- Karşımda duran başkomiser hafifçe gülümsedi ve ellerini önünde bağlayarak, “Hata değil Reyhan Hanım. Dün o markette yardım ettiğiniz, hesabını kendi cebinizden ödediğiniz o yaşlı adam sıradan bir emekli değildi. O, çalıştığınız süpermarket zincirinin de bağlı olduğu devasa gıda holdinginin kurucusu ve onursal başkanı, milyarder iş insanı Kemal Arslan’dı.” Duyduklarım karşısında beynim uyuşmuştu. “Milyarder mi? Ama… Ama cebinde beş kuruşu olmadığını, maaşının bittiğini söyledi. Ekmek çalarken elleri titriyordu, çok çaresiz görünüyordu. Neden böyle bir şey yapsın?” Başkomiser derin bir iç çekti. “Kemal Bey dün bir sosyal deney falan yapmıyordu Reyhan Hanım. Kendisi ne yazık ki bir süredir Alzheimer hastalığıyla mücadele ediyor. Dün sabah, malikanesindeki korumaları ve bakıcılarını atlatarak evden gizlice çıkmış. Hastalığın verdiği o anlık krizle kim olduğunu, geçmişini, servetini tamamen unutmuş. Zihninde sadece eski, yoksul gençliğine dair bir anı kalmış. Sadece çok acıktığını hissedip o markete girmiş ve cebinde parası olmadığı için gerçekten hırsızlık yapmaya çalışmış. Dün sabahtan beri tüm emniyet teşkilatı, onlarca ekip ve helikopterle onu şehrin her yerinde arıyorduk. Ta ki sizin o sepet dolusu yiyeceği alıp onu sağ salim taksiye bindirdiğiniz ana kadar.” Polis memuru kutunun içinden katlanmış, kalın bir kağıt parçası çıkardı ve bana uzattı. “Dün gece hafızası biraz yerine geldiğinde, sizin ona yaptıklarınızı hatırlamış. Avukatlarını ve emniyet müdürünü bizzat arayıp bu sabah ilk iş olarak size bu kutuyu ulaştırmamızı, kendi hayatını kurtaran, onurunu kırmayan o melek kalpli kasiyere teşekkürlerini iletmemizi emretti.” Titreyen ellerimle mektubu açtım. Kemal Amca’nın, daha doğrusu Kemal Bey’in özel kalemine yazdırdığı ve altını kendi titrek elleriyle imzaladığı şu satırlar yer alıyordu: “Güzel kızım Reyhan… Dün zihnimin o karanlık sisleri arasında, kim olduğumu bilmeden, korkudan tir tir titrerken sen karşıma çıktın. Ben o an dünyaca ünlü bir iş adamı değil, sadece aç, çaresiz ve korkmuş yaşlı bir adamdım. Beni azarlayabilir, polise teslim edebilir, o kalabalığın ortasında onurumu beş paralık edebilirdin. Ama sen, benim kim olduğumu bilmeden, kendi kiranı bile ödemekte zorlandığını fısıldadığın o kısıtlı bütçenle bana merhamet ettin. Bana sadece bir sepet dolusu yiyecek değil, yıllardır kaybettiğimi sandığım o eşsiz insanlık duygusunu hediye ettin. O kutudaki broş, rahmetli eşime aitti. O da senin gibi merhametli ve koca yürekli bir kadındı; bu broşun artık senin gibi güzel bir kalpte durmasını istiyorum. Yanındaki çek ise, kendi kirasını düşünmeden hiç tanımadığı bir yaşlıyı doyuran o yüce gönlünün ufak bir karşılığıdır. Artık kira derdini düşünmene gerek yok. Ayrıca, holdingimizin kurduğu devasa yardım vakfının yönetim kurulunda senin gibi vicdanlı insanlara ihtiyacımız var. İhtiyacın olan o iş teklifi de bu zarfın içinde. Senin gibi insanlar bu dünyada var oldukça, iyilik asla kaybetmeyecek. Sana sonsuz teşekkürler kızım.” Mektubu okurken gözyaşlarım sel olup akıyordu. Kutuyu göğsüme bastırarak olduğum yere, kapının eşiğine çöktüm. Sadece birkaç saat önce, ay sonunu nasıl getireceğimi, o eksik kalan 200 lirayla faturaları nasıl denkleştireceğimi düşünürken, şimdi ellerimde milyonlarca liralık bir servet ve yepyeni bir hayatın anahtarı duruyordu. Polisler sessizce saygılarını sunarak teker teker arabalarına binerken, ben de yüzüme vuran sabah güneşine karşı derin bir nefes aldım. Dedem hep, “İyilik, suyu denize dökmek gibidir kızım; o denizde kaybolmaz, aksine deniz olur,” derdi. Dün o ekmek reyonunda sadece dedeme benzeyen çaresiz bir adama el uzattığımı sanırken, aslında kendi mucizeme dokunmuştum. Hayatım bir gecede tamamen değişmişti ve iyiliğin hiçbir zaman karşılıksız kalmadığını en güzel şekilde öğrenmiştim.
