DOLAR
Alış: 45.10
Satış: 45.28
EURO
Alış: 52.71
Satış: 52.93
GBP
Alış: 60.96
Satış: 61.41
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
5.05.2026
Halk ona “deli” diyordu ve taş atıyordu…
- Halk ona “deli” diyordu ve taş atıyordu… ta ki bir general, onun aslında Türkiye’nin ölü sanılan kahramanı olduğunu keşfedene kadar. —Görmüyor musun, deli? Çekil oradan! Askerler geliyor! Kenara! Yıldıztepe Meydanı’nın bir köşesinde, çöp konteynerinin yanında oturan adam başını yavaşça kaldırdı. Saçları dağınık, sakalı uzamış, kıyafetleri yırtık, ayakları toz içindeydi. Halk onu “bayrak delisi” diye tanıyordu; çünkü her jandarma devriyesi, asker ya da resmi tören gördüğünde aniden dimdik durur, elini alnına götürür ve çatlamış bir sesle bağırırdı: —Türkiye asla teslim olmaz! Çocuklar onunla alay ederdi. Bazı yetişkinler dükkânlarının önünden kovardı. Daha acımasız olanlar ise taş ya da meyve kabukları atarak onu güldürmeye çalışırdı. Kimse adını bilmezdi. Kimse nereden geldiğini sormazdı. Herkes için o sadece kaybolmuş bir adamdı; Güneydoğu Anadolu’da küçük, sıcak ve tozlu bir kasaba olan Yıldıztepe sokaklarında yaşayan bir evsiz. O gün, mayıs ayının bir salı günü, saat ikiye doğru meydan kalabalıktı. Ayran ve şerbet satanlar renkli şemsiyeler altında bağırıyordu. Dolmuşlar korna çalıyor, pazarın gürültüsü yükseliyordu. Hava nar, egzoz, ter ve taze simit kokuyordu. Eski belediye saatinin yanında, meyve satan Mehmet Usta, kasalarını düzenlerken göz ucuyla o adama öfkeyle bakıyordu. Adam birkaç dakikadır yere düşmüş fazla olgun bir muzu izliyordu. Henüz dokunmuyordu. Sanki “buna hakkım var mı?” diye tartıyordu. Sonunda açlık utancına üstün geldi. Elini uzattı. —Hey! —diye bağırdı Mehmet Usta, tezgâha vurarak— Sakın dokunma! Defol git buradan! Adam irkildi ama kızmadı. Zorlanarak ayağa kalktı; sanki her kemiği ağrıyordu. Sonra bir anda dimdik durdu. Topuklarını birleştirdi, göğsünü kaldırdı, elini alnına götürdü: —Emredersiniz komutanım! —dedi kısık ama net bir sesle— Düşman hattı geçemeyecek! Mevzimizi sonuna kadar savunacağız! Meydandaki gençler kahkahaya boğuldu. —Bakın, yine asker oldu! Birisi yerden küçük bir taş aldı. —Belki bu onu kendine getirir! Taş adamın alnına çarptı. Kaşından ince bir kan sızdı. Ama adam ne silindi ne de elini indirdi. Selam duruşunu bozmadı. Gözleri hâlâ uzak bir noktaya sabitlenmişti. Sonra bir şey dikkatini çekti. Belediye saatinin direğine, geçen yılki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ndan kalma küçük bir Türk bayrağı asılmıştı. Yıpranmış, kirlenmiş ve neredeyse düşmek üzereydi. Rüzgâr onu hüzünle sallıyordu. Adam bir anda koşmaya başladı. Kimsenin anlamadığı bir aciliyetle direğe yöneldi. Zorlanarak altına tırmandı, bayrağı düşmeden yakaladı ve göğsüne bastırdı. —Bayrak yere düşmez… —diye fısıldadı— Asla. Kıyafetinin bir parçasıyla dikkatlice sildi, öptü ve yırtık ceketinin içine sakladı. Bazıları yine güldü, bazıları telefonunu çıkarıp çekmeye başladı. Onlar için bu sadece tuhaf bir sahneydi. Ama birkaç kilometre ötede, yol boyunca ilerleyen askeri bir konvoy Yıldıztepe’ye yaklaşıyordu. O