Kocam İhanetimi Öğrendiği Günden Sonra Bana 18 Yıl Dokunmadı, Ama Doktorun Ortaya Çıkardığı Ameliyat Kaydı Bütün Hayatımı Değiştirdi
“Sağ tübal dış gebelik rüptürü. Acil laparoskopik sağ salpenjektomi.”
Kelimelerin anlamını tam olarak bilmiyordum. Ama dış gebeliğin ne olduğunu anlayacak kadar bilgi sahibiydim.
“Ben… hamile miydim?”
Selçuk başını eğdi.
“Evet.”
“Peki ameliyatta ne yaptılar?”
“Sağ tüpünü almak zorunda kaldılar. Kanaman çok fazlaymış. Doktorlar hayatını kurtarmak için hemen ameliyata almışlar.”
Masaya tutunmasaydım düşebilirdim.
Yıllarca ilaçlardan kaynaklandığını sandığım iç kanama, aslında rahim dışında gelişen bir gebeliğin yol açtığı kanamaymış.
“Bunu neden bana söylemedin?”
Selçuk gözlerime bakamadı.
“Çünkü çocuğun benden olmadığını düşünüyordum.”
Sözleri göğsüme ağır bir taş gibi oturdu.
“Seninle o dönemde artık birlikte değildik,” diye devam etti. “Bora’yla ilişkin vardı. Doktor gebeliğin yaklaşık yedi haftalık olduğunu söylediğinde her şeyi kendimce hesapladım.”
“Peki bana neden yalan söyledin?”
“Önce seni koruduğumu düşündüm. Kendine zarar vermeye çalışmıştın. Bir de bunu öğrenirsen dayanamayacağından korktum.”
“Sonra?”
Uzun süre sustu.
“Sonra sana çok kızgın olduğumu fark ettim. Gerçeği bilmeye hakkın olduğunu biliyordum ama konuşmak istemedim.”
Elimdeki rapor titriyordu.
“Yani benim sağlığımla ilgili bir gerçeği, bana kızdığın için sakladın.”
“Başlangıçta öyle değildi.”
“On sekiz yıl geçti, Selçuk. Başlangıçta ne düşündüğünün artık bir önemi var mı?”
Cevap vermedi.
Raporun diğer sayfalarını çevirdim. Acil ameliyat notları, kan tahlilleri ve patoloji sonucunun bir kopyası vardı. Hastane, ciddi iç kanama nedeniyle acil müdahale gerektiğini kaydetmişti.
Ancak dosyanın altındaki banka dekontları ameliyattan tamamen farklı bir gerçeğe işaret ediyordu.
Birinde Bora’nın adı yazıyordu.
2008 yılında Selçuk’un hesabından Bora’ya 85 bin TL gönderilmişti.
“Bu para ne?”
Selçuk gözlerini kapattı.
“Nermin, onu anlatmadan önce babanın şirketinden söz etmem gerekiyor.”
O anda yıllardır birbirinden ayrı duran olayların aslında birbirine bağlı olabileceğini anladım.
Babamın vefatından sonra aile şirketindeki paylarımdan gelen gelirleri takip etmekte zorlanmıştım. Selçuk, muhasebe işlerinden anladığını söyleyerek yardımcı olmuştu.
Bora’yla tanışmamın sebebi de hesaplarda gördüğüm açıklanamayan ödemelerdi.
Selçuk çekmeceden başka bir dosya çıkardı.
“İnşaat malzemeleri üzerine kurduğum işletme o yıllarda batmak üzereydi. Bankalar kredi vermiyordu. Bazı ödemeleri senin mirasından gelen paralarla karşıladım.”
Bir süre ne söylediğini anlayamadım.
“Benden izin almadan mı?”
Başını salladı.
“Geri koyacağımı düşünüyordum.”
“Ne kadar?”
“İlk hesaplamaya göre 240 bin TL.”
Sandalyeye oturdum.
Demek Bora’nın incelemeye çalıştığı şüpheli işlemler gerçekten varmış.
“Bora bunu öğrendi mi?”
“Evet. Üstelik düşündüğünden daha önce.”
Selçuk’un anlattığına göre Bora, mali müşavir olduğunu söylemesine rağmen bu unvanı kullanmaya yetkili değildi. Çeşitli işletmeler için gayriresmî danışmanlık yapıyor, edindiği bilgileri kendi çıkarına kullanıyordu.
Benimle tanıştıktan sonra hesap belgelerime ulaşmış, Selçuk’un yaptığı izinsiz transferleri tespit etmişti.
Sonrasında bu bilgileri Selçuk’a karşı kullanmıştı.
“Beni aradı,” dedi Selçuk. “Yaptıklarımı sana ve yetkili makamlara anlatacağını söyledi. Susması için para istedi.”
“Sen de ödedin.”
“Evet.”
“Parayı alınca ortadan kayboldu.”
“Bana bir daha size yaklaşmayacağına söz verdi.”
Gülmekle ağlamak arasında kaldım.
Bora beni kullanmıştı. Selçuk ise kendi yaptıklarını gizlemek için onu susturmuştu.
İkisinin arasında kalan bendim.
“Peki neden bana gerçeği anlatmadın?”
“Çünkü seni kaybetmekten korktum.”
“Beni zaten kaybetmiştin, Selçuk. Sadece evden gitmemiştim.”
O gece misafir odasına dönmedim. Bir çanta hazırlayıp oğlum Ozan’ı aradım.
Telefonu açtığında sesimdeki değişikliği hemen fark etti.
“Anne, ne oldu?”
“Seninle konuşmam gerekiyor. Bu gece yanında kalabilir miyim?”
“Tabii ki. Hemen gel.”
Ozan beni kapıda karşıladığında otuz iki yaşındaydı. Ama yüzündeki endişe, çocukluğunda evdeki sessizliği anlamaya çalışan o küçük çocuğu hatırlattı.
Mutfak masasına oturduk.
Ona her şeyi anlatmadım. Babasıyla aramızdaki eski ihanetin ayrıntıları bize aitti. Fakat ameliyatın saklanan gerçeğini ve mirasımla ilgili belgeleri gösterdim.
Ozan uzun süre konuşmadı.
Sonra ellerimi tuttu.
“Anne, neden bunca yıl orada kaldın?”
“Babanı incittim. Cezamın bu olduğunu düşündüm.”
“Bir insan hata yapabilir. Ama bir hatanın cezası ömür boyu sürmemeli.”
Oğlumun karşısında ilk kez kendimi suçlu bir kadın gibi değil, yıllarca kendi hayatından vazgeçmiş biri gibi gördüm.
Ertesi sabah Doktor Aylin’den randevu aldım.
Ameliyat raporunu masasına koyduğumda dikkatle inceledi.
“Nermin Hanım, sağ tüpünüz dış gebeliğe bağlı kanama nedeniyle alınmış. Rapora göre müdahale hayati önem taşıyormuş.”
“Bana bu ameliyatı yapmaları doğru muydu?”
“Belgelere göre tıbbi gerekçe var. Ancak uygulamanın bütün koşullarını değerlendirmek için tam hastane dosyası gerekir. Size sonradan doğru bilgi verilmemiş olması ise ayrı ve ciddi bir mesele.”
“Peki bu gebelik nasıl oldu? Biz yıllarca tüp bebek tedavisi görmüştük.”
“Doğal yolla hamile kalma ihtimali düşük olsa da tamamen ortadan kalkmış olmayabilir. Dondurulmuş embriyolarınızın imha edildiğini söylediniz. O işlemin kayıtlarını da kontrol ettirebilirsiniz.”
Ardından dış gebeliğin rahim dışında geliştiğini, sağlıklı bir doğumla sonuçlanamayacağını açıkladı.
Bu bilgi kaybımın yarattığı üzüntüyü azaltmadı, ama yıllarca bilmediğim bir olayın tıbbi gerçeğini öğrenmemi sağladı.
Kist konusunda da acele karar vermedi. Menopoz sonrası görülen kistlerin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek ek tetkikler ve takip planladı.
Hastaneden çıktığımda ilk kez kendi sağlık belgelerimi kendim takip edeceğime karar verdim.
