DOLAR
Alış: 45.59
Satış: 45.78
EURO
Alış: 53.08
Satış: 53.29
GBP
Alış: 61.41
Satış: 61.87
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
27.05.2026
Yorgun bir baba akşam saat 8’de eve döndü
- Bölüm 1 Mehmet Yılmaz’ın ayaklarının altındaki zemin, komşuları Emine teyzenin kapısının önünde durup şu sözleri söylemesiyle adeta kaydı: “Abi, evinizden kızınızın çığlıkları geliyor.” Mehmet elindeki yemek kutusunu ve demir anahtarlığını sıkıca kavradı. Saat akşam sekize yaklaşıyordu. Şehrin dışındaki büyük bir inşaat şantiyesinden yeni dönmüştü. Üzerinde çimento tozu vardı, gözleri yorgundu ve aklında tek bir şey vardı: eve gidip yemek yemek, duş almak ve uyumak. —Emine teyze, yanlış duymuş olmalısınız —dedi sesi kısık bir şekilde— O saatlerde evde kimse olmaz. Emine teyze doğrudan gözlerinin içine baktı. —O zaman evinizin içinde ne olduğunu siz hiç bilmiyorsunuz demektir. Bu cümle Mehmet’in yüzüne atılmış bir tokat gibi çarptı. 43 yaşındaydı. Ona göre iyi bir baba olmak; kirayı zamanında ödemek, marketi doldurmak, kızının okul ücretini yatırmak ve ay sonunda eve para bırakmaktı. Eşi Zeynep bir diş kliniğinde resepsiyonda çalışıyordu. 15 yaşındaki kızları Defne ise şehrin iyi bir özel okulunda okuyordu. Son aylarda Defne değişmişti. Eskiden sürekli güler, salonda şarkı söyler, pazar günleri babasını zorla sokak simidi yemeye götürürdü. Şimdi ise tabağını yarım bırakıyor, odasının kapısını kapatıyor ve her soruya aynı cevabı veriyordu: “İyiyim.” Mehmet kendini avutuyordu: “Ergenlik dönemi.” O gece Mehmet, Emine teyzenin sözlerini Zeynep’e anlattı. Zeynep yorgun bir şekilde çantasını koltuğa fırlatıp dedi ki: —İnsanların boş vakti çok, laf üretiyorlar. Defne büyüyor, biraz huysuzluk normal. Mehmet inanmayı seçti. Çünkü inanmak daha kolaydı. Ama iki gün sonra Emine teyze yeniden kapıda belirdi. Bu kez yüzü bembeyazdı. —Bugün ses daha da yüksekti. Kız ağlıyordu. “Lütfen beni bırakın” diyordu. Siz babasınız, gidip bakın. O gece Mehmet Defne’nin odasına girdi. Defne yatakta oturuyordu, kulaklarında kulaklık vardı ama müzik çalmıyordu. —Her şey yolunda mı kızım? —Evet baba, her şey normal. “Normal” kelimesi o gün Mehmet’e yalan gibi geldi. Ertesi sabah Mehmet işe gidiyormuş gibi yaptı. Kaskını aldı, Zeynep ve Defne’ye normal şekilde veda etti. Defne okul üniformasını giyip dışarı çıktı. Zeynep de kliniğe gitti. Mehmet motosikletini biraz ileride park etti, sonra sessizce geri dönüp evin arka sokaklarından içeri girdi. Sessizce eve girdi. Ev boştu. Mutfak, salon, teras ve odaları kontrol etti. Hiçbir şey yoktu. Kendi kızından şüphe ettiği için kendinden utandı. Sonra bir anlığına aklına saklanmak geldi. Yatak odasına girip yatağın altına saklandı. Yaklaşık 20 dakika sonra ana kapı açıldı. Hafif adımlar merdivenlerden yukarı çıktı. Oda kapısı açıldı. Yatak hafifçe çöktü. Önce ince bir hıçkırık duyuldu. Sonra bir tane daha. Ardından aynı kırık ses: —Lütfen… artık yeter. Mehmet’in kanı dondu. Defne okulda olması gerekirken odadaydı ve sanki görünmez bir el boğazını sıkıyormuş gibi ağlıyordu. Yatağın altından sadece titreyen beyaz okul ayakkabılarını görebiliyordu. Defne mırıldandı: —Kaybetmeyeceğim… beni yok etmelerine izin vermeyeceğim. Ve sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Mehmet o anda bunun inatçı bir ergen meselesi olmadığını, kendi evinin içinde büyüyen korkunç bir gerçeği açığa çıkardığını anladı. Ama Defne’nin ağzından çıkacak bir sonraki cümle, onu içeriden tamamen yıkacaktı… Bölüm 2 Defne aşağı indiğinde Mehmet sessizce onun arkasından gitti. O ise kanepede dizlerini karnına çekmiş, oturuyordu. Gözleri kıpkırmızıydı, yüzü solgundu. Mehmet karşısına çıktığında Defne korkuyla ayağa kalktı. —Baba… sen? Mehmet bağırmadı. Boğazı düğümlenmişti. —Neden okula gitmedin? Defne dudaklarını ısırdı. —Gittim… sonra geri geldim. —Neden? Uzun süre sustu. Sonra zorla konuştu: —Okulda bana işkence ediyorlar. “İşkence” kelimesi bile yaşadıklarının yanında küçük kalıyordu. Önce defterleri saklandı. Sonra çantasına kirli kâğıtlar koydular. Ardından fotoğraflarını düzenleyip okul grubunda paylaştılar. Sırasına “Buradan git” yazdılar. Ayakkabılarına iğne koydular. Koridorda kızlar güldü, erkekler video çekti, öğretmenler ise başka tarafa baktı. —Kim yapıyor bunu? Defne zorla fısıldadı: —Ece Demir. Onun annesi okulda Türkçe öğretmeniydi: Elif Demir. Mehmet’in yüzü sertleşti. Bu isim geçmişten gelen bir zehir gibiydi. Zeynep eve geldiğinde her şey anlatıldı. Defne, öğretmenine şikâyet ettiğini söylediğinde Elif Hanım’ın “Benim kızım öyle şey yapmaz, dikkat çekmek istiyorsun” dediğini anlattı. Ondan sonra her şey daha da kötü olmuştu. Ece, Defne’ye “ceza gördüğünü” söylüyordu. Çünkü babası, annesinin hayatını mahvetmişti. Zeynep, Mehmet’e baktı. Mehmet başını eğdi. Evliliklerinden önce Elif, Mehmet’in hayatındaydı. Bitmemiş, yarım kalmış bir ilişki… korkaklıkla koparılmıştı. Ama şimdi o geçmişin yükü bir çocuğun üzerine yıkılıyordu. Ertesi gün okula gittiler. Müdür, Elif ve Mehmet aynı masadaydı. Mehmet tüm delilleri masaya koydu. Elif hafifçe gülümsedi. —Çocuklar abartıyor olabilir. Sonra eğilip alçak sesle ekledi: —Elinizde benim bir şey yaptığımı kanıtlayacak hiçbir şey yok. O an Mehmet anladı… gerçek savaş şimdi başlıyordu.
- Bölüm 3 Okuldan dönerken arabada öyle bir sessizlik vardı ki, dışarıdaki korna sesleri bile çok uzaktan geliyormuş gibi duyuluyordu. Zeynep camdan dışarı bakıyordu. Gözleri şişmişti. Defne arka koltukta oturuyor, okul çantasını kucağına sıkıca bastırıyordu; sanki çanta değil de elinde kalan son cesareti tutuyordu. Mehmet direksiyondaydı ama elleri titriyordu. Aklında Elif’in yüzü dönüp duruyordu—gençliğinde ona büyük sözler verdiği, sonra aile baskısı, korkusu ve suskunluğu yüzünden hiçbir şeyi açıkça bitiremeden uzaklaştığı o kadın… Elif. Hatasını biliyordu. Ama bu hatanın bedelini neden kızı ödüyordu? Eve vardıklarında Zeynep kapıyı kapattı ve ilk kez Mehmet’e patladı: —Geçmişin hakkında bana neden hiç gerçeği söylemedin? Mehmet yorgun bir sesle konuştu: —Bitti sanmıştım. —Senin için bitmişti. Ama biri onu zehire çevirmiş, bizim kızımıza içirmiş. Defne araya yavaşça girdi: —Anne… lütfen kavga etmeyin. Hata benim. Keşke en başta