- “Bu işaretin kimde olduğunu sen de biliyorsun… Ve eğer düşündüğüm şey doğruysa, bu bebeğin babası ben değilim.” Atakan’ın sesi hastane odasının içinde yankılanırken kollarımdaki bebeği biraz daha sıkı tuttum. Beril ağlamaktan konuşamıyordu. Hemşirelerden biri ne olduğunu anlamaya çalışarak bize bakarken doktor bebeğin battaniyesini yeniden kapattı. “Lütfen sakin olun,” dedi. “Yeni doğum yapmış bir anne ve yeni doğmuş bir bebek var burada. Tartışmayı dışarıda sürdürmeniz daha doğru olur.” Ama kimsenin sakinleşecek hali yoktu. Çünkü bebeğin sağ kürek kemiğinin hemen altında koyu kahverengi, yarım ayı andıran belirgin bir doğum lekesi vardı. Ve ben o lekeyi çocukluğumdan beri tanıyordum. Babamızda vardı. Atakan’da yoktu. Bende de yoktu. Ama babamızın erkek kardeşi olan amcam Cevahir’de aynı leke, neredeyse aynı yerde bulunuyordu. Üstelik Cevahir, yıllar önce ailemizden uzaklaştırılmıştı. Sebebini bize hiçbir zaman açıkça anlatmamışlardı. Çocukken yalnızca büyüklerin fısıldaşmalarından parçalar duymuştuk. “Bir daha bu eve girmeyecek.” “Yaptığı affedilecek gibi değil.” “Atakan’ın yanında adını bile anmayın.” Ama o güne kadar hiç kimse bize ne yaptığını söylememişti. Atakan bebeğin sırtındaki lekeyi görür görmez Cevahir’i hatırlamıştı. Ben de hatırlamıştım. Beril ise belli ki hiçbir şey anlamıyordu. Atakan odadan çıkarken kapının önünde durdu. “Beril,” dedi dişlerini sıkarak, “bana doğruyu söyle. Cevahir’le görüştün mü?” Beril’in yüzündeki ifade değişti. O an her şeyden çok bu değişim beni korkuttu. Çünkü suçsuz birinin yüzünde görmeyi beklediğim öfke ya da şaşkınlık yoktu. Onun yerine korku vardı. “Ne saçmalıyorsun sen?” dedi. Atakan bir adım yaklaştı. “Onu tanıyor musun?” Beril hemen cevap vermedi. İşte o sessizlik, odadaki herkesten daha yüksek konuştu. Atakan’ın gözleri doldu. “Tanıyorsun.” Beril başını iki yana salladı. “Sandığın gibi değil.” Bu cümleyi duyduğum anda mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Çünkü insanlar genellikle her şey tam da sandığınız gibi olduğunda, “Sandığın gibi değil,” derler. “Atakan,” dedim, “önce bebeğin durumunu düşünelim. Doğum lekesi tek başına hiçbir şeyi kanıtlamaz.” Atakan bana baktı. “Bunu ben de biliyorum.” Sonra Beril’e döndü. “Ama onun yüzündeki ifade yeterince şey kanıtlıyor.” Beril sandalyesine çöktü. Ellerini yüzüne kapattı. Sonunda ağlamaya başladı. “Cevahir’le görüştüm.” Atakan sanki duyduğu şeyin ağırlığıyla geriye sendeledi. “Ne zaman?” “Yaklaşık bir yıl önce.” Atakan’ın sesi çatladı. “Bebek tedavilerine başlamadan önce mi?” Beril başını eğdi. “Evet.” Odanın içi buz gibi olmuştu. Beril nefesini toparlamaya çalıştı. “Bana seninle ilgili bir şey söylemişti.” Atakan kaşlarını çattı. “Ne söylemişti?” “Senin aslında çocuk sahibi olamayabileceğini.” Bu kez ben araya girdim. “Ne demek bu?” Beril gözlerini bana kaldırdı. “Cevahir, yıllar önce Atakan’ın geçirdiği bir hastalık yüzünden bunun mümkün olmadığını söyledi. Bana, ailenizin bunu ondan sakladığını anlattı.” Atakan’ın yüzündeki öfke kısa süreliğine yerini şaşkınlığa bıraktı
- “Benim böyle bir hastalık geçirdiğimi kim söyledi?” “Amcan.” Atakan acı acı güldü. “Ve sen ona inandın.” “Çünkü ayrıntıları biliyordu!” diye bağırdı Beril. “Çocukken geçirdiğin ameliyatı, hastaneyi, doktorun adını…” Ben donup kalmıştım. Atakan gerçekten de küçükken uzun süre hastanede yatmıştı. Ama bize bunun basit bir enfeksiyon olduğu söylenmişti. Beril devam etti. “Sonra bana bir teklif yaptı.” Atakan’ın yüzü yeniden gerildi. “Ne teklifi?” Beril konuşmakta zorlandı. “Dedi ki… Eğer sizin tedaviniz başarısız olursa, yardımcı olabileceğini söyledi.” Atakan duvara yaslandı. “Nasıl yardımcı olacağını söyledi?” Beril cevap vermedi. Atakan bağırdı. “NASIL?” Bebek korkup ağlamaya başladı. Onu sakinleştirmeye çalışırken Beril de hıçkırıyordu. “Biyolojik örnek verebileceğini söyledi.” Ben bir an ne demek istediğini anlayamadım. Sonra kanım çekildi. “Beril… embriyo işleminde kullanılan örnek…” Beril başını kaldırdı. “Ben