- “Onlara gerçeği onuncu yaş günlerinde anlatacağına söz vermiştin.” Fotoğrafın arkasındaki o cümleyi belki on kez okudum. Ama her okuyuşumda anlamı daha da ağırlaşıyordu. Ben kime söz vermiştim? Hangi gerçekten bahsediliyordu? Şebnem’in ölümünden sonra geçen on yıl boyunca kızlarımdan sakladığım hiçbir şey olmadığına emindim. En azından ben öyle sanıyordum. Fotoğrafı ışığa doğru kaldırdım. Şebnem’in yüzü çok genç görünüyordu. Hastane odasına benzeyen bir yerdeydi. Üzerinde açık renk bir hırka vardı. Yanındaki yabancı kadın ise üç bebeği kollarına almış, kameraya bakıyordu. Fotoğrafın sağ alt köşesinde silik bir tarih vardı. Kızlarımın doğduğu tarihten tam iki gün önce. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Tam o sırada arkamdan bir ses duydum. “Baba?” Döndüğümde Sare mutfak kapısında duruyordu. Arkasında İlay ve Beren de vardı. “Uyumadınız mı siz?” İlay gözlerini kutuya dikti. “Kapının açıldığını duyduk.” Kutuyu kapatmaya çalıştım ama çok geçti. Beren masanın üzerindeki zarfları görmüştü. “Üzerinde bizim isimlerimiz yazıyor.” Üçü de yanıma geldi. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Hayatım boyunca kızlarıma yalan söylememeye çalışmıştım. Annelerinin ölümünü bile yaşları büyüdükçe anlayabilecekleri şekilde dürüstçe anlatmıştım. Ama şimdi önümde duran şeyin ne olduğunu ben bile bilmiyordum. “Bunu kapının önünde buldum,” dedim. Sare kartı aldı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. “Anneden mi?” O kelime mutfağın içinde yankılandı. Anneden. Onların hiç tanımadığı, benim ise her gün özlediğim kadından. Kutunun içindeki üç zarfı çıkardık. Zarfların üzerinde Şebnem’in el yazısıyla kızların isimleri vardı. İlay’ın zarfında: “Meraklı kızım İlay’a.” Sare’ninkinde: “Kalbi herkesten yumuşak Sare’me.” Beren’inkinde ise: “İnatçı küçük savaşçım Beren’e.” Dizlerimin bağı çözüldü. Çünkü Şebnem kızlarımız doğmadan önce onlara bu şekilde hitap ederdi.
- Hamileliği boyunca karnındaki bebeklerin hareketlerinden karakterler uydurmuştu. “İlay meraklı olacak.” “Sare çok duygusal olacak.” “Beren ise hepimizin başına iş açacak.” Ve garip olan şuydu: Tahminlerinin hepsi doğru çıkmıştı. “Baba, açabilir miyiz?” diye sordu Beren. Bir an duraksadım. Sonra başımı salladım. İlay mektubunu açtı. Şebnem’in el yazısı ilk satırdan itibaren belliydi. “Canım kızım, bu mektubu okuyorsan on yaşına gelmişsin demektir. Sana sarılmayı, saçlarını taramayı, okuldan döndüğünde gününün nasıl geçtiğini sormayı çok isterdim…” İlay’ın sesi titredi. Devamını okuyamadı. Sare onun elini tuttu. Ben ise gözlerimi kapattım. On yıl sonra eşimin kelimelerini yeniden duymak, sanki kapanmış bir yaranın yeniden açılması gibiydi. Üç mektup da benzerdi. Şebnem kızlarımıza onları ne kadar sevdiğini anlatmış, hayatta her şey planlandığı gibi gitmese bile birbirlerine sahip çıkmalarını istemişti. Ama hiçbirinde fotoğraftaki kadın hakkında tek kelime yoktu. Kutunun dibini tekrar kontrol ettim. Alt kısmında ince bir karton tabaka vardı. Kaldırınca ikinci bir zarf çıktı. Üzerinde benim adım yazıyordu. “Aras’a.” Ellerim buz kesti. Zarfı açtım. İçinden kısa bir mektup ve küçük bir anahtar çıktı. “Aras, eğer bunu okuyorsan korktuğum şey olmuş demektir. Sana bazı şeyleri anlatamadım. Çünkü seni korkutmak istemedim. Kızlarımızın doğumundan önce doktorların bana söylediği şeyi senden sakladım. Durumum düşündüğümüzden daha ciddiydi. Doğumdan sağ çıkamama ihtimalimin yüksek olduğunu biliyordum.” Gözlerim doldu. Şebnem bunu biliyordu. Benden saklamıştı. Mektubu okumaya devam ettim. “Fotoğraftaki kadın benim çocukluk arkadaşım Ahu. Kızlarımızın vaftiz annesi gibi olmasını istemiştim. Eğer bana bir şey olursa, yıllar içinde hazırladığım mektupları ve birkaç emaneti sana ulaştırmasını söyledim. Ama senden tek bir şey istedim: kızlar on yaşına geldiğinde onlara annelerinin yalnızca öldüğü günü değil, yaşadığı hayatı da anlat.” Nefesimi tuttum. Fotoğrafın arkasındaki cümlenin anlamı sonunda ortaya çıkıyordu. Ama aklımda başka