- Benim adım Ceyda. Otuz beş yaşındaydım ve o sabah, kocam Cem’i yıllardır birlikte yaşadığımız ancak hiçbir zaman gerçek anlamda evimiz gibi hissetmediğimiz başka bir ülkede toprağa vermiştim. Cem, geçirdiği ani bir rahatsızlık nedeniyle hayatını kaybetmişti. Ölümünden sonraki günlerde tek başıma hastane işlemleriyle uğraşmış, anlamakta zorlandığım belgeleri imzalamış ve cenaze hazırlıklarını tamamlamıştım. Yanımda ailemden tek bir kişi bile yoktu. Uçağım İstanbul Havalimanı’na indiğinde telefonumu açtım. Ellerim titriyordu. İçimde hâlâ ailemin beni karşılamaya geleceğine dair küçük bir umut vardı. Aile grubuna şu mesajı yazdım: “Uçağım saat 17.00’de iniyor. Beni almaya gelebilecek biri var mı?” Mesajın altında hemen yazıyor işareti belirdi. Bir anlığına içim rahatladı. Fakat kardeşim Levent şöyle cevap verdi: “Bugün çok yoğunuz. Bir taksi çağır.” Birkaç saniye sonra annem Sevim mesaj yazdı: “Bunu daha önceden planlamalıydın. Salı günlerinin herkes için zor olduğunu biliyorsun.” Mesajlara uzun süre baktım. Sanki Cem’in hayatını kaybedeceği günü ben seçmişim gibi konuşuyorlardı. Sanki cenazeyi aile takvimine haftalar öncesinden eklemem gerekiyormuş gibi davranıyorlardı. Tartışmadım. Yalnızca iki kelime yazdım: “Sorun değil.” O sırada bu mesajların yirmi dört saat geçmeden yerel televizyonlarda gösterileceğini bilmiyordum. Bagaj teslim alanında Cem’den kalan eşyalarla dolu iki büyük siyah bavulu aldım. Gömlekleri, ayakkabıları, tıraş çantası ve evlilik yıl dönümümüzde taktığı lacivert kravat bavulların içindeydi. Bavulları taşıma arabasına yerleştirirken tekerleklerden biri sıkıştı. Üstteki bavul yere düştü ve açıldı. Cem’in kıyafetleri havalimanının parlak zeminine dağıldı. İnsanlar yanımdan geçerken dizlerimin üzerine çöktüm ve eşyaları toplamaya başladım. Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırıyordu. Bir havalimanı çalışanı yanıma gelerek yardım etti. Ailem benden yalnızca yarım saat uzaklıkta yaşıyordu. Ama hiçbiri gelmemişti. Bir araç çağırdım ve yağmur camlara vururken arka koltukta sessizce oturdum. Şoför iki kez konuşmaya çalıştı, fakat onu duymamış gibi davrandım. Cem’le birlikte yaşadığımız İstanbul’daki eve vardığımda bütün pencereler karanlıktı. Kapıyı açtığım anda yüzüme buz gibi bir hava çarptı. Bavulları girişte bıraktım ve ışıkları bile yakmadan Cem’in pazar sabahları kahvesini içtiği koltuğa kıvrıldım. Evin sessizliği dayanılmazdı. Fakat içeride çok daha büyük bir sorun başlamıştı.