değiştirmedim.” Atakan hemen karşılık verdi. “Peki kim değiştirdi?” Beril titreyen elleriyle çantasını açtı. Telefonunu çıkardı. “Cevahir.” Atakan telefonu elinden çekip aldı. Mesajlar vardı. Aylar süren yazışmalar. Cevahir’in klinikte çalışan bir tanıdığından söz ettiği mesajlar. “Kimse anlamaz.” “Sonuçta aileden biri.” “Bebek yine sizin olacak.” Atakan okudukça elleri titremeye başladı. Ama en korkunç mesaj en alttaydı. Beril’in gönderdiği tek bir cümleydi: “Bunu yap. Atakan asla öğrenmemeli.” O an kardeşimin yüzündeki ifadeyi hayatım boyunca unutamayacağım. Öfke değildi artık. Yıkımdı. “Sen buna izin verdin.” Beril hızla ayağa kalktı. “Ben çaresizdim!” Atakan ona baktı. “Hayır. Çaresiz değildin. Bana yalan söyledin.” Beril ağlayarak yaklaştı. “Seni kaybetmekten korkuyordum.” “Bu yüzden benden çocuk sahibi olmak yerine, bana ait olmayan bir çocuğu benimmiş gibi göstermeye karar verdin?” Beril cevap veremedi. Sonunda hastane yönetimi ve polis çağrıldı. Çünkü konu artık yalnızca bir aile sırrı değildi. Eğer anlatılanlar doğruysa klinikte yasa dışı bir işlem yapılmıştı. DNA testleri istendi. Cevahir’e ulaşıldı. İki gün sonra sonuçlar geldi. Bebek, Atakan’ın biyolojik kızı değildi. Cevahir’in biyolojik kızıydı. Ama daha büyük bir sürpriz bizi bekliyordu. Doktor sonuçlara bakarken kaşlarını çattı. “Atakan Bey, sizin örneğiniz de incelendi.” Atakan başını kaldırdı. “Evet?” “Size geçmişte söylenenlerin aksine, çocuk sahibi olmanıza engel bir durum görünmüyor.” Odadaki herkes sustu. Yani bütün bu felaket… Bir yalan üzerine kurulmuştu. Cevahir yıllar önce aileyle yaşadığı husumetin intikamını almak için Atakan hakkında yalan söylemiş, Beril’in korkularını kullanmış ve kendi biyolojik çocuğunu kardeşimin hayatına yerleştirmişti. Beril boşanma süreci başlamadan önce son kez Atakan’la konuşmak istedi. “Bebeğin hiçbir suçu yok,” dedi. Atakan uzun süre sustu. Sonra benim kucağımdaki küçük kıza baktı. “Biliyorum.” Bunu söylediğinde gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Onu reddettiğim için hayatım boyunca pişman olacağım.” Yanına yaklaştım. “Şimdi ne yapacaksın?” Atakan bebeğin minik eline dokundu. “Bilmiyorum.” Bir süre sonra Beril hakkındaki soruşturma devam ederken, bebeğin geçici velayetiyle ilgili karar alınması gerekti. Cevahir hakkında da resmi işlem başlatılmıştı. Kimsenin o küçük kızın hayatına girmesine izin verilmiyordu. Atakan günlerce hastaneye geldi. Her gelişinde kapıda birkaç saniye durup bebeğe baktı. İlk gün kucağına alamadı. İkinci gün elini tuttu. Üçüncü gün onu besledi. Dördüncü gün uyuturken saatlerce başında oturdu. Bir hafta sonra bana dönüp şöyle dedi: “Onun biyolojik babası değilim.” Başımı salladım. Atakan bebeğin yüzüne baktı. “Ama onu ilk gördüğüm günden beri hayatımın bir parçası sanıyordum. Birkaç saniyelik öfkem bunu değiştirmemeli.” Aylar süren hukuki süreç sonunda Beril çocuğun bakımına tek başına devam edemeyeceğini kabul etti. Cevahir’in ise zaten velayet hakkı yoktu. Atakan bebeği evlat edinmek için başvurdu. İnsanlar ona neden bunu yaptığını sordular. Cevabı hep aynıydı. “Babalık DNA testiyle başlamaz.” Bir yıl sonra küçük Lina, Atakan’ın kucağında ilk doğum günündeki mumunu üflemeye çalışıyordu. Ben onları izlerken hastane odasındaki o korkunç günü hatırladım. Bir zamanlar bebeğin sırtındaki küçücük bir işaret, ailemizi paramparça etmişti. Ama sonunda aynı işaret bize başka bir şeyi öğretmişti: İnsan bazen gerçeği öğrenince kaybettiğini düşünür. Oysa asıl gerçek, kimin kanından geldiğimiz değil, zor anlarda kimin yanında kalmayı seçtiğimizdir. Atakan o gün bir kardeşini, eşini ve bildiğini sandığı geçmişini kaybetmişti. Ama kucağında uyuyan küçük kıza her baktığında şunu söylüyordu: “Sen benim hayatıma yanlış bir yoldan geldin belki… ama seni sevmek benim verdiğim en doğru karar oldu.” Ve sanırım bütün yaşananların ardından ailemizde ilk kez herkes aynı şeyi anlamıştı: Bir çocuğu aile yapan, dünyaya nasıl geldiği değil, dünyaya geldikten sonra onu kimin bırakmadığıdır.