öğleden sonra, kader tam da herkesin “deli” dediği adamın önünde duracaktı. Ana caddeden siren sesleri yükselmeye başladı. Ambulans değil, sıradan polis araçları da değil… motosikletli eskortlar, askerî araçlar ve siyah ciplerden oluşan bir konvoydu. Tozlu güneşin altında ağır ağır ilerliyordu. O gün bölgeye, uzun yıllar hizmet etmiş, sertliğiyle tanınan bir general geliyordu: Tümgeneral Kemal Arslan. Yıllarca çatışmalarda görev yapmış, kayıplar vermiş, gözyaşını bile gizlemeyi öğrenmiş bir adamdı. Belediye polisi hemen harekete geçti. —Yol açın! Geri çekilin! —diye bağırdı Komiser Rıza Demir, copunu sallayarak— Konvoya kimse yaklaşmasın! Kalabalığın içinde, cebinden bayrağın ucu görünen o “deli”yi görünce yüzünü buruşturdu. —Yine sen… Bugün sorun istemiyorum. Önemli komutanlar geliyor. Gösteri yapma! Adamın kolundan tuttu ve kalabalığın kenarına doğru itti. —Şuraya, sokağın kenarına. Kıpırdama. Adam sendeledi. Bir an düşecek gibi oldu ama tekrar toparlandı ve yine dimdik durdu. —Görev yerim tespit edildi, komutanım —dedi— Sınır nöbeti aktif. —Her gün biraz daha kötüleşiyor —diye mırıldandı bir polis. İki polis memuru onu caddeye yaklaşmasın diye sıkıca tuttu. Birkaç dakika sonra konvoy göründü. Önce motosikletli eskortlar, ardından güvenlik araçları ve en sonunda general Kemal Arslan’ın bulunduğu siyah cip geldi. Yıldıztepe halkı sessizce izliyordu; merakla karışık bir saygı hâkimdi. Araçların içinden general dışarı bakıyordu. Günün programını zihninde gözden geçirirken gözünün ucuna takılan küçük bir detay yüzünü asıklaştırdı. Kalabalığın arasında, alnından kan sızan, iki polis tarafından tutulan kirli bir adam gördü. Duruşunu fark etti. Ayaklarının kusursuz bir şekilde açık olduğunu, sırtının dimdik durduğunu, çenesinin yukarı kalktığını gördü. Ve o adam, askeri konvoydaki Türk bayrağını fark ettiğinde titreyen elini alnına götürdü. Tam o anda meydanı yaran bir ses duyuldu:
- —Dikkat! Bu bir delinin çığlığı değildi. Bu, yılların disipliniyle yoğrulmuş net bir askerî emirdi. Birkaç kişi istemsizce ürperdi. Adam, polislerin elinden beklenmedik bir güçle kurtuldu, iki adım öne çıktı ve kaldırımın yanında çakılıp kaldı. Konvoyu selamlıyordu. Üstü başı paçavraydı, yüzü kan ve toz içindeydi ama selamı kusursuzdu. O kadar kusursuzdu ki generalin nefesi bir an durdu. —Aracı durdurun —diye aniden emretti. —Burada mı efendim? —ŞİMDİ! Fren sesleri yükseldi. Tüm konvoy durdu. Polisler panikle koşturmaya başladı, bir saldırı olduğunu sandılar. Komiser Rıza Demir nefes nefeseydi. —Komutanım, özür dileriz. Köyden bir evsiz, akli dengesi yerinde değil. Hemen uzaklaştırıyoruz. General Kemal Arslan ona cevap vermedi. Yavaşça araçtan indi, siyah gözlüğünü çıkardı ve adama doğru yürüdü. Attığı her adım meydandaki sesi biraz daha söndürüyordu. Kalabalık fısıltıyı kesti. Mehmet Usta elindeki portakalı fark etmeden düşürdü. Az önce gülen gençler ellerini sakladı. General adamın önünde durdu. Yakından baktı. Sakalın altındaki eski bir yara izini gördü; çeneyi kesen ince bir çizgi. Bileğinde bir yanık izi vardı. Ama en önemlisi gözlerdi. Kaybolmuş, yaralı… ama