DOLAR
Alış: 47.84
Satış: 48.03
EURO
Alış: 55.97
Satış: 56.20
GBP
Alış: 65.21
Satış: 65.69
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
27.06.2026
Lekeli İpek
- Hazırlık odasının ağır, kadife perdeleri aralanmış, öğleden sonra güneşi ipek kumaşın üzerindeki o korkunç lekeyi bir spot ışığı gibi aydınlatmıştı. Odanın içinde asılı kalan o keskin, çürümüş yumurta ve rutubeti andıran koku, odadaki taze zambakların kokusunu saniyeler içinde boğup atmıştı. Tam karşımda, aylardır titizlikle dikilen, Fransız dantelleriyle bezeli o bembeyaz rüya duruyordu. Artık o bir rüya değil, Nermin Soykan’ın nefretinin somut bir kanıtıydı. Elbisenin göğüs kısmından aşağı doğru süzülen simsiyah, yağlı sıvı, etek uçlarındaki el emeği işlemelerin arasından süzülüp yerdeki beyaz mermere damlıyordu: *Pıt… Pıt…* Selin’in elindeki makyaj fırçası halının üzerine düştü. Arkamda donup kalan nedimemin aynadaki yansımasını gördüm; ağzı bir çığlığı bastırmak istercesine açık, gözleri dehşetle büyümüştü. “Leyla… Tanrım, bu ne? Biri içeri mi girdi? Güvenlik, hemen güvenliği aramam lazım!” sesi titreyerek odanın içinde yankılandı. Cevap vermedim. Gözlerim yerdeki lekenin tam ortasına, iğneyle ustaca iliştirilmiş o küçük, fildişi kağıda kilitlenmişti. Eğildim, parmak uçlarımla kağıdı kopardım. Koku burnuma daha sert çarptı ama yüzümü ekşitmedim. Nermin Hanım’ın o kusursuz, eğik el yazısı, mürekkebin asaletine sığınarak bana bakıyordu: *“Haddini bil.”* Bu iki kelime, üç yıllık bir küçümseme tarihinin özetiydi. Soykan malikanesinde içtiğim çayın soğukluğundan, annemin eski usul terziliğine kadar her şeyi hor gören o bakışın kağıda dökülmüş haliydi. Nermin için ben, oğlunun parlak kariyerine ve asil soyadına konmaya çalışan, kökleri derinde olmayan bir sarmaşıktım. Mert ise bu kadının zehrini “anaçlık” olarak adlandıracak kadar körleşmişti. “Annem biraz muhafazakardır Leyla, alışman zaman alacak,” derdi her seferinde. Oysa Nermin muhafazakar değil, düpedüz insafsızdı. Selin telefonuna sarılmış, hıçkırarak birilerini aramaya yeltenirken, elimi sertçe koluna koydum. “Dur,” dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar soğuk ve kararlıydı. “Ne demek dur? Leyla, elbise bitti! Düğün üç saat içinde başlıyor. Baban kapıda bekliyor, Mert aşağıda konukları karşılıyor. Bu elbiseyi bu halde kimseye gösteremeyiz, mahvoluruz!” Aynaya yaklaştım. Gözlerimin etrafındaki ince makyaj işlemesine, kusursuzca taranmış saçlarıma baktım. Nermin Hanım benim bu kapıdan ağlayarak çıkmamı, düğünü iptal etmemi ya da zavallı bir kurban gibi odama kapanmamı bekliyordu. Onun dünyasında zayıflık, ancak aşağılanarak cezalandırılırdı. “Kimseye göstermeyeceğiz,” dedim, elbiseye doğru bir adım atarken. “Hepsine izleteceğiz.” Kapı üç kez hızla vuruldu. Babamın, “Kızım, hazır mısın? Zaman daralıyor,” diyen sesini duydum. Selin panikle elbiseyi kapatmaya çalıştı ama onu kenara ittim. Siyah lekeye parmaklarımla dokundum; yapışkan ve soğuktu. İnsanlar benim bu asil aileye girmek için ruhumu satacağımı sanıyorlardı. Oysa ben o kapıdan içeri girmeyecek, o kapıyı Nermin Soykan’ın üzerine yıkacaktım. “Selin, fermuarı çek,” dedim sakinlikle. “Bu leke artık elbisemin bir parçası değil, madalyam.” Selin’in titreyen elleri, elbisemin sırtındaki gizli fermuarı çekerken odada sadece kumaşın hışırtısı ve babamın dışarıdaki sabırsız nefesi duyuluyordu. Siyah sıvı, göğüs kafesimin üzerinden aşağı doğru sinsi bir yılan gibi süzülürken tenime değen o ıslak soğukluk beni ürpertmedi; aksine, zihnimi berraklaştıran bir kılıç darbesi etkisi yarattı. Kapıyı açtığımda babam karşısında bembeyaz bir gelinlik değil, bir savaş alanı görmüş gibi sarsıldı. Gözleri lekeye takıldı, dudakları titredi ama benim gözlerimdeki o yabancı, buz gibi kararlılığı gördüğünde tek kelime etmedi. Kolunu uzattı; o kol, fırtınanın ortasındaki tek sığınağımdı
- Merdivenlerin başına geldiğimizde, aşağıdan gelen yaylı çalgılar dörtlüsünün vals ezgileri yukarıya kadar tırmanıyordu. Şampanya kadehleri tokuşturuluyor, sahte kahkahalar kristal avizelerin altında patlıyordu. Salonun devasa kapıları açıldığında müzik aniden durmadı ama fısıltılar birer birer kesildi. Girişteki çiçek aranjmanlarının arasından belirdiğimde, iki yüz seçkin davetlinin bakışları önce yüzümdeki gülümsemeye, sonra göğsümdeki o karanlık, çirkin lekeye kilitlendi. Bir şok dalgası, en ön sıradan en arkaya kadar bir domino taşı gibi yayıldı. Mert, sunağın önünde, arkası dönük şekilde bekliyordu. Yanında duran annesi Nermin Hanım, kapı sesini duyunca o mağrur edasıyla arkasına döndü. Yüzündeki zafer sarhoşu gülümseme, beni o parçalanmış, kirletilmiş ipeğin içinde dimdik yürürken gördüğü an donup kaldı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, inci kolyesine giden eli boğazında asılı kaldı. Benim yıkılmamı, bir otel odasında hıçkırıklara boğulmamı bekliyordu; oysa ben, onun nefretini bir pelerin gibi kuşanmıştım. Her adımımda, lekenin kokusu davetlilerin burunlarına ulaşıyordu. Yüzlerini buruşturanlar, yanındakinin kulağına dehşetle fısıldayanlar oldu. Mert nihayet bana döndüğünde yüzü kireç gibi kesildi. “Leyla? Bu… bu ne hal?” diye kekeledi, sesi tüm salonda yankılanarak. Babam elimi bıraktı. Mert’in tam karşısında, Nermin Hanım’ın sadece bir karış uzağında durdum. Gözlerinin içine baktım; orada saf bir korku vardı. Eğilip gelinliğimin dantelleri arasından o leke bulaşmış “Haddini bil” notunu çıkardım ve herkesin göreceği bir ağırlıkla Mert’in yakasındaki çiçeğin üzerine iliştirdim. Salon buz kesti. Mert şaşkınlıkla notu alırken, ben bir adım daha atıp Nermin Hanım’ın kulağına doğru eğildim. Kokumun ve o iğrenç sıvının esansı ciğerlerine dolsun istedim. “Oğluna sadece saygıyı öğretmişsin Nermin Hanım,” diye fısıldadım, sesim bir bıçak kadar keskindi. “Ama dürüstlüğü öğretmeyi unutmuşsun. Kasanın en alt gözündeki o kırmızı dosyayı ve İsviçre’deki o isimsiz hesabı bulduğumu unuttun. Az önce avukatıma bir e-posta gönderdim. Eğer bugün bu tören bitmeden önümde diz çökmezsen, Soykan imparatorluğunu o ipek mendillerinle bile temizleyemeyeceğin bir pisliğin içine gömeceğim.” Nermin Hanım’ın dudakları bembeyaz oldu, elindeki yelpaze büyük bir gürültüyle yere düştü. Mert’e döndüm, yüzümde dünyanın en masum gülümsemesiyle. “Hadi sevgilim,” dedim yüksek sesle, “Yeminlere geçelim mi?” Mert’in yüzündeki şaşkınlık, yerini yavaş yavaş kontrol edemediği