- BÖLÜM 1 “Bunu sevgiline geri ver, Deniz, çünkü bunu senin kamyonetinde bulduğumdan beri midem bulanmaktan başka bir şey hissetmiyorum.” Bunu yüksek sesle söyledim, herkes İstanbul’un Bebek semtindeki Yılmaz ailesinin Boğaz manzaralı villasının bahçesinde kadeh kaldırmak üzereyken. Hafif bir fasıl müziği çalıyordu, mezeler dolu tepsiler dolaşıyor, garsonlar sessizce servis yapıyor, konuklar ise sanki utanç duygusu onlara hiç uğramamış gibi pahalı kıyafetleriyle gülüşüyordu. Ben içeri girdiğimde elimde kırmızı kurdeleli gümüş bir kutu vardı. Birçok kadın bana gülümsedi; içindekinin şık bir pasta ya da Yılmaz ailesinin hanımı Ayşe Yılmaz’ın doğum günü için zarif bir hediye olduğunu sandılar. Ama kutuda tatlı yoktu. İçinde, eşimin kamyonetinin yolcu koltuğunun altından bulduğum kırmızı dantel iç çamaşırı vardı. Üzerine sinmiş tatlı, pahalı ve asla karıştırılamayacak bir parfüm kokusuyla birlikte. Deniz beni ilk fark eden oldu. Gülümsemesi bir anda yüzünden silindi, sanki ışığı kapatılmış gibi. “Meryem,” dedi, yanındaki kadından hafifçe uzaklaşarak. “Burada ne yapıyorsun?” Gözlerimi onun elinin Selin Yılmaz’ın belinde duruşuna diktim. Selin altın rengi bir elbise giymişti, saçları kusursuzdu, dudakları koyu kırmızıydı ve bir başkasının evini yıktığını bile bile kazanan gibi duran o ifadeye sahipti. “Bir şey geri vermeye geldim,” dedim. Bahçedeki uğultu yavaş yavaş azaldı. Yılmaz ailesinin reisi Murat Yılmaz gülmeyi bıraktı. Ayşe Yılmaz kadehini havada tutmayı unuttu. Selin başını hafifçe eğdi, beni tanımıyormuş gibi yaptı. “Affedersiniz, siz…?” Bazı konuklar kısık sesle güldü. Deniz çenesini sıktı. Sekiz yıl boyunca beni “sorun çıkarmayan eş”, sessiz kalan, imajı koruyan, evrakları imzalayan kadın olarak tanıtmıştı. Kutuyu Selin’in ellerine bıraktım. “Bu senin.” Açtı. Kırmızı kumaş ellerinin üzerine bir leke gibi düştü. Bir kadın çığlık attı. Bir kadeh yere düştü. Ayşe Yılmaz eliyle ağzını kapattı. Murat Yılmaz’ın yüzü öfkeyle kızardı. Selin başını kaldırdı, önce şaşkın, sonra öfkeli. “Ne kadar seviyesiz,” dedi. “Burası rezil etme yeri mi?” Deniz bileğimi sertçe tuttu. “Gidiyoruz. Şimdi.” Gözlerimi eline çevirdim. “Bırak,” dedim alçak sesle. “Bahçede kameralar var.” Deniz parmaklarını gevşetti. Selin hafif bir kahkaha attı, zehir gibi. “Zavallı Meryem. Bunun bir şeyi değiştireceğini mi sanıyorsun? Deniz artık seni sevmiyor. Bana sensiz bir hiç olduğunu söyledi.” Bu sözler içime işledi. Ama yeni değildi. Deniz bunları bana defalarca söylemişti: tartışmalarda, sessizliklerde, mutfakta yalnız kaldığım gecelerde. Ama bu kez farklıydı. Bu kez canımı yakmadı. Gülümsedim. Ve o gülümseme onu huzursuz etti. “Doğru,” dedim. “Sürekli ağlayan bir kadın bu geceye uymazdı.” Selin’e doğru bir adım attım. “Ama ben üç hafta önce ağlamayı bıraktım.” İlk kez yüzündeki güven çatladı. Çünkü üç hafta önce o iç çamaşırını bulmuştum. Ve üç hafta önce Deniz’in karısı olmayı bırakmıştım. Onun yalanlarını yıkacak kadına dönüşmüştüm. Deniz o anda soldu; çantamdan telefonumu çıkardığımı görünce. Ve o an, olacaklara inanamadı… BÖLÜM 2 Deniz beni koridorun içine, misafirlerin artık fısıldaşarak canlı bir dizi izler gibi bizi konuştuğu kalabalıktan uzağa sürükledi. “Delirdin mi sen?” diye tısladı. “Selin’in babasının kim olduğunu biliyor musun?” “Evet,” dedim. “Kamu ihalelerini sahte izinlerle alan, düşük kaliteli malzemeyle inşaat yapan bir iş insanı.” Deniz olduğu yerde dondu. Selin arkamızdan geldi, topuk sesleri mermer koridorda yankılanıyordu. “Sen acınacak haldesin,” dedi. “Kocası başkasını seçti diye iftira