derinlerde hâlâ sönmemiş bir ateş taşıyan gözler. Sesi neredeyse bir fısıltıydı: —Yüzbaşı Demir Kaya mı? Adam kıpırdamadı. Eli hâlâ selamdı. General bir adım daha attı. —Yüzbaşı Demir Kaya Yıldırım? Meydan tamamen sessizliğe gömüldü. Adam o ismi duyunca gözlerini kırptı. Eli yavaşça inmeye başladı. Generale, üniformasına, rütbelerine ve yüzüne baktı. Sanki yıllardır paslı kalmış bir kapı aralanıyordu. —Kod adı… “Sınır Nöbeti” —diye mırıldandı—. “Kara Vadi Operasyonu”… General Kemal Arslan’ın eli ağzına gitti. Gözleri doldu. —Tanrım… —dedi— Yaşıyorsun. Kalabalık hiçbir şey anlamıyordu. General adamı kucakladı. Kirine, kokusuna, kanına aldırmadan… sanki yıllar önce kaybettiği kardeşine sarılır gibi sarıldı. —Demir… —diye tekrar etti sesi kırılarak— Seni yıllarca aradık. Öldü sandık. Görevde şehit düştüğünü düşündük. Adam titriyordu. Ağlamayı unutmuş bir insan gibi. —Komutanım… —diye kekeledi— Konuşmadım… Çok dövdüler. Sorguladılar… isimleri, yolları, kodları… Ama konuşmadım. Adamlarımı satmadım. Söyleyin bana… görevimi yaptım mı? General onu omuzlarından tuttu. —Yaptın, Yüzbaşı. Hem de onurla yaptın. Sessizlik ağırlaştı. Rüzgâr bile durmuş gibiydi. Komiser Rıza Demir, solgun bir yüzle konuşmaya çalıştı: —Komutanım… biz bilmiyorduk… General yavaşça ona döndü, sonra kalabalığa baktı. Sesi artık öfkeyle doluydu: —Bilmiyordunuz, öyle mi? Bilmiyorsanız onu aşağılamaya hakkınız mı vardı? İtip kakmaya? Ona “deli” demeye? Kimse cevap veremedi. General sesini yükseltti: —Bu adam deli değil! Bu adam Türk Silahlı Kuvvetleri Özel Birlikleri’nde görev yapmış Yüzbaşı Demir Kaya’dır! Yıllar önce dağlık bölgede rehin alınan sivilleri kurtarma operasyonuna katıldı. Ekip pusuya düşünce geri çekilmenin örtüsünü sağlamak için geride kaldı. On iki sivil onun sayesinde hayatta kaldı. Arkadaşları onun sayesinde eve döndü. Bir an durdu, nefesi titredi. —Esir alındı. İşkence gördü. Cesedi bulunamadığı için şehit sayıldı. Ve bugün onu burada, kendi ülkesinde, bir parça ekmek için mücadele ederken buluyorum… siz ise ona gülüyorsunuz. Don Eusebio başını eğdi. Taş atan genç sessizce ağlamaya başladı. Yüzbaşı Demir Kaya, yırtık ceketinin içine elini soktu ve küçük Türk bayrağını çıkardı. Köşesi yırtılmış, kirlenmişti ama onu sanki kutsal bir emanet gibi dikkatle tutuyordu. —Komutanım —dedi— Bayrak… düşmek üzereydi. General Kemal Arslan bayrağı iki eliyle aldı. Eski bir plastik parçası değil de ipekmiş gibi alnına götürdü. Sonra Demir’in karşısında dimdik durdu ve asker selamı verdi. Meydandaki hiçbir insan bu görüntüyü unutmayacaktı: Madalyaları parlayan bir generalin, çıplak ayaklı, yaralı ve yırtık giysili bir adama selam durması… Birer birer askerler de selam verdi. Ardından bazı polisler. Sonra halk… Meydan tamamen ayağa kalktı. Sessizlik vardı artık. Ne alay, ne kahkaha… sadece utanç ve saygı. —Askeri doktoru çağırın —dedi Salazar— ve derhal garnizon hastanesine nakil hazırlayın. Tam bakım istiyorum. Kimse ona saygısızlık etmeden dokunmayacak. Açık mı? —Emredersiniz, komutanım —diye cevap verdiler. Ama ambulansa götürülmeden önce Demir, meyve tezgâhının