bir soru vardı. Ben Ahu’yu neden hiç tanımıyordum? Mektubun sonunda bir adres vardı. Şehrin diğer ucundaki eski bir apartman. Ertesi sabah annemi aradım. Ahu adını söylediğim anda telefonda uzun bir sessizlik oldu. “Anne?” “Demek sonunda geldi,” dedi. Öfkeyle ayağa kalktım. “Sen biliyor muydun?” Annemin sesi kısıldı. “Şebnem benden söz vermemi istedi.” “On yıl boyunca mı?” “Aras, sen o gün ayakta bile duramıyordun. Üç bebeğin vardı. Şebnem’in sana bıraktığı şeylerin seni daha da yıkacağından korktuk.” Telefonu kapattığımda hem öfkeli hem de meraklıydım. Kızları anneme bıraktım ve adrese gittim. Kapıyı yaklaşık altmış yaşlarında, kısa saçlı bir kadın açtı. Beni görür görmez gözleri doldu. “Aras.” “Sen Ahu musun?” Başını salladı. Beni içeri aldı. Salonun ortasında büyük bir ahşap sandık vardı. Üzerinde Şebnem’in adı yazıyordu. “Bunu sana on yıl önce vermek istedim,” dedi Ahu. “Ama annen, zamanının gelmediğini söyledi. Şebnem de zaten mektubunda kızlar on yaşına geldiğinde verilmesini istemişti.” Sandığı açtık. İçinden onlarca fotoğraf, video kaseti, günlük, bebek kıyafetleri ve küçük paketler çıktı. Her paketin üzerinde bir yaş yazıyordu. Şebnem kızlarının büyürken yaşayacağı önemli dönemler için hediyeler hazırlamıştı. İlk okul günü için bir not. İlk kalp kırıklığı için bir mektup. Mezuniyet için küçük bir kolye. On sekizinci yaş günleri için üç ayrı günlük. Boğazımdaki düğüm artık dayanılmaz olmuştu. “Bunları ne zaman hazırladı?” “Hamileliğinin son iki ayında.” “Öleceğini biliyor muydu?” Ahu bir süre sustu. “Kesin olarak değil. Ama doktorlar riskin çok yüksek olduğunu söylemişti. Sana anlatmadı çünkü doğumdan önce korkuyla yaşamanı istemedi.” O an Şebnem’e kızmakla ona sarılmak istemek arasında kaldım. Bana gerçeği söylememişti. Ama ölüm ihtimaliyle yüzleşirken bile kızlarının geleceğini düşünmüştü. Eve döndüğümde sandığı kızların önüne koydum. O akşam saatlerce Şebnem’i konuştuk. Onlara annelerinin nasıl kahkaha attığını anlattım. Kahveyi sürekli soğuttuğunu. Araba kullanırken yanlış şarkı sözleri söylediğini. Yağmur yağdığında balkona çıkıp ıslanmayı sevdiğini. Beren güldü. “Ben de öyle yapıyorum.” Sare, Şebnem’in eski günlüğünü kucağına aldı. “Ben onun gibi miyim?” “Bazen korkutucu derecede.” İlay ise uzun süre sessiz kaldı. Sonra yanıma oturdu. “Baba, annemizi unutmadığımız için üzülüyor musun?” Bu soru beni hazırlıksız yakaladı. “Kızım, insan sevdiği birini hatırladığı için üzülmez. Onu özlediği için üzülür.” İlay başını omzuma yasladı. O gece sandıktaki videolardan birini açtık. Ekranda Şebnem belirdi. Hamileydi. Karnı kocamandı. Kameraya bakıp gülümsedi. “Merhaba kızlarım. Umarım bunu izlediğinizde babanızı fazla üzmüyorsunuzdur.” Üçü aynı anda gülmeye başladı. Ben ağlıyordum. Şebnem videonun sonunda kameraya yaklaşarak şöyle dedi: “Bazen insanın hayatı istediği kadar uzun olmaz. Ama sevgi uzunlukla ölçülmez. Bir gün beni özlerseniz, aynaya bakın. Çünkü benden kalan en güzel şey sizsiniz.” Video bittiğinde odada kimse konuşmadı. Üç kızım yanıma sokuldu. On yıl boyunca Şebnem’in öldüğü günü hayatımızın en büyük kaybı olarak görmüştüm. O gece ilk kez başka türlü düşündüm. Belki kızlarım annelerini doğdukları gün kaybetmişti. Ama Şebnem onları bırakıp gitmemişti. Onların çocukluklarına mektuplar bırakmış, gençliklerine hediyeler saklamış, gelecekteki gözyaşları için teselli cümleleri hazırlamıştı. Ertesi sabah kapının önündeki kutuyu kaldırırken küçük kartı tekrar elime aldım. “Güzel kızlarıma… Sevgiyle, anneniz.” Kartı çöpe atmadım. Çerçevelettim. Şimdi salonumuzda, beşimizin eski aile fotoğrafının yanında duruyor. Ve kızlarım her doğum gününde sandıktan yalnızca yaşlarına ait olan paketi açıyorlar. Şebnem’i geri getiremiyorum. Kızlarımıza anneleriyle yaşayabilecekleri yılları da veremiyorum. Ama artık biliyorum ki bir insan öldüğünde sevgisi mutlaka onunla birlikte gitmiyor. Bazen bir mektupta kalıyor. Bazen eski bir fotoğrafta. Bazen yıllarca açılmayı bekleyen küçük bir kutuda.