atan terk edilmiş bir kadınsın.” Sakin bir şekilde ona baktım. “Ben iftira için gelmedim. Belgelerle geldim.” Gözlerini kırptı. Deniz alay etmeye çalıştı. “Meryem hiçbir şey bilmez. Benim hesapları bile anlamaz.” İşte en büyük hatası buydu. Sessizliğimi aptallık sandı. Sekiz yıl boyunca, o sarhoş eve geldiğinde ben sözleşmeleri kontrol ettim. O imzalamadan geçtiği bütçeleri düzelttim. Ortakları fark etmeden önce şüpheli para transferlerini gördüm. Evlenmeden önce adli denetçiydim. Deniz ise işimi “sıkıcı hesap işi” diye küçümserdi. O sıkıcı hesap işi, onu bitirmek üzereydi. Selin kollarını kavuşturdu. “Deniz zaten boşanma belgelerini hazırladı. Evi, makul bir nafakayı alıyorsun ve ortadan kayboluyorsun. Bunu onurla yap.” Neredeyse saf güvenine acıyacaktım. “Boşanma belgeleri mi?” dedim. “Şirketinin krizde olduğunu iddia eden belgeler mi? Panama’daki gizli hesapları ve babanın paravan firmalarıyla iki yüz milyon liradan fazla parayı sakladığı dosyalar mı?” Deniz nefesini tuttu. Selin fısıldadı: “Bunu ona sen mi söyledin?” “Hayır,” dedim. “E-postaların söyledi.” Yüzü bembeyaz oldu. Tam o sırada Murat Yılmaz iki korumayla birlikte yanımıza geldi. “Bu kadını evimden çıkarın,” dedi. Çantamdan siyah bir USB bellek çıkardım. “Bunu yapmadan önce,” dedim, “bugün tüm misafirlere benim hesabımdan zamanlanmış bir e-posta gönderildiğini bilmeniz gerekiyor.” Deniz bana hamle yaptı ama geri çekildim. Elinin ucu yüzüme birkaç santim kala havada kaldı. Koridordaki kamera kırmızı ışıkla yanıp sönüyordu.
- “Dikkat et,” dedim. “Hâlâ kaydediyor.” Murat Yılmaz USB’ye baktı. “O ne?” “Sahte faturalar, değiştirilmiş denetim raporları, banka hareketleri, eşinizle kocamın beni boşanmada parasız bırakmak için yaptığı yazışmalar… ve bazı ses kayıtları.” Selin başını salladı. “Yalan söylüyorsun.” “O zaman bunu Savcılıkta açıklamak daha kolay olur.” Bahçeden telefon sesleri yükselmeye başladı. Bir tane. Sonra bir tane daha. Sonra hepsi aynı anda. Uğultu yangın gibi büyüdü. Deniz dışarı baktı ve ortaklarının, yatırımcılarının ve dostlarının onun asla bulamayacağımı sandığı dosyaları okuduğunu gördü. Maskesi kırıldı. “Ne yaptığını bilmiyorsun,” dedi alçak sesle. Ona iyice yaklaştım, sadece onun duyacağı şekilde: “Hayır Deniz. Sen kiminle evlendiğini hiç bilmiyordun.” Ve Selin telefonumu kapmaya çalıştığı anda, villa kapıları açıldı. İşte o an herkes nefesini tuttu. BÖLÜM 3 İçeriye iki federal polis memuru ve İstanbul Emniyeti’nden ekipler girdi. Müzik bir anda kesildi. Fasıl sustu. Garsonlar ellerindeki tepsilerle oldukları yerde dondu. Telefon ekranlarında Yılmaz soyadı artık dokunulmaz görünmüyordu. Murat Yılmaz bağırarak geceyi kurtarmaya çalıştı. “Bu özel mülk! Böyle giremezsiniz!” Memurlardan biri elindeki kararı kaldırdı. “Girebiliriz, Yılmaz Bey.” Selin geri çekildi. Gümüş kutu hâlâ bir masanın üzerinde açıktı ve kırmızı iç çamaşırı şampanya kadehlerinin yanında duruyordu. Artık bir felaketin sebebi gibi değil, sadece küçük ve acınası bir detay gibi görünüyordu. Deniz bana doğru geldi, gözleri çaresizdi. “Meryem, lütfen. Konuşabiliriz.” Ona yabancı biri gibi baktım. “Sana konuşman için sekiz yıl verdim.” Ayşe Yılmaz ağlamaya başladı. Bazı konuklar hızla çıkıyordu. Bir milletvekili yüzünü saklamaya çalıştı. Bir banka yöneticisi sessizce kayboldu. Deniz’in ortakları belgeleri okudukça yüzleri sertleşiyordu. O sırada beklemediğim biri ortaya çıktı: Selin’in nişanlısı Emre. Şampanya kulesinin yanında duruyordu, müstakbel eşine sanki ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu. “Doğru mu?” diye