- Zifiri karanlık yatak odamda sadece dijital saatin soğuk, mavi rakamları parlıyordu. Telefonumun zil sesi ikinci kez çalmaya başladığında uzanıp ekrana baktım; arayan sekiz yaşındaki torunum Elif’ti. Rahmetli eşim Merve, hayattayken ona dedelerin sık sık aranması gerektiğini tembihlemişti ve bu tatlı kız çocuğu da her pazar günü beni aksatmadan arayıp halimi hatırımı sorardı. Arama tuşuna basıp telefonu kulağıma götürdüğümde, daha konuşamadan hırıltılı, garip nefes alıp verişini duydum. “Dede?” diye fısıldadı, sesi kağıt kadar inceydi. “Vücudum çok yanıyor…” Apar topar yataktan fırlarken okuma gözlüğümü komodinden aşağı düşürdüm. “Elif, tatlım şu an neredesin?” diye sordum. “Evdeyim,” diye yanıt verdi zayıfça. “Annen nerede? Babam nerede?” diye sorduğumda gelen uzun sessizlik, vereceği her türlü panik dolu cevaptan çok daha fazla içimi ürpertti. “Gittiler…” dedi sonunda. Oğlum Burak ve gelinim Seda, hafta boyunca tüm aileye, Elif’in on yaşındaki ağabeyi Yiğit’in doğum gününü kutlamak için Antalya’ya gideceklerini anlatmışlardı. Güya Elif hafif soğuk algınlığı geçirdiği için Bursa’daki teyzesinin evinde iki gün dinlenecekti. Resmi hikaye buydu. Ama Elif, teyzesinin yanında değil, gece yarısı o karanlık evde tek başına yatıyordu.
- Hemen kot pantolonumu giyip arabanın anahtarını kaptım. Ankara’daki evlerine giden yola koyulduğumda saat 02:06’ydı. Yan koltukta sanki rahmetli eşim Merve oturuyormuş gibi kendi kendime fısıldıyordum. Garaj yolu bomboştu. Verandadaki sahte kayanın içinden yedek anahtarı alıp kapıyı açtım. İçeri girdiğimde genzimi yakan ağır, kimyasal bir ilaç kokusu duydu. Salonda, pembe pijamalarıyla yerde büzülmüş yatan Elif’i buldum. Tenı alev alev yanıyordu, ateşi tehlikeli derecede yüksekti. Hemen 112’yi aradım ve kızımı kucağıma aldım. O sırada mutfak tezgâhının üzerinde duran turuncu bir ilaç şişesi dikkatimi çekti. Şişedeki ağır yatıştırıcı bir çocuğa asla verilemezdi. Yanında Burak’ın el yazısıyla yazılmış bir not duruyordu: “Baba, sakın abartma. Elif ateşi çıkınca yine drama yapıyor. Yiğit’in doğum gününü mahvetmesin diye ona ağır bir uyku ilacı verdik. Pazar akşamı döneceğiz, kimseden yardım isteme. Ve bu gece dolap hakkında ne söylerse söylesin sakın inanma.” Okuduklarım karşısında kanım dondu. Tam o sırada, koridordaki kilitli dolabın içinden hafif bir tıkırtı geldi. Elif titreyen elleriyle ceketimi tuttu: “Dede, lütfen açma…” dedi. Ancak metal kapı kolu içeriden yavaşça dönmeye başladı!Kapıyı yavaşça açtığımda, dolabın karanlığında dizlerini göğsüne çekmiş oturan torunum Yiğit’i gördüm! On yaşındaki çocuk, tek ayakkabısı eksik halde ve elinde şarjı bitmiş bir tabletle tir tir titriyordu. Babası Burak, yalan söylediğini iddia ederek onu saatlerce bu daracık dolaba hapsetmişti. Yiğit gözyaşları içinde gerçeği itiraf etti: “Dede, anne ve babam Elif’e o ağır ilacı içirip kaçmaya hazırlanırken onları tabletimle gizlice kaydