toz içindeydi. Halk onu “bayrak delisi” diye tanıyordu; çünkü her jandarma devriyesi, asker ya da resmi tören gördüğünde aniden dimdik durur, elini alnına götürür ve çatlamış bir sesle bağırırdı:
—Türkiye asla teslim olmaz!
Çocuklar onunla alay ederdi. Bazı yetişkinler dükkânlarının önünden kovardı. Daha acımasız olanlar ise taş ya da meyve kabukları atarak onu güldürmeye çalışırdı. Kimse adını bilmezdi. Kimse nereden geldiğini sormazdı. Herkes için o sadece kaybolmuş bir adamdı; Güneydoğu Anadolu’da küçük, sıcak ve tozlu bir kasaba olan Yıldıztepe sokaklarında yaşayan bir evsiz.
O gün, mayıs ayının bir salı günü, saat ikiye doğru meydan kalabalıktı. Ayran ve şerbet satanlar renkli şemsiyeler altında bağırıyordu. Dolmuşlar korna çalıyor, pazarın gürültüsü yükseliyordu. Hava nar, egzoz, ter ve taze simit kokuyordu. Eski belediye saatinin yanında, meyve satan Mehmet Usta, kasalarını düzenlerken göz ucuyla o adama öfkeyle bakıyordu.
Adam birkaç dakikadır yere düşmüş fazla olgun bir muzu izliyordu. Henüz dokunmuyordu. Sanki “buna hakkım var mı?” diye tartıyordu. Sonunda açlık utancına üstün geldi. Elini uzattı.
—Hey! —diye bağırdı Mehmet Usta, tezgâha vurarak— Sakın dokunma! Defol git buradan!
Adam irkildi ama kızmadı. Zorlanarak ayağa kalktı; sanki her kemiği ağrıyordu. Sonra bir anda dimdik durdu. Topuklarını birleştirdi, göğsünü kaldırdı, elini alnına götürdü:
—Emredersiniz komutanım! —dedi kısık ama net bir sesle— Düşman hattı geçemeyecek! Mevzimizi sonuna kadar savunacağız!
Meydandaki gençler kahkahaya boğuldu.
—Bakın, yine asker oldu!
Birisi yerden küçük bir taş aldı.
—Belki bu onu kendine getirir!
Taş adamın alnına çarptı. Kaşından ince bir kan sızdı. Ama adam ne silindi ne de elini indirdi. Selam duruşunu bozmadı. Gözleri hâlâ uzak bir noktaya sabitlenmişti.
Sonra bir şey dikkatini çekti.
Belediye saatinin direğine, geçen yılki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ndan kalma küçük bir Türk bayrağı asılmıştı. Yıpranmış, kirlenmiş ve neredeyse düşmek üzereydi. Rüzgâr onu hüzünle sallıyordu.
Adam bir anda koşmaya başladı. Kimsenin anlamadığı bir aciliyetle direğe yöneldi. Zorlanarak altına tırmandı, bayrağı düşmeden yakaladı ve göğsüne bastırdı.
—Bayrak yere düşmez… —diye fısıldadı— Asla.
Kıyafetinin bir parçasıyla dikkatlice sildi, öptü ve yırtık ceketinin içine sakladı. Bazıları yine güldü, bazıları telefonunu çıkarıp çekmeye başladı. Onlar için bu sadece tuhaf bir sahneydi.
Ama birkaç kilometre ötede, yol boyunca ilerleyen askeri bir konvoy Yıldıztepe’ye yaklaşıyordu. O öğleden sonra, kader tam da herkesin “deli” dediği adamın önünde duracaktı.
Ana caddeden siren sesleri yükselmeye başladı. Ambulans değil, sıradan polis araçları da değil… motosikletli eskortlar, askerî araçlar ve siyah ciplerden oluşan bir konvoydu. Tozlu güneşin altında ağır ağır ilerliyordu.
O gün bölgeye, uzun yıllar hizmet etmiş, sertliğiyle tanınan bir general geliyordu: Tümgeneral Kemal Arslan. Yıllarca çatışmalarda görev yapmış, kayıplar vermiş, gözyaşını bile gizlemeyi öğrenmiş bir adamdı.
Belediye polisi hemen harekete geçti.
—Yol açın! Geri çekilin! —diye bağırdı Komiser Rıza Demir, copunu sallayarak— Konvoya kimse yaklaşmasın!
Kalabalığın içinde, cebinden bayrağın ucu görünen o “deli”yi görünce yüzünü buruşturdu.
—Yine sen… Bugün sorun istemiyorum. Önemli komutanlar geliyor. Gösteri yapma!
Adamın kolundan tuttu ve kalabalığın kenarına doğru itti.
—Şuraya, sokağın kenarına. Kıpırdama.
Adam sendeledi. Bir an düşecek gibi oldu ama tekrar toparlandı ve yine dimdik durdu.
—Görev yerim tespit edildi, komutanım —dedi— Sınır nöbeti aktif.
—Her gün biraz daha kötüleşiyor —diye mırıldandı bir polis.
İki polis memuru onu caddeye yaklaşmasın diye sıkıca tuttu. Birkaç dakika sonra konvoy göründü. Önce motosikletli eskortlar, ardından güvenlik araçları ve en sonunda general Kemal Arslan’ın bulunduğu siyah cip geldi. Yıldıztepe halkı sessizce izliyordu; merakla karışık bir saygı hâkimdi.
Araçların içinden general dışarı bakıyordu. Günün programını zihninde gözden geçirirken gözünün ucuna takılan küçük bir detay yüzünü asıklaştırdı. Kalabalığın arasında, alnından kan sızan, iki polis tarafından tutulan kirli bir adam gördü. Duruşunu fark etti. Ayaklarının kusursuz bir şekilde açık olduğunu, sırtının dimdik durduğunu, çenesinin yukarı kalktığını gördü. Ve o adam, askeri konvoydaki Türk bayrağını fark ettiğinde titreyen elini alnına götürdü.
Tam o anda meydanı yaran bir ses duyuldu:
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Diğer Galeriler
-
Oğlum vefat etti, gelinim 70 milyon lira değerindeki eve el koydu
-
Bir can için beş milyon Lira, beni bu kadar ucuz mu sandın?
-
Sekiz yaşındaki kızım Valentina, yanağı kıpkırmızı ve gözleri korku dolu bir halde arkamda titrerken bunları söylediler
-
Ailem beni 17 yaşında hamileyken evden kovdu
-
Halk ona “deli” diyordu ve taş atıyordu…
-
Düğüne tuhaf bir yaşlı adam girdi