söyleseydim… Zeynep dönüp onun önünde diz çöktü: —Hayır. Bu senin hatan değil. Anlıyor musun? Asla değil. Mehmet de yanına oturdu. Kızının elini tutmak istedi ama Defne elini tamamen çekmedi, yine de tam da bırakmadı. O yarım temas Mehmet’in içini parçaladı. Güvenin olması gereken yerde korku, mesafe ve geç kalmış bir baba duruyordu. O gece Mehmet uyumadı. Defne’nin gösterdiği tüm ekran görüntülerini tarih sırasına göre ayırdı. Sahte profiller, grup mesajları, silinmiş not fotoğrafları, okul hemşiresine yapılan tekrar tekrar ziyaretler, yoklama kayıtları ve Ece’nin açıkça yazdığı mesajlar: “Baban annemi ağlattı, şimdi sen ağlayacaksın.” Zeynep ertesi gün klinikten izin aldı. Mehmet şantiyedeki ustabaşını arayıp birkaç gün gelemeyeceğini söyledi. Ustabaşı bağırdı, maaşını kesmekle tehdit etti. Mehmet telefonu kapattı. İlk kez anladı: kızının gözünden düşen güven, herhangi bir işten daha değerliydi. Diğer velilerle iletişime geçmeye başladılar. Başta herkes korkuyordu. “Çocuğunuzun geleceği bozulur” diyen oldu. “Okul güçlü” diyen oldu. “Adımız çıkar” diyen oldu. Ama Zeynep, Defne’nin değiştirilmiş fotoğraflarını ve mesajları gösterince bir anne ağladı: —Benim kızım da sınıf değiştirmek istedi. Her gün bir grup onu sıkıştırıyor dedi. Sonra bir baba konuştu: —Oğlum da tehdit edildi. Şikâyetlerimiz hiç ilerlemedi. Bir başka aile: —Bizim dilekçe müdürün odasından çıkmadı bile. Yavaş yavaş ortaya çıktı ki bu tek bir olay değildi. Bu, okulun parlak duvarlarının arkasında çürümüş bir düzendi. Parası yüksek, üniforması pahalıydı ama çocukların çığlıkları sessiz sayılıyordu. Mehmet tüm ifadeleri topladı. Zeynep kopyalarını çıkardı. İlçe Milli Eğitim’e şikâyet verdiler, çocuk koruma hattına başvurdular, sahte hesaplar için siber suçlara bildirim yaptılar. Müdür durumu öğrenince okuldan telefon geldi: —Bunu içeride çözebilirdiniz. Mehmet ilk kez korkusuzca cevap verdi: —Siz içeride gömdünüz. O yüzden biz dışarı çıkardık. Üç gün sonra sabah Mehmet kapıyı açtığında, demir kapının üstüne kırmızı boyayla yazılmış bir yazı gördü: “Bunun bedeli olacak.” Altında yumurta kırıkları, çamur ve kağıt parçaları vardı. Defne merdivenden inerken yazıyı gördü ve bir anda dondu. —Baba… eve kadar gelmişler. Mehmet’in içi yandı ama bu kez korkuyu yüzüne yansıtmadı: —Artık hata yaptılar. Aynı gün kapıya ve sokağa kameralar takıldı. Gece Mehmet çatıya çıktı. Zeynep sordu: —Ne zamana kadar bekleyeceksin? Mehmet aşağıda uyuyan kızına baktı: —O tekrar kendini evinde güvende hissedene kadar. Ertesi gün Zeynep’in telefonuna bilinmeyen bir numaradan ses kaydı geldi. Mesajda: “Abla, kızım bunu gizlice kaydetti. Korkuyor, lütfen ismimizi kullanmayın.” Zeynep kaydı açtı. Odada Ece’nin kahkahası duyuldu: —Annem dedi ki Defne’nin gururunu kırın. Babası bizim aileyi ağlattı. Bir başka kız sordu: —Ya ailesi öğrenirse? Ece alay etti: —Benim annem halleder. Müdür onun arkadaşı. Zaten Defne kimse ona inanmaz. Kısa bir sessizlik oldu. —Ama çok ağlıyor. Ece’nin sesi geldi: —Ağlasın. Annem der ki, bazı acılar geri verilmeden ruh temizlenmez. Kayıt bittiğinde odada zehir gibi bir sessizlik vardı. Defne duvara yaslanmıştı. Gözleri doluydu ama bu kez sadece acı değil, başka bir şey vardı: yalnız olmadığını, uydurmadığını ve zayıf olmadığını ilk kez hissediyordu. —Beni gerçekten hedef almışlar… —dedi. Zeynep onu sarıldı: —Evet. Ama artık gerçek senin yanında. Mehmet kaydı hemen dosyaya ekledi. Şikâyet ilçe eğitim müdürlüğüne ulaştı. Okula resmi uyarı gitti. Müdürün gülüşü silindi. Elif Demir soruşturma bitene kadar açığa alındı. Ece disiplin kuruluna kadar okuldan uzaklaştırıldı. Siber suçlar sahte hesapları incelemeye başladı. Ama en zor gün, Defne’nin ifade vermeye gitmek zorunda kaldığı gündü. Oturduğu sandalyede küçük görünüyordu. Karşısında yetkililer, ebeveynler ve okul yönetimi vardı. Ece de oradaydı; yüzünde yorgunluk ama gözlerinde hâlâ sönmemiş bir inat ve öfke. Görevli yumuşak bir sesle konuştu: —Anlatmak istediğini rahatça anlat. Acele yok. Defne’nin elleri titredi. Mehmet hafifçe eğilip fısıldadı: —Ben buradayım. Defne ona baktı. Bu, eskiden “iyidir” cevabına inanıp geçen babaydı. Şimdi ise her kelimesinin arkasında duran bir duvar gibiydi. Defne konuşmaya başladı. Önce sesi kısıktı, sonra yavaş yavaş güçlendi. Her gün nasıl köşeye sıkıştırıldığını anlattı. Fotoğraflarının nasıl yayılıp küçük düşürüldüğünü. Şikâyet ettiğinde yalancı denildiğini. Okula giderken otobüsten inip geri döndüğü günleri. Babasının odasında ağladığı anları… çünkü orası, babası orada olmasa bile en güvenli yerdi. Mehmet başını eğdi. O cümle kalbine kazındı. Sonra görevli Ece’ye döndü: —Hiç “Mehmet Yılmaz babamıza zarar verdi” dediğin oldu mu? Ece önce inkâr etti. Sonra ses kaydı dinletildi. O tanıdık ses odada yankılandı: “Annem diyor ki onun gururunu kırın. Babası bizim aileyi ağlattı.” Ece’nin yüzü bembeyaz oldu. Bir süre sonra konuştu: —Ben sadece sinirle söyledim. Kızımı buna yönlendirmedim. Mehmet ilk kez doğrudan konuştu: —Kızına nefret dili öğrettin. O da benim kızımı o dille kırdı. Ece ona sert baktı: —Sen beni bırakıp gittin. Açıklama yok, saygı yok, özür yok. —Hata yaptım —dedi Mehmet sakin bir sesle— ve bundan utanıyorum. Ama benim hatamın hesabını 15 yaşındaki kızım üzerinden soramazsın. Odadaki hava ağırlaştı. Ece’nin gözlerinde öfkenin arkasında gizlenmiş bir yenilgi vardı. Yıllardır kendi acısını haklılık sanmıştı, ama o gün ilk kez aynaya bakar gibi oldu—acılarını silaha çevirip bir çocuğa doğrultan bir kadın. Soruşturma sonunda okul hakkında işlem başlatıldı. Müdür görevden alındı. Elif Demir açığa alındı. Ece ve sürece dahil olan öğrenciler için disiplin ve psikolojik destek süreci başlatıldı. Okulda zorunlu bir anti-şiddet ve akran zorbalığı birimi kuruldu. Ama bu bir film sonu değildi. Alkış yoktu. Çiçekler yoktu. Sadece ilk kez korkunun yerini hesap verebilirlik almıştı. Defne hemen iyileşmedi. Travma bir düğme değildi. Geceleri uyanıyordu. Telefon sesiyle irkiliyordu. Okul formasını görünce midesi bulanıyordu. Mehmet çoğu zaman kapısının önünde sessizce oturdu. Zeynep onu terapiye başlattı. Başta Defne konuşmadı. Sonra çizmeye başladı. Önce siyah bulutlar, kapalı kapılar, boş sıralar… sonra bir gün