sordu. “Evlenme planı yaparken onunla mı birlikteydin?” Selin ağzını açtı ama ses çıkmadı. Deniz araya girmeye çalıştı. “Emre, bu göründüğü gibi değil.” Emre acı bir kahkaha attı. “Değil mi? Çünkü nişanlım, evli bir adamla birlikte olup babasının o adamın şirketi üzerinden para aklamasına yardım ediyor gibi görünüyor.” Selin çözüldü. “Her şeyi bilmiyordum.” Ona baktım. “Yeterince biliyordun.” Memurlardan biri telefonunu istedi. Selin bağırarak avukatlarını çağıracağını söyledi. Murat Yılmaz bağırıp duruyordu, isimler, bağlantılar, nüfuz… Ama güç; kanıt, e-posta, ses kaydı ve para transferleriyle karşılaştığında anlamını kaybederdi. Deniz köşeye sıkışmış halde bağırdı: “Meryem her şeyi uydurdu! İntikam alıyor!” Bir an herkes bana baktı. Sonra bir yatırımcının telefonundan bir ses kaydı çaldı. Deniz’in sesi netti, soğuk ve tartışmasızdı: “Meryem şüphelenmeden parayı aktarın. Boşanmayı imzaladığında elinde hiçbir şey kalmayacak. Evi de razı olsun diye bırakırız.” Sessizlik çöktü. Ardından Selin’in sesi geldi: “Babam şirket üzerinden fatura kesebilir. Sen sadece onun hiçbir şeye bakmadığından emin ol.” Deniz gözlerini kapattı. Selin ağlamaya başladı ama bu pişmanlık değildi. Korkuydu. Emre yüzüğünü çıkarıp masaya bıraktı. “Annem haklıymış,” dedi. “Aşırı mutlu görünen insanlar genelde bir şeyi saklar.” Selin dokunmak istedi ama Emre geri çekildi. Deniz bana öfkeyle baktı. “Beni mahvettin.” “Hayır,” dedim. “Sana ait olanı geri verdim.” Kırmızı iç çamaşırını işaret ettim. “Utancını.” Memurlar Deniz’i ifadeye götürdü. O hâlâ ismimi çağırıyordu, sanki sesim onu kurtarabilirmiş gibi. Murat Yılmaz avukatlar eşliğinde çıktı ama artık çok geçti. Selin bahçede bir sandalyeye çökmüş, makyajı akmış halde ağlıyordu. Annesi ona susmasını söylüyordu. Ben o evden yalnız çıktım. Zaferle değil. Titreyerek. Çünkü sevdiğin bir adamın yıkılışını izlemeye kimse hazırlanmaz. Bir hayat parçalanırken sevinmeyi kimse öğretmez. Arabamın yolunda derin bir nefes aldım ve haftalardır ilk kez korku hissetmedim. Boşluk hissettim. Altı ay sonra, İstanbul’da, Sütlüce tarafındaki yeni dairemde uyandım. Bir malikâne değildi. Kristal avizeler yoktu, bahçıvanlar yoktu, sahte fotoğraflarla dolu duvarlar yoktu. Ama benimdi. Güneş pencereden içeri giriyor, ilk bağımsız sözleşmemle ödediğim ahşap masanın üzerine düşüyordu. Türk kahvemi hazırladım, bilgisayarımı açtım ve adli denetim firmamın e-postalarını kontrol ettim. Deniz’in şirketi yolsuzluk soruşturmalarıyla çökmüştü. Hesapları dondurulmuştu. Ortakları dava açmıştı. Gururla gösterdiği evine el konmuştu. Murat Yılmaz rüşvet ve usulsüz ihalelerle ilgili suçlamalarla karşı karşıyaydı. Selin ise hayalini kurduğu “kusursuz düğün” yerine bambaşka bir manşetin parçası olmuştu. Deniz bana defalarca yazdı. Önce öfkeyle. Sonra tehditlerle. Sonra özürlerle. Son mesajı gece üçte geldi: “Meryem, her şeyimi kaybettim. Benim sahip olduğum tek gerçek sendin.” Cevap vermedim. Çünkü bazı cevaplar yazılmaz. Yaşanır. O sabah Emre aradı. Sesi yorgundu ama kararlıydı. “Seninle çalışmak istiyorum,” dedi. “Yılmazlarla bağlantılı tüm hesapları incelemeliyiz.” Pencereden dışarı baktım. Sokakta bir simitçi bağırıyor, bir çocuk çantası açık halde koşuyordu. Hayat devam ediyordu: basit, gürültülü, kusurlu. Gülümsedim. “Bugün sözleşmeyi gönderiyorum.” Telefonu kapattım ve kahveden bir yudum aldım. İhanet bana bir evliliği kaybettirdi. Ama bana yıllardır benden alınmaya çalışılan şeyi geri verdi. Adımı. Ve bunu artık ne bir metres, ne güçlü bir soyadı, ne de korkak bir adam benden geri alamazdı.