Sonraki günlerde bir avukatla görüştüm.
Eski ameliyat kayıtlarımı hastaneden resmî yollarla istedik. Belgelerde acil müdahalenin gerekçesi ve yapılan işlem açıkça belirtiliyordu. Eski embriyolarımızın 2007 yılında imha edildiğine ilişkin kayıt da tedavi merkezinin arşivinden doğrulandı.
Fakat mali belgeler çok daha karmaşıktı.
Avukatım, Selçuk’un yaptığı işlemlerin bağımsız bir mali müşavir tarafından incelenmesini önerdi.
“Aradan çok uzun zaman geçmiş,” dedi. “Bazı hukuki taleplerde zamanaşımı veya hak düşürücü süre sorunları olabilir. Önce belgeleri ve mülkiyet durumunu incelememiz gerekiyor.”
Selçuk’un sakladığı dekontlarda, bana ait gelirlerden onun işletmesine aktarılan tutarlar görünüyordu.
Bora’ya yapılan ödeme de belgelenmişti.
Ancak benim bir sorum daha vardı.
Bora neden benimle ilişki kurmuştu? Gerçekten bir şey hissetmiş miydi, yoksa başından beri beni kullanmayı mı planlamıştı?
Avukatım, Selçuk’un dosyasındaki eski bilgilerden hareketle Bora’ya ulaşmak için hukuka uygun yolları araştırdı. Gönderilen resmî ihtara birkaç hafta sonra cevap geldi.
Bora görüşmeyi kabul etmişti.
Artık Bursa’da küçük bir ticaret işletmesi yürütüyordu.
Onu avukatımın ofisinde gördüğümde neredeyse tanıyamadım. Saçları ağarmış, yüzü çökmüştü.
“Nermin,” dedi usulca.
“Bana neden yalan söyledin?”
Başını eğdi.
“Başta hesapları incelemek için yaklaşmıştım.”
“Peki sonra?”
“Sana yakınlaştım. Yanlış yaptım.”
“Beni sevdiğini söylemiştin.”
Bir süre cevap vermedi.
“Bunu söylemeye hakkım yoktu.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım.
“Selçuk’tan para aldın mı?”
“Evet.”
“Ben hastanedeyken mi gittin?”
“Evet.”
“Bir kere bile nasıl olduğumu merak ettin mi?”
Bu kez yüzü kızardı.
“Ettim ama aramaya cesaret edemedim.”
“Hayır, Bora. Cesaret değil, sorumluluk göstermedin.”
Bora, Selçuk’la yaptığı eski yazışmaların bazı kopyalarını avukatıma teslim etti. Bunlar arasında izinsiz para transferlerini bildiğini gösteren mesajlar da vardı.
O belgeler, hem Bora’nın hem Selçuk’un yıllarca sakladığı gerçekleri büyük ölçüde açıklıyordu.
Bora’yı son kez gördüğümde artık ondan bir özür beklemiyordum.
İhtiyacım olan cevapları almıştım.
Selçuk’la boşanma sürecini başlattığımda itiraz etmedi.
Bir akşam konuşmak için geldi.
“Seni hâlâ seviyorum,” dedi.
“Beni sevseydin gerçeği söyleyebilirdin.”
“Özür dilerim.”
“Özrünü duyuyorum. Ama bu, olanları değiştirmiyor.”
Selçuk gözyaşlarını gizlemeye çalıştı.
“Beni affedebilir misin?”
“Belki bir gün sana kızgınlığım geçer. Ama yeniden eşin olamam.”
Başını salladı.
Mali inceleme tamamlandığında, Selçuk izinsiz kullandığı paraların karşılığını güncel değerler üzerinden uzlaşarak ödemeyi kabul etti. Avukatlarımızın hazırladığı anlaşmayla ödeme planı belirlendi. Sahibi olduğu bir taşınmazın satışından elde edilecek gelirin bir bölümü de bu amaçla ayrıldı.
Böylece uzun bir mahkeme mücadelesine girmeden mali uyuşmazlığın önemli kısmını çözdük. Boşanmamız da resmî işlemler tamamlandıktan sonra kesinleşti.
