- On sekiz yıl boyunca, kızımın ikiz kardeşini bir sır olarak saklamanın bir sevgi olduğuna kendimi inandırmıştım. Onu koruduğumu sanıyordum. Ancak on sekizinci doğum gününde kocamın önüne koyduğu ahşap sandık, on yıldır kaçtığım tüm gerçeklerle yüzleşmemi sağladı. Kızım Defne, ikiziyle birlikte dünyaya gelmişti. Adı Rüya’ydı. Rüya, Defne’den on bir dakika sonra doğmuş, altı pound ağırlığında, koyu saçlı bir bebekti. Sol gözünün yanında ağladığında belirginleşen küçük bir çukuru vardı. Ancak doğduktan sadece dokuz gün sonra, Ani Bebek Ölümü Sendromu (SIDS) nedeniyle onu kaybettik. O gün yaşadığımız acıyla baş edemeyen eşim Doruk ve ben, bu konuyu tamamen kapatmaya karar vermiştik. Defne’nin suçluluk hissetmemesi, bu kaybın yükünü taşımaması için ona ikizinden hiç bahsetmeme kararı almıştık. Zamanla ailemizdeki herkes bu sırrı korumak için sessizlik antlaşması yapmıştı. Defne büyüdü; okula gitti, arkadaşlıklar kurdu, ilk aşkını yaşadı, üniversiteye hazırlandı. Her yıl 9 Eylül’de Defne’nin doğum gününü kutlarken, içimde hep Rüya’nın yaşayamadığı yılları düşünür, içten içe yas tutardım. Doruk birkaç kez gerçeği söylememiz gerektiğini dile getirse de, her seferinde korkuyla bu konuşmaları engelledim. Ve sonra Defne on sekiz yaşına girdi. İzmir’deki evimizde büyük bir kutlama yaptık. Eş dost, akrabalar toplandı. Defne’ye ikinci el ama çok sevdiği küçük bir araba hediye ettik. Sevincinden havalara uçuyordu. Her şey çok güzel görünüyordu… Ta ki hediyeler açıldıktan sonra Doruk ayağa kalkıp herkesin sessiz olmasını isteyene kadar.
- “Bugün o gün,” dedi Doruk kararlı bir sesle. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Annem ve kardeşim endişeyle birbirine baktı. Doruk garaja yöneldi ve elinde koyu renkli, el yapımı eski bir ahşap sandıkla döndü. Sandığı bahçe masasına, Defne’nin önüne koydu. Defne şaşkınlıkla kapağına dokundu: “Baba, bu ne?” Doruk masaya oturdu ve hayatımızı değiştirecek o cümleleri kurdu: “Yalnız doğmadın, Defne. Senin bir ikiz kardeşin vardı. Adı Rüya’ydı.” Bahçede devasa bir sessizlik oldu. Defne donup kaldı. “O, sen doğduktan dokuz gün sonra vefat etti” dedi Doruk sesi titreyerek. Defne’nin gözlerindeki şaşkınlık yavaş yavaş büyük bir öfkeye ve ihanet duygusuna dönüştü. Masadaki herkese tek tek baktı: “Herkes biliyor muydu? Annem, anneannem, teyzem… Herkes bu yalanı bana söyledi mi?” Hülya olarak sessizliğimi bozamadım. “Seni korumaya çalışıyorduk, kızım” diyebildim sadece. Defne acı bir gülümsemeyle sandığı açtı. İçinde hastane bileklikleri, bebek şapkaları, birlikte çekilmiş fotoğraflar ve her yıl için yazılmış mektuplar vardı. Doruk’un her doğum gününde Rüya için yazdığı mektupları okuyunca Defne daha da sarsıldı. “Bana bu yalanı on sekiz yıl boyunca nasıl söyleyebilirsiniz?” diye bağırdı ve çantাকে alıp evi terk etti. O gece teyzesinin evinde kaldı. Evde kalan ahşap sandık ve geride bıraktığı sorularla baş başa kaldık.Defne iki gün sonra eve geri döndü. Az konuşuyor, odasına kapandığı saatler boyunca babasının yazdığı mektupları tek tek okuyordu. Mektuplarda ebeveynlerinin korkularını, yaşadıkları suçluluk duygusunu ve onu koruma çabalarını görüyordu. Dördüncü günün akşamı mutfağa geldiğinde elinde on ikinci yaş için yazılmış zarf vardı. Gözleri hafifçe kızarmıştı ama yüzünde derin bir dinginlik vardı. Masaya oturdu ve hayatım boyunca duymaktan en çok korktuğum ama bir o kadar da duymaya ihtiyacım olan o cümleleri kurdu: “Yaşadığım için kendimi suçlu hissetmiyorum. Ama Rüya’nın öldüğü için üzgünüm. Asıl öfkem, benim neyi kaldırıp kaldıramayacağıma siz karar verdiğiniz için.” Haklıydı. Onu koruma bahçesiyle gerçeği ondan saklamış, hislerini ellerinden almıştık. O günden sonra aramızda yepyeni bir şeffaflık dönemi başladı. Defne, ikiz kardeşinin mezarını ziyaret etmek istediğini söyledi. Bir Cumartesi sabahı, üçümüz birlikte mezarlığa gittik. Rüya’nın küçük mezar taşında “Rüya W., Sevgili Kızımız” yazıyordu. Defne, birinci yaş gününde yazılmış mektubun bir kopyasını çiçeklerin altına bıraktı. Arkasına kendi el yazısıyla bir not iliştirmişti, ne yazdığını sormadım; o ikisinin arasındaydı. Eve dönerken ahşap sandık arabanın arka koltuğunda, Defne’nin yanındaydı. Onu artık saklamıyor, odasının en güzel köşesinde serpiştirilmiş fotoğraflarla yaşatıyordu. On sekiz yıl boyunca sessizliğin bizi koruyacağına inanmıştım. Oysa sessizlik sadece acıyı ertelemiş ve güven sarsmıştı. Şimdi ise evimizin duvarındaki hastane fotoğraflarında iki bebek var. İki kızımız var. Onları seviyoruz, adlarını yüksek sesle söylüyoruz ve Rüya’nın bu evde her zaman var olduğunu kabul ediyoruz. Hayat bazen en acı gerçeklerle bile yüzleştiğimizde iyileşmeye başlar; biz de tam olarak bunu yaptık.

