Ana Sayfa 15.09.2026

Zorlu bir doğumun ardından hala bitkin haldeydim

2 / 2

“Ben kalamıyordum!”

“Ben kalabiliyor muydum sanıyorsun?”

Odanın kapısında bir hemşire belirdi.

Tartışma seslerini duymuş olmalıydı.

“Her şey yolunda mı?”

“Evet,” dedim hemen.

Sesim bana bile yabancı geldi.

Hemşire tereddüt etti ama sonra kapıyı kapatıp gitti.

Ben Sinan’a döndüm.

“Bana neden hiç anlatmadın?”

“Çünkü…”

“Dört yıl, Sinan.”

Sesim kırıldı.

“Dört yıl boyunca bana daha önce bir çocuğun olduğunu söylemedin.”

“Onu kaybettim.”

“Bu onu hiç yaşamamış gibi davranabileceğin anlamına gelmiyor.”

Sustum.

Sonra Nehir’e baktım.

“Üstelik biz çocuk sahibi olmaya çalışırken…”

Bu düşünce daha da ağır geldi.

Her başarısız gebelik testinde benimle birlikte üzülürken, içinde başka bir çocuğun yasını taşıyormuş.

Her gece karnıma elini koyduğunda belki Doruk’u hatırlıyormuş.

Ama bana tek kelime etmemişti.

“Peki Feraye neden bugün burada?”

Sinan ona öfkeyle baktı.

“Bilmiyorum.”

Feraye çantasından bir zarf çıkardı.

“Çünkü üç hafta önce Sinan’ın annesi beni aradı.”

Sinan’ın yüzü yeniden değişti.

“Annem mi?”

“Hamile olduğunuzu söyledi.”

Bana baktı.

“Ve bebeğin kız olduğunu.”

“Bunun sizinle ne ilgisi var?”

Feraye zarfı bana uzattı.

“Doruk’un ölümünden sonra doktorlar bazı testler yaptı. Kalp rahatsızlığının kalıtsal olabileceğini söylediler.”

Kanım çekildi.

Sinan hemen,

“Kesin değildi,” dedi.

Feraye sertçe ona döndü.

“Ama ihtimal vardı.”

Zarfı elim titreyerek açtım.

İçinde eski tarihli tıbbi belgeler vardı.

Bazı kelimeleri anlayabiliyordum.

Genetik.

Kardiyomiyopati.

Aile taraması.

Risk.

Sinan hemen yanıma geldi.

“Nehir’in hasta olduğu anlamına gelmiyor.”

“Sen bunu biliyor muydun?”

Sessizlik.

“Sana bir şey sordum.”

“Evet.”

O tek kelime, o gün duyduğum her şeyden daha ağırdı.

Nehir’i göğsüme bastırdım.

“Ben hamileyken bunu biliyor muydun?”

“Doktorlar kesin bir şey söylememişti.”

“Bana söylemen gerekiyordu!”

“Çünkü seni korkutmak istemedim!”

“Benim adıma buna sen mi karar verdin?”

Sinan geri çekildi.

Gözleri dolmuştu.

“Doruk’u kaybettiğim günden beri her hastane, her cihaz sesi, her çocuk ağlaması beni o geceye götürüyor. Sen hamile kaldığında hayatımda ilk defa yeniden mutlu olabileceğimi düşündüm.”

“Ve gerçeği sakladın.”

“Evet.”

Başını öne eğdi.

“Çünkü korkaktım.”

O cümle odadaki herkesi susturdu.

Sinan ilk kez kendini savunmamıştı.

İlk kez bahanesiz konuşmuştu.

Feraye de bunu fark etmiş olmalıydı.

Öfkesi bir anda biraz söndü.

“Ben buraya aileni dağıtmaya gelmedim,” dedi.

“Peki neden geldin?”

Nehir’e baktı.

“Çünkü Doruk’un başına gelen şeyin başka bir çocuğun başına gelmesini istemiyorum.”

O gün doktorla uzun uzun konuştuk.

Nehir’in yenidoğan kontrollerinde kalbiyle ilgili acil bir sorun görünmüyordu.

Ama aile öyküsü nedeniyle çocuk kardiyolojisine yönlendirildik.

Genetik testler planlandı.