önünde durdu. Mehmet Usta gözlerini kaçırdı. Bir poşete muz, elma ve kendine ayırdığı ekmekleri doldurdu. —Affedin, Yüzbaşı —dedi kısık sesle— Ben… bilmiyordum. Demir ona uzun uzun baktı, sanki özrü tam anlayamıyormuş gibi. Sonra bir muzu aldı, ikiye böldü ve taş atan çocuğa uzattı. —Asker kin tutmaz —diye mırıldandı— Görevini tutar. Çocuk hıçkıra hıçkıra ağladı. Araç uzaklaşırken Demir, generalin yanında oturuyordu. Elinde bayrak vardı. İlk defa yıllar sonra kaybolmuş gibi değil, sadece yorgun ve yaralı bir insan gibiydi. Haber Yıldıztepe’nin her yerine yayıldı. Garnizon hastanesinde kimliği belgeler, eski fotoğraflar ve kayıtlarla doğrulandı. Kız kardeşi Zeynep, iki gün sonra Puebla’dan geldiğini sanarak değil, Türkiye içinden, Gaziantep’ten geldi. Onu görünce dizlerinin üzerine çöktü. On beş yıl boyunca mezarı bile olmayan bir kardeş için çiçek bırakmıştı. Demir onu hemen tanıyamadı ama annelerinin eski bir ninnisini söylediğinde gözlerini kapattı: —Zeyno… İyileşme uzun sürdü. Hafızası parçalar hâlinde geri geliyordu. Bazen rütbelerini, arkadaşlarını ve dağlardaki yağmur kokusunu hatırlıyordu. Bazen de geceleri çığlık atarak uyanıyordu. Ama artık yalnız değildi. Aylar geçti. Halk değişti. Utanç hemen silinmedi ama bir şey kırılmıştı. Mehmet Usta dükkânına “Aç olan kimse geri çevrilmez” yazdı. Gençler sokakta yardıma muhtaç insanlara su ve yemek götürmeye başladı. Komiser Rıza Demir, hiçbir evsize kötü muamele yapılmayacağını emretti. Ve her yıl 29 Ekim’de meydandaki saate yeni, tertemiz bir bayrak asıldı. Bir yıl sonra Yüzbaşı Demir Kaya yeniden meydana geldi. Yanında General Kemal Arslan ve kız kardeşi vardı. Bastonla yürüyordu. Saçı kesilmiş, yüzü sakindi. Alnındaki taş izini hâlâ taşıyordu. Ama artık kimse ona acıyarak bakmıyordu. O iz bir yara değil, bir ders olmuştu. Meydanın çocukları ona katlanmış bir bayrak verdiler. Demir titreyen elleriyle aldı ve öptü. —Bayrak yere düşmez —dedi. Ve bu kez kimse gülmedi. Çünkü o kasaba çok geç de olsa şunu öğrenmişti: yırtık bir kıyafetin altında büyük bir hikâye saklı olabilir. Birine “deli” demeden önce, içindeki savaşı sormak gerekir. Görünmeyen yaralar vardır, kaybolmuş isimler, madalyasız kahramanlar vardır. Ve bazen insanın ihtiyacı olan şey acıma değil, saygıdır. Yüzbaşı Demir her şeyi geri kazanmadı. Kaybettiği yıllar, geceler ve sarsılmış ruhu geri gelmedi. Ama adını geri aldı. Kız kardeşini buldu. Bayrağını yeniden selamladı. Ve bir kasaba, insanlara artık iki kez bakmayı öğrendi. Ve o günden sonra Yıldıztepe’de biri sokakta kirli, yalnız ya da garip göründüğünde kimse alayla sormadı: “Bu deli de kim?” Bunun yerine sessizce şunu sormaya başladılar: “Acaba içinde hangi hikâyeyi taşıyor?”
Benzer Galeriler
-
Oğlum vefat etti, gelinim 70 milyon lira değerindeki eve el koydu
-
Bir can için beş milyon Lira, beni bu kadar ucuz mu sandın?
-
Sekiz yaşındaki kızım Valentina, yanağı kıpkırmızı ve gözleri korku dolu bir halde arkamda titrerken bunları söylediler
-
Ailem beni 17 yaşında hamileyken evden kovdu
-
Halk ona “deli” diyordu ve taş atıyordu…
-
Düğüne tuhaf bir yaşlı adam girdi


