DOLAR
Alış: 44.90
Satış: 45.08
EURO
Alış: 52.73
Satış: 52.94
GBP
Alış: 60.75
Satış: 61.20
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
27.04.2026
ANNEMİN HER YILBAŞI YEMEK GÖTÜRDÜĞÜ EVSİZ ADAM
- Annem her yılbaşı akşamı muazzam bir sofra kurardı. Fırında nar gibi kızarmış tavuk, patates püresi, mis kokulu poğaçalar… Ve kendi hayatımızda ne kadar büyük krizler yaşarsak yaşayalım, annem her zaman o sofradan İKİNCİ BİR TABAK ayırırdı. Bu tabak, mahallemizdeki çamaşırhanede yatıp kalkan Eren adındaki genç bir adam içindi. Annem onu asla görünmezmiş gibi hissettirmez, her yılbaşı ona şefkatle yaklaşırdı. Zamanla ailesini kaybettiğini öğrenince ona yemeğin yanında kalın bir mont, eldiven ya da market kartı da vermeye başlamıştı. Yıllar geçti, ben evden ayrıldım, kendi düzenimi kurdum. Ve sonra… ANNEM HASTALANDI. Hastalık, odadaki en iyi kalpli insan olup olmadığınızla ilgilenmiyor. O zorlu sürece sadece bir yıl dayanabildi ve onu Ekim ayında kaybettim. Aralık ayı geldiğinde sadece nefes alıyor, yaşamıyordum. Yılbaşı gecesi mutfakta annemin eski tenceresine boş boş bakarken zihnimde onun o yumuşak ama kararlı sesini duydum: “Eren’in o sıcak yemeğe ihtiyacı var. Bu bizim geleneğimiz.” Ağlayarak yemeği hazırladım. Tıpkı annemin yıllarca yaptığı gibi özenle sardım ve ellerim titreyerek çamaşırhaneye doğru yola çıktım. Kapıdan girip o tanıdık köşeye doğru yürürken adımlarım aniden durdu. Olduğum yerde donakaldım. Çünkü Eren oradaydı. Ama hatırladığım o incecik battaniyenin altına saklanan, dünyada daha az yer kaplamaya çalışan o çaresiz adam değildi. Ayaktaydı. ÜZERİNDE JİLET GİBİ BİR TAKIM ELBİSE VARDI. Saçları özenle kesilmiş, sakalları tamamen tıraş edilmişti. Elinde ise BİR BUKET BEYAZ ZAMBAK tutuyordu. Beni gördüğü an gözleri doldu. Pürüzlü, titreyen bir sesle, “Geldin…” dedi. Boğazım kilitlenmişti. Kalbim heyecanla çarparken, “Eren… Neler oluyor?” diye fısıldayabildim sadece. Gözlerini gözlerime dikti. Derin bir nefes aldı ve bütün dünyamı altüst eden o cümleyi kurdu: “Annen senden bir şey sakladı. Ölmeden önce de GERÇEĞİ SANA ASLA AÇIKLAMAMAM İÇİN benden söz almıştı…” Odanın etrafımda döndüğünü hissettim. Annemin benden bunca yıl sakladığı o büyük sır neydi? Ve bu adamın aslında annemle olan bağlantısı neydi? Odanın etrafımda döndüğünü, ayaklarımın altındaki o eski, yıpranmış çamaşırhane zemininin kayıp gittiğini hissettim. Annemin benden bunca yıl sakladığı o büyük sır neydi? Ve yıllarca köşede titreyerek oturan bu adamın aslında annemle olan bağlantısı ne olabilirdi? Elimdeki sıcak yemek dolu tencereyi düşürmemek için plastik masalardan birine tutundum. Çamaşırhanenin soluk, beyaz floresan ışığı altında duran Eren’e bakıyordum. Üzerindeki o şık, lacivert takım elbise, kusursuz taranmış saçları ve elindeki o zarif beyaz zambaklar… O, yardıma muhtaç bir evsizden çok, başarılı bir iş adamına benziyordu. “Lütfen, otur,” dedi yavaşça, sesindeki o eski titrek, ürkek ton tamamen kaybolmuştu. Yerini kendinden emin ama bir o kadar da kederli bir ses tonu almıştı. Karşımdaki plastik sandalyeye yavaşça çöktüm. Gözlerimi ondan alamıyordum. “Sen… Sen sokakta yaşamıyor muydun? Yani bunca yıl…” diye kekeledim. Eren elindeki zambakları nazikçe masanın üzerine, annemin eski tenceresinin yanına bıraktı. Derin bir iç çekti. “Beş yıl öncesine kadar evet, sokaktaydım,” diyerek söze başladı. “Ailemi, eşimi ve küçük kızımı korkunç bir yangında kaybettim. Hayatımı kaybetmedim belki ama ruhum o yangında onlarla beraber kül oldu. Yaşamak istemedim. Dünyanın en dibine, bu çamaşırhanenin o karanlık köşesine saklanıp ölümü bekledim. Ta ki annenle tanışana kadar.” Gözlerim dolmuştu. Annemin ona yemek getirdiğini biliyordum ama hikayenin bu kadar derin olduğunu hiç tahmin etmemiştim. Eren hafifçe gülümsedi, gözleri uzaklara daldı. “Annen bana sadece yemek getirmedi. Bana her yılbaşı akşamı insan olduğumu hatırlattı. Bana adımla hitap eden, gözlerimin içine bakarak konuşan tek kişiydi. Üç yıl önce, bana o market kartlarını ve kıyafetleri verdiği bir akşam yanıma oturdu. Bana, ‘Bu köşede çürüyüp gitmene izin vermeyeceğim, senin içinde hala yaşamak isteyen bir adam var’ dedi. Annen gizlice benim için bir rehabilitasyon merkezi ayarlamış. Kendi birikiminden benim tedavi masraflarımı karşıladı.” Nefesim kesilmişti. “Annem… Kendi birikimini mi harcadı?” “Evet,” dedi başını sallayarak. “Tedavim bittikten sonra bana eski bir dostunun şirketinde iş buldu. Hayata yeniden tutundum. Çok çalıştım, terfi ettim ve şu an o şirketin ortaklarından biriyim. Kendi evim, kendi hayatım var. Ama annen, bütün bunları senden kesinlikle saklamamı istedi
- Anlam veremiyordum. “Neden? Neden böyle muazzam bir iyiliği, bir mucizeyi benden saklasın ki?” Eren’in gözlerindeki yaşlar yanaklarından süzüldü. “Çünkü iyiliğin bir gösteriş olmadığını, karşılıksız olması gerektiğini öğrenmeni istiyordu. Bir insana sadece o anki haliyle, hiçbir beklentiye girmeden merhamet etmeni istiyordu. Eğer benim iyileştiğimi ve zengin bir adam olduğumu bilseydin, o köşedeki ‘evsiz adam’ senin için bir başarı hikayesine dönüşecekti. Oysa annen, senin o köşedeki ‘çaresiz adama’ sırf insan olduğu için şefkat duymanı istedi. Tıpkı bu gece, ben buralarda olmasam bile o yemeği pişirip buraya getirdiğin gibi.” Gözyaşlarım artık yanaklarımdan sel gibi akıyordu. Annemin kalbinin büyüklüğü karşısında bir kez daha ezilmiştim. O, sadece Eren’i kurtarmamış, aynı zamanda bana hayatımın en büyük dersini, en görünmez şekilde vermişti. “Annen kanser olduğunu öğrendiğinde,” diye devam etti Eren, sesi titreyerek. “Ona yalvardım. Tedavi masraflarını karşılamak, onu dünyanın en iyi doktorlarına götürmek istedim. Ama kabul etmedi. ‘Benim vaktim doldu Eren, bunu değiştiremeyiz’ dedi. Ama benden tek bir şey istedi.” Eren elini ceketinin iç cebine attı ve tanıdık, soluk mavi bir zarf çıkardı. Üzerinde annemin o zarif, sağa yatık el yazısıyla sadece benim adım yazıyordu. Ellerim titreyerek zarfı aldım. “Bana dedi ki,” diye fısıldadı Eren, “Kızım ben öldükten sonra tamamen yalnız kalacak. Eğer bu yılbaşı o yemeği pişirip o çamaşırhaneye getirirse, bil ki benim kalbimi taşımaya devam ediyor demektir. O zaman karşısına çık. Ona artık yalnız olmadığını söyle. Ve bu mektubu ona ver.” Zarfı dikkatlice yırttım. İçinden çıkan kağıtta annemin kokusu vardı. Gözyaşlarım kağıda damlarken okumaya başladım: “Canım kızım, her şeyim… Eğer şu an bu mektubu okuyorsan, benim güzel kızım ocağın başına geçmiş ve o yemeği hazırlayıp geleneğimizi sürdürmüş demektir. Seninle ne kadar gurur duysam az. Gittiğim yerde gözüm arkada kalmayacak çünkü senin ne kadar güçlü, ne kadar merhametli bir kadın olduğunu biliyorum. > Senden Eren gerçeğini sakladığım için beni affet. İstedim ki, dünyadaki karşılıksız sevgiyi kendi gözlerinle gör, kendi kalbinle hisset. Benim bu dünyada senden başka kimsem yoktu. Şimdi sen de beni kaybedince yapayalnız kaldığını düşüneceksin. Ama yanılıyorsun. Eren artık senin ailen. O senin abin, senin koruyucun. Lütfen ona izin ver, birbirinize tutunun. Birbirinizin yaralarını sarın. Seni her şeyden çok seviyorum. Yılbaşı yemeğinizi soğutmayın. Sonsuz sevgiyle, Annen.” Mektubu göğsüme bastırdım ve hıçkırıklara boğuldum. Bütün o acılı aylar, hastane koridorlarındaki çaresizliğim, annemi toprağa verdiğim o soğuk gün… Hepsi bir anda içimden boşalıyordu. Ama bu kez hissettiğim şey sadece keder değildi; muazzam bir sevgi, şefkat ve umuttu. Eren yerinden kalkıp yanıma geldi. Tıpkı bir abinin yapacağı gibi, güçlü kollarıyla bana sarıldı. O an, annemin ölümünden beri ilk defa kendimi güvende hissettim. “Artık yalnız değilsin,” diye fısıldadı saçlarımı okşarken. “O yemeği sadece bu gece değil, her yılbaşı benim evimde, büyük bir sofrada birlikte yiyeceğiz. Annenin tenceresiyle.” O gece çamaşırhanenin o soluk ışıkları altında, masanın üzerine serdiğimiz o folyoya sarılı yemeği birlikte yedik. Annemin fırında nar gibi kızarttığı tavuk, patates püresi… Gözyaşlarımız gülümsemelerimize karışıyordu. Annem bedenen aramızdan ayrılmıştı belki ama sevgisi öylesine büyüktü ki, ölümünden sonra bile beni o çamaşırhanede bulmuş ve bana yepyeni bir aile hediye etmişti. Ve ben artık biliyordum; ne olursa olsun, annemin o sıcak ve şefkatli elleri hayatım boyunca hep omuzlarımda olacaktı.