kökleri derin, dallarında küçük ışıklar olan bir ağaç çizdi. —Bu ağaç kim? —diye sordu terapist. —Belki de benim. Mehmet bunu duyunca sessizce ağladı. Bir süre sonra Defne yeni bir okula başladı. İlk gün kolay değildi. Kapıda durdu. Mehmet yanındaydı. —Bugün gitmek istemezsen döneriz —dedi. Defne derin bir nefes aldı: —Hayır. Korkunun kazandığını söylemek istemiyorum. İçeri girdi. O akşam eve döndüğünde yüzünde küçük bir gülümseme vardı. —Bugün biri benimle öğle yemeğini paylaştı —dedi. Zeynep’in gözleri doldu. —Adı neydi? —Kavya. O isim evin içinde küçük bir ışık gibi kaldı. Bir pazar günü Defne eski okuldan kalan tüm kâğıtları çıkardı: ekran görüntüleri, notlar, yırtılmış sayfalar, kurdele… Hepsini bahçede küçük bir alana götürdü. —Bunları yakmayacağım —dedi— çünkü yaşananı silmek istemiyorum. Sadece içimde taşımak istemiyorum. Hepsini toprağa gömdü. Üzerine su döktü. —Artık içimde değil. Mehmet onun alnını öptü. Defne bu kez geri çekilmedi. Sonra Mehmet Emine teyzeye gitti. Kapıda onu çiçeklerini sularken buldu. —Teyze, teşekkür etmeye geldim. Emine teyze hafifçe gülümsedi: —Ben sadece sesi duydum. Mehmet’in gözleri doldu: —Siz duydunuz. Ben baba olarak duyamadım. Emine teyze omzuna dokundu: —Ev sadece duvar değildir. Ev, duyan kulaklardır. Mehmet bunu unutmadı. Hayatı devam ediyordu. Çalışıyordu. Erken kalkıyordu. Ama artık eve geldiğinde sadece “ne yedin?” demiyordu. Defne’nin sessizliğini dinliyordu. Zeynep de artık “katlan” demiyordu. “Yanlışın adı konur” diyordu. Ece’nin hikâyesi o evin içinde karanlık bir iz olarak kaldı. Ama Mehmet şunu öğrendi: bastırılmış öfke ve yarım kalmış hikâyeler bazen çocukların bedeninde yara olur. Bu yüzden gerçek geç de olsa söylenmeliydi. Bir gün Defne okul töreninde konuşma yapmaya karar verdi. Konu: zorbalığa karşı ses olmak. Sahneye çıkarken elleri titriyordu ama sesi netti: —Bir çocuk “iyiyim” dediğinde, bu her zaman iyi olduğu anlamına gelmez. Bazen sadece karşısındaki kişinin onu gerçekten dinleyip dinlemediğini görmek ister. Salonda sessizlik oldu. Mehmet başını eğdi. Zeynep elini tuttu. Konuşma bitince Defne koşarak onlara geldi ve ilk kez uzun zaman sonra babasına sıkıca sarıldı. —Baba… artık gerçekten düzeliyor. Mehmet gözlerini kapattı. Yaralar kalacaktı. Ama artık utanç değil, hayatta kalmış olmanın izi olacaktı. O gece evde geç yemek yendi. Ama uzun zaman sonra ilk kez masada konuşma vardı. Ve kapının dışında aynı sokak, aynı şehir vardı. Ama ev artık aynı değildi. Çünkü bir baba, çok geç de olsa kızının kırık sesini duymuştu. Ve bazen bir çocuğu kurtarmak için tek gereken şey şuydu: Birinin “Seni duydum ve artık susmayacağım” demesi.
Benzer Galeriler
-
Uçakta yanımda oturan adam kilom yüzünden hiç çekinmeden beni aşağıladı
-
O metal kapağı bulduğum gecenin ertesinde gözümü bile kırpmadım.
-
Kocam dışarıda beklerken, görümcem beni hastanenin bodrum katındaki merdivenlerden itti
-
Yorgun bir baba akşam saat 8’de eve döndü
-
“Eğer karım olacaksan, benim evimde itaat etmeyi öğreneceksin!” dedi Daniel…
-
Hâkim çocuğa fakir annesiyle milyoner babası arasında seçim yapmasını söyledi