Doktor bunun sadece önlem olduğunu, mutlaka hasta olacağı anlamına gelmediğini defalarca anlattı.

Yine de o gece uyuyamadım.

Sinan odanın köşesindeki koltukta oturdu.

Ben Nehir’i kucağımda tutuyordum.

Saatlerce konuşmadık.

Sonunda,

“Seni affetmemi bekleme,” dedim.

“Beklemiyorum.”

“Sana güvenmem zaman alacak.”

“Biliyorum.”

“Belki çok uzun zaman.”

Başını salladı.

“Ne kadar sürerse.”

Sonra cebinden telefonunu çıkardı.

Ekranda eski bir fotoğraf açtı.

Üç yaşlarında, kıvırcık saçlı, gülen bir çocuktu.

Sol kulağının arkasında küçücük hilal şeklinde koyu bir leke vardı.

Doruk.

Fotoğrafa uzun süre baktım.

Sonra Nehir’e.

İlk kez Sinan’ın bebeğimize baktığında neden öyle donduğunu tamamen anladım.

O, kızımızın yüzünde bir hayalet görmüştü.

Ama asıl hata hayalet görmek değildi.

O hayaleti benden saklamaktı.

Aylar geçti.

Nehir’in bütün kontrollerini yaptırdık.

Şimdilik tamamen sağlıklıydı.

Doktorlar yalnızca düzenli takip önerdi.

Feraye ile bir daha eski anlamda hayatlarımız kesişmedi.

Ama Nehir’in test sonuçları çıktığında ona haber verdim.

“Temiz çıktı,” dedim telefonda.

Uzun süre konuşmadı.

Sonra ağladığını duydum.

“Çok sevindim.”

Kapatmadan önce bir şey daha söyledi.

“Doruk’un bir fotoğrafını ona vermenizi isterim. Büyüyünce.”

Şaşırdım.

“Neden?”

“Çünkü insan geçmişinden utanarak değil, onu bilerek büyümeli.”

O cümleyi hiç unutmadım.

Sinan’la evliliğimiz kolayca düzelmedi.

Aylarca tartıştık.

Bazen aynı odada birbirimize yabancı gibi oturduk.

Bir ara ayrılmayı bile düşündüm.

Ama Sinan ilk kez geçmişinden kaçmayı bıraktı.

Terapiye başladı.

Doruk’un mezarını yıllar sonra ilk kez ziyaret etti.

Ben de onunla gittim.

Mezar taşının önünde uzun süre sessiz kaldı.

Sonra Nehir’in küçük fotoğrafını mezarın yanına koydu.

“Onu senden sakladığım için özür dilerim,” diye fısıldadı.

Kime söylediğini bilmiyordum.

Doruk’a mı?

Bana mı?

Kendine mi?

Belki üçünümüze birden.

Yıllar sonra Nehir büyüdüğünde, aile albümünde Doruk’un fotoğrafını gördü.

“Bu çocuk kim?” diye sordu.

Sinan bana baktı.

Eskiden olsa yüzünün rengi değişirdi.

Bu kez değişmedi.

Kızımızın yanına oturdu.

Fotoğrafı eline aldı.

“Bu senin ağabeyin,” dedi.

Nehir şaşırdı.

“Ağabeyim mi?”

“Evet. Sen doğmadan çok önce yaşamıştı.”

Sonra Doruk’u anlattı.

Kısa hayatını.

Gülüşünü.

Sevdiği oyuncak arabaları.

Ve onu ne kadar özlediğini.

Nehir bir süre sessiz kaldı.

Sonra fotoğrafı eline alıp,

“Ben de onu sevebilir miyim?” diye sordu.

Sinan ağlamaya başladı.

Kızımız ona sarıldı.

Ben de o an şunu anladım:

Geçmiş saklandığında insanın peşinden gelir.

Ama anlatıldığında, acı olmaktan çıkmasa bile bir yere ait olur.

Sinan yıllarca Doruk’u unutmaya çalışarak onu ikinci kez kaybetmişti.

Nehir ise bize başka bir şey öğretti.

Bir aileyi ayakta tutan şey geçmişinin kusursuz olması değildi.

Gerçeği saklamak yerine, onunla birlikte yaşamayı öğrenebilmekti.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

2 / 2
Tema Tasarım |