- Soğuk hava nedeniyle borulardan biri patlamış ve mutfağı su basmıştı. Isıtma sistemi de arızalanmıştı. Elektrik panosunu kontrol etmek için bodruma indiğimde zemin tamamen ıslaktı. Ayağım kaydı ve elektrik akımına kapılarak yere savruldum. Kendime geldiğimde yönümü bulmakta zorlanıyor, yoğun biçimde üşüyordum. Güçlükle üst kata çıktım ve kanepeye yığıldım. Tam o sırada karbonmonoksit alarmı çalmaya başladı. Isıtma sistemi tehlikeli gaz sızdırıyordu. Telefonum birkaç adım ötemdeydi fakat hareket edecek gücüm yoktu. Görüşüm yavaşça kararmaya başlamıştı. Birden ön kapı büyük bir gürültüyle açıldı. “İtfaiye!” Komşum Derya, kapının altından sızan suyu fark etmiş ve alarm sesini duymuştu. Hemen acil yardım ekiplerini aramıştı. Eve giren ekipler beni dışarı çıkardı. Sağlık görevlileri üzerime termal battaniye örttü ve oksijen verdi. Bahçem kısa sürede itfaiye araçları, ambulanslar ve haber ekipleriyle doldu. Bölgede etkili olan şiddetli yağmurla ilgili haber hazırlayan bir televizyon ekibi, kocasını kısa süre önce kaybetmiş bir kadının karbonmonoksit sızıntısı ve elektrik kazasından kurtarıldığını öğrenince olayı canlı yayına taşıdı. Muhabir Selin Varol, ambulansın yanında bana yaklaştı. “Yakınlarda arayabileceğimiz bir aileniz var mı?” diye sordu. Konuşacak gücüm yoktu. Yalnızca sedyenin üzerinde duran telefonumu gösterdim. Ekranda hâlâ aile grubundaki mesajlar açıktı. Selin mesajları okudu. Ardından komşum Derya’ya dönerek Cem’i o gün toprağa verdiğimi ve ailemin yakında yaşayıp yaşamadığını sordu. Derya gözyaşları içinde konuştu: “Ceyda kocasını yalnız başına defnetti. Ailesi yakınlarda yaşıyor ama hiçbiri onu karşılamaya gelmedi. Kapının altındaki suyu görmeseydim bu gece burada tek başına hayatını kaybedebilirdi.” Ertesi sabah televizyonlarda evimin görüntüleri ve aile grubundaki mesajların ekran görüntüleri yayımlandı. Annem, babam Metin ve kardeşim Levent, kahvaltı masasında haberi izlerken donup kaldılar. Ekranda büyük harflerle şu başlık vardı: “Kocasını Toprağa Verdikten Sonra Evine Yalnız Dönen Kadını Komşusu Kurtardı.” Mesajlardaki her kelime ve saat açıkça görünüyordu. Kısa süre içinde ailemin telefonları susmamaya başladı. Tanıdıkları, arkadaşları ve iş çevreleri onların duyarsız tavırlarını sorguluyordu. Öğle saatlerinde ailem hastane odama geldi. Annem elimi tutmaya çalıştı. “Çok şükür hayattasın!” dedi. Elimi geri çektim. Levent ise sağlığımı sormak yerine haber kanalını aramamı istedi. Çalıştığı hukuk bürosunun olumsuz yorumlar aldığını söylüyordu. Babam da insanların evlerini aradığını ve kendilerine kötü sözler söylediğini anlattı. Onlara uzun süre baktım. Hiçbiri ciğerlerimin nasıl olduğunu, elektrik akımının bana zarar verip vermediğini veya kocamı kaybettikten sonra nasıl dayandığımı sormuyordu. Sadece itibarlarını düşünüyorlardı. “Isıtma sisteminin arızalı olduğunu bilmiyordunuz.” dedim sakin bir sesle. “Çünkü gelmediniz.” Annem ağlamaya başladı. “Büyük bir hata yaptık. Ama özel mesajlarımızın televizyonda gösterilmesine nasıl izin verirsin? İnsanların bizim hakkımızda neler söylediğini biliyor musun?” “Dün kocamı toprağa verdim.” dedim. “Sen hâlâ insanların ne düşündüğünü önemsiyorsun.” Levent öfkeyle, “Biz senin aileniz!” diye bağırdı. Başımı iki yana salladım. “Hayır. Aile, kapımdan su aktığını fark edip yardım çağıran kişidir. Aile, ambulansın içinde nefes alamadığımda elimi tutan sağlık görevlisidir. Sizler yalnızca aynı soyadını taşıdığım insanlarsınız.” Sonra kapıyı gösterdim. “Şimdi odamdan çıkın ve bir daha beni aramayın.” İki ay sonra evim tamamen onarıldı. Yeni bir ısıtma sistemi kuruldu, mutfak yeniden yapıldı ve ev sıcak, güvenli bir yere dönüştü. Ailemin numaralarını engelledim, aile grubundan çıktım ve acil durumlarda aranacak kişi olarak Derya’nın adını yazdırdım. Bir cumartesi günü Cem’in kıyafetlerini ihtiyaç sahiplerine bağışlamak için kutulara yerleştirirken Derya bana kahve getirdi. “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu. “Daha iyi.” dedim. “Gerçekten daha iyi.” Yıllarca ailenin insanın mecburen katlandığı bir bağ olduğunu düşünmüştüm. Oysa huzurun, insanları kendisini sevmeye zorlamaktan değil, sevgisizliğin hüküm sürdüğü yerden uzaklaşma cesaretinden doğduğunu anlamıştım. Evin kapısını kapatıp anahtarı çevirdim. O günden sonra içeri yalnızca gerçek sevginin girmesine izin verecektim.