Birkaç ay sonra İzmir’de denize yakın küçük bir eve taşındım.
İlk gece yatağa uzandığımda yan odadan Selçuk’un ayak seslerini duymadım. Bir kapının kapanmasını beklemedim. Birinin bana dokunmamak için kenara çekildiğini görmedim.
Sessizlik hâlâ vardı.
Ama bu kez seçtiğim bir sessizlikti.
Ozan hafta sonları beni ziyaret etmeye başladı. Birlikte yemek pişiriyor, bazen sahilde uzun yürüyüşler yapıyorduk.
Psikolojik destek almaya yeniden başladım. Yıllarca kendime yönelttiğim suçlamaları, kaybettiğim zamanı ve öğrenmekte geciktiğim gerçekleri konuşuyordum.
Bir gün terapistim bana sordu:
“Bunca şeyden sonra kendiniz için ne istiyorsunuz?”
Eskiden olsa bu soruya cevap veremezdim.
O gün ise hiç düşünmeden konuştum.
“Huzur istiyorum. Ama başkasının sessizliğine katlanarak değil.”
Emekliliğimin ilk aylarında kadınlara mesleki eğitim veren bir dernekte gönüllü çalışmaya başladım. Babamın şirketinde öğrendiğim muhasebe ve işletme bilgilerini genç kadınlarla paylaşıyordum.
Bir sabah eski dolabımdan getirdiğim küçük kutuyu açtım. İçinde Selçuk’la evlilik fotoğrafımız, Ozan’ın bebeklik bilekliği ve yıllar önceki tüp bebek tedavisinden kalma bir hastane kartı vardı.
Fotoğrafa uzun uzun baktım.
Selçuk’la güzel günlerimiz olmuştu. Onları inkâr etmek istemiyordum.
Ama güzel anılar, sonrasında yaşanan yanlışları haklı çıkarmıyordu.
Fotoğrafı kutuya geri koydum. Ozan’ın bilekliğini ise çalışma masamın üzerindeki küçük çerçevenin yanına bıraktım.
Çünkü geçmişimin tamamından vazgeçmem gerekmiyordu.
Yalnızca beni yıllarca esir tutan kısmını geride bırakmam yeterliydi.
O öğleden sonra sahile çıktım. Deniz sakindi. Güneş, suyun üzerinde küçük ışıklar oluşturuyordu.
Telefonuma Ozan’dan bir mesaj geldi:
“Anne, pazar günü kahvaltıya geliyorum. Bir isteğin var mı?”
Gülümseyerek cevap yazdım:
“Yalnızca erken gel. Birlikte uzun uzun konuşalım.”
Telefonu çantama koyup yürümeye devam ettim.
Kırk beş yaşında yaptığım büyük bir hatanın bedelini altmış üç yaşıma kadar ödemem gerektiğine inanmıştım. Oysa hiçbir pişmanlık, bir insanın kendi hayatından sonsuza kadar vazgeçmesini gerektirmiyordu.
Selçuk’un beni affetmesi gerekmiyordu. Benim de onun yaptıklarını affetmek zorunda olmadığım gibi.
Yapmam gereken şey, geçmişi değiştirmeye çalışmak değil, kalan yıllarımın sorumluluğunu almaktı.
O gün deniz kenarında yürürken yıllar sonra ilk kez geleceği düşündüm.
Ve uzun zamandır ilk defa, gelecek bana korkutucu değil, yaşanmaya değer görünüyordu.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Diğer Galeriler
-
İstanbul’da sağanak vurdu! Haliç’i çamur kapladı
-
İmamoğlu ile beraber diploması iptal edilen profesör hakkında yeni karar çıktı
-
Cezaevindeki Dedetaş’tan paylaşım
-
Neler oldu böyle
-
Meğer tam bir şifa deposuymuş: Günde 1avuç
-
17 yıl sonra, bir iş insanı eski karısını yol kenarında kavun satarken ve yanında tam da onun bakışlarına sahip genç bir çocukla bulduğunda donup kaldı.