- Ben bir markette kasiyer olarak çalışıyorum. Genelde bir hırsız yakaladığımda ya kaçarlar ya da saldırganlaşırlar. Ancak ekmek reyonunda o yaşlı adamın yanına yaklaştığımda, verdiği tepki kalbimi parçaladı. Cebine sadece tek bir somun ekmek saklamıştı ve beni görünce korkudan donup kaldı. Titreyen elleriyle, “Kızım, yemin ederim daha önce hiç hırsızlık yapmadım. Maaşım dört gün önce bitti, yiyecek hiçbir şeyim yok. Ne olur beni affet,” diyerek hıçkırıklara boğuldu. Ona bağırmak yerine şefkatle gülümsedim. “Yanlış anladınız beyefendi,” dedim. “Ben sadece size ikramda bulunmak istiyorum.” Bu adam bana rahmetli dedemi hatırlatmıştı. Maaş gününe kadar cebimde sadece üç beş kuruş param kalmış olsa da ona yardım etmeye karar verdim. Adının Kemal olduğunu öğrendiğim bu yaşlı adamın koluna girip bir sepet aldım; içini süt, et, kahvaltılık ve tatlılarla doldurduk. Ödeyecek parası olmadığını söyleyerek ağlamaya devam etti ama ona bunun benim hediyem olduğunu söyledim. Ertesi ay kiramı nasıl ödeyeceğimi bilmiyordum ama ona yardım ettiğim için vicdanım çok rahattı. Her şeyin o an orada bittiğini sanıyordum. Fakat ertesi sabah, kapımın şiddetle yumruklanmasına ve acı siren seslerine uyandım. Evimin önü düzinelerce polis arabasıyla doluydu! Polislerden biri, “Reyhan Hanım siz misiniz? Dün markette yardım ettiğiniz yaşlı adamla ilgili acilen konuşmamız lazım,” dedi. Ben daha ne olduğunu bile soramadan, polis memuru ceketinin cebinden küçük ahşap bir kutu çıkardı ve ellerime tutuştururken, “Bunu size ulaştırmamı bizzat o istedi,” dedi. Titreyen parmaklarımla ahşap kutunun kapağını araladım. Ancak kutunun içindekini gördüğüm an kalbim duracak gibi oldu. Sesime engel olamayarak, “Aman Tanrım… Bu da ne böyle?!” diye çığlık attım. Çünkü o masum ve çaresiz görünen Kemal Amca’nın bana bıraktığı o ahşap kutunun içinde, hayatımı sonsuza dek değiştirecek ve asıl kimliğini ortaya çıkaracak o akılalmaz sır yatıyordu… Ahşap kutunun kapağını titreyen parmaklarımla tam olarak geriye doğru ittiğimde, gözlerime inanamadım. Kutunun içinde, kadife bir zemin üzerinde ışıl ışıl parlayan, etrafı iri pırlantalarla süslenmiş çok eski ve antika bir zümrüt broş duruyordu. Ancak asıl şok edici olan broş değildi. Broşun hemen altında, adımın ve soyadımın büyük harflerle yazılı olduğu, üzerinde ülkenin en büyük bankalarından birinin amblemini taşıyan resmi bir hamiline çek vardı. Rakamı okumaya çalıştım: Tam 3 Milyon Türk Lirası! “Aman Tanrım… Bu da ne böyle?! Bu bir hata olmalı!” diye çığlık attım. Kutuyu elimden düşürmemek için kendimi zor tutuyordum. Başımı kaldırıp kapımda duran, telsiz seslerinin birbirine karıştığı o kalabalık polis ekibine baktım. Komşularım pencerelere çıkmış, kırmızı mavi polis çakarlarının aydınlattığı evimi şaşkınlıkla izliyordu