bir paniğe bırakıyordu. Annem ve müstakbel karım arasındaki o ölümcül sessizliğin ortasında kalmış, davetlilerin meraklı bakışları altında eziliyordu. Nermin Hanım’ın az önce titreyen elleri şimdi yanlarına düşmüş, o sarsılmaz otoritesi bir kağıt kule gibi devrilmeye başlamıştı. Gözlerindeki o kibirli parıltı sönmüş, yerine ilk kez saf, ham bir çaresizlik yerleşmişti. Kırmızı dosya; Soykan ailesinin nesillerdir süregelen vergi kaçakçılığının, hayali ihalelerin ve görkemli malikanelerinin altına gömdükleri o karanlık temelin anahtarıydı. “Leyla, ne diyorsun sen? Ne dosyası?” diye fısıldadı Mert, sesi çatallanarak. Cevap vermedim. Sadece Nermin Hanım’ın gözlerinin içine bakmaya devam ettim. O an, koridorda yürürken üzerimde taşıdığım o leş kokulu sıvının aslında benim değil, onların ruhlarının kokusu olduğunu anladım. O siyah leke, benim saf ipeğimi kirletmemiş, aksine bu ailenin üzerine giydiği o sahte beyazlığı söküp atmıştı. Nermin Hanım, boğazını temizlemeye çalıştı ama hıçkırığa benzer bir ses çıktı ağzından. Çevresindeki o seçkin davetli topluluğu, bu sessiz infazın kokusunu almış gibi nefeslerini tutmuştu. Kadın, hayatı boyunca inşa ettiği imajın saniyeler içinde kül oluşunu izliyordu. Bir adım öne çıktı, topuklu ayakkabılarının mermerde çıkardığı ses, bir idam mangasının ayak sesleri kadar keskindi. Eğildi. Önce elindeki elmas işlemeli çantayı yere bıraktı, sonra sanki bin yıllık bir yükün altında eziliyormuş gibi yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Salonda buz gibi bir rüzgar esti. Kimse kımıldayamıyordu. Bir Soykan, bir “hiç kimsenin” önünde diz çöküyordu. Nermin, titreyen parmaklarıyla gelinliğimin leke tutmamış ucuna uzandı. Sesi, bir kraliçenin değil, bir mahkumun sesiydi: “Lütfen… Yalvarırım yapma. Ailemizi yok etme.” Mert dehşet içinde annesine, sonra bana baktı. “Anne, ne yapıyorsun? Kalk ayağa!” diye bağırdı ama sesi o kadar acizdi ki kendi bile inanmadı. Mert’in kolunu nazikçe kenara ittim. Eğilip Nermin Hanım’ın kulağına son bir kez fısıldadım: “Haddimi bildim Nermin Hanım. Artık sınırları ben çiziyorum.” Yavaşça arkama döndüm. Babam, kapının eşiğinde gururla ve bir o kadar da hayretle beni bekliyordu. Lekeli ipekten eteklerimi topladım, yerdeki notun üzerinden geçip gittim. Arkamda mahvolmuş bir itibar, diz çökmüş bir tiran ve ne yapacağını bilmeyen bir koca bıraktım. Salonun devasa kapılarından dışarı çıktığımda, gün batımının kızıllığı üzerimdeki siyah lekeyi altın rengine boyuyordu. Artık üzerimdeki elbise kirli değildi; o, özgürlüğümün en asil üniformasıydı. Arabama binerken dikiz aynasından malikaneye son kez baktım. Soykanların saltanatı, bir kadeh şampanyanın yere düşüp kırılması kadar zarif ama geri dönülemez bir şekilde sona ermişti.
Benzer Galeriler
-
Kızına Dokunan Güçlü Aileleri Dize Getiren “Gölge Komutan”: Kanlı Notun Arkasındaki Sır!
-
Düğünden 3 Gün Sonra Gelen Hain Plan: Evimdeki Gizli Kamera Bütün Sırları İfşa Etti!
-
Havalimanındaki 35 Dakika: Yıllar Sonra Karşıma Çıkan İkizlerim ve Büyük İhanet
-
Miras Sanılan Hayat: İhanetin Ardındaki Dev Gerçek
-
Havuz Başındaki Büyük İhanet
-
Havuz Başındaki Büyük İhanet: Eski Kocamın Unuttuğu Karanlık Sır


