- “Beyefendi, oğlunuz altı gündür benim evimde uyuyor ve ben onu daha fazla saklayamam.” Manisa Gediz Ovası’ndaki mısır tarlalarını havadan ilaçlama görevinden döndüğümde duyduğum ilk cümle buydu. Benim adım Levent. Kırsal bölgede tarım pilotluğu yapıyorum. Alçak uçuş yaparken telefon kullanmak hayati tehlike oluşturduğu için cihazlarımızı hangardaki dolaplara kilitleriz. Son görevim tam altı gün, yani yaklaşık 148 saat sürdü. Telefonumu tekrar açtığımda ekranda komşum Hacer Teyze’den gelen 87 cevapsız çağrı vardı. Eve vardığımda Hacer Teyze bahçe kapısında beni bekliyordu. Gözyaşları içinde, “Oğlun günlerdir seni soruyor Levent,” dedi. Dehşete düşmüştüm. Eşim Sibel ve henüz iki yaşındaki oğlum Taha, yedi yıl önce Salihli yolundaki feci bir trafik kazasında hayatlarını kaybetmişti. Resmi raporlar, aracın tamamen yanması sebebiyle Taha’nın vefatını karineye bağlamıştı. Yıllardır iki sessiz mezarı ziyaret ediyor, acımı içimde taşıyordum. “Hacer Teyze, benim oğlum yıllar önce öldü,” diyebildim.
- Hacer Teyze arkasındaki küçük çocuğu öne çıkardı. Zayıf, siyah saçlı, dokuz yaşlarında bir çocuk bana bakıyordu. Çocuk cebinden katlanmış bir not çıkardı. Notta aynen şöyle yazıyordu: “Hacer Teyze, acil bir işim çıktı. Ben dönene kadar çocuğa göz kulak ol. Kimseye söyleme. Gelince her şeyi açıklayacağım. Levent.” Yazı tamamen benimdi. Büyük harflerin eğimi, uçuş defterine imza atarken kullandığım karakteristik çizgiler… Her detay bana aitti ama bu notu ben yazmamıştım. Hacer Teyze, çocuğu Pazar sabahı kapısında bulduğunu ve bana ulaşamadığını söyledi. Aklımı kaçırmak üzereydim. Hemen ertesi gün resmi bir DNA testi yaptırdım. Birkaç gün sonra gelen raporda yazan oran şok ediciydi: %99.9998 babalık ihtimali. Bu çocuk benim öz oğlumdu! Hukuki süreç başlatıp oğlumun mezarını açtırdığımızda ise asıl felaket ortaya çıktı. Mezarın içindeki metal vazoda insan kalıntısı yoktu; sadece yakılmış odun külü ve sanayi mineralleri vardı. Oğlum hiç ölmemişti! Biri benim imzamı taklit etmiş, beni yıllarca bir yalana inandırmıştı. Peki, oğlumu yıllarca benden kim saklamıştı ve tam da telefonumun çekmediği o altı günlük sürede onu neden komşumun kapısına bırakmıştı?Oğlumun hayatta olduğunu öğrenir öğrenmez geçmişe dönük belgeleri incelemeye başladım. Kazadan üç gün sonra, ailelere sosyal destek sağlayan ve kasabada herkesin saygı duyduğu Emine Hanım evime gelmişti. Bana kahve yapmış, resmi evrakları düzenlemiş ve “İleride doğrulamak gerekebilir” diyerek ağzımdan bir DNA örneği almıştı. İzmir Bölge Arşivi’nde yaptığım incelemede korkunç bir gerçekle karşılaştım. O dönem sistemden DNA örneğimin çekilmesi için benim adıma yazılmış resmi bir dilekçe vardı. İmza yine benim el yazımla birebir aynıydı! Üstelik bu durum sadece bana özel değildi; son on yılda bölgedeki 13 farklı kayıp veya kaza dosyasında da benzer şekilde DNA örnekleri sistemden silinmişti. Hepsinin arkasındaki yetkili isim ise Emine Hanım’dı. Emine Hanım, felaket anlarında çaresiz kalan ailelerin güvenini kazanıyor, yardım bahanesiyle evrakları imzalatıyor ve hayatta kalan çocukları yasa dışı yollarla evlat edinmek isteyen varlıklı kişilere yönlendiriyordu. Oğlum Taha da bu süreçte üç farklı aileye verilmiş, kimliği tamamen unutturulmıştı. Peki, Taha neden aniden komşumun kapısında bitmişti? Çünkü Taha’yı tutan son aile hakkında adli bir soruşturma başlayınca panikle çocuğu Emine Hanım’a geri getirmişlerdi. Emine Hanım, yakalanma korkusuyla çocuktan kurtulmak istemişti. Tarım uçuşu takvimimi bildiğinden, kapsama alanı dışında kalacağım o 6 günlük süreyi fırsat bildi. Kendi elleriyle taklit ettiği notla çocuğu komşuma bıraktı. Planı, beni sorumsuz bir baba gibi gösterip olayın üzerini kapatmaktı. Emniyet ekipleri Emine Hanım’ın evine baskın düzenlediğinde, bodrum katındaki gizli kasada onlarca sahte evrak ve imza taklit kâğıtları bulundu. Kadın, “İmza taklidi ve evrakta sahtecilik” suçlarından tutuklandı. Yapılan araştırmalar sayesinde diğer mağdur aileler de yıllardır aradıkları çocuklarına kavuştu. Taha ile evimize döndüğümüzde ilk zamanlar bana “baba” diyemiyordu. Zorlamadım. Bir akşam yemeğinde, ekmeğinin yarısını peçeteye sarıp odasına götürmek üzereydi ki durdu. Peçeteyi yavaşça açıp ekmeği tabağına geri koydu. O an anladım; artık yarın da yiyecek bir yemeği olacağına ve güvenli bir yuvası olduğuna inanıyordu. Bir baba için en büyük zafer, evladının korkusuzca uyuduğu o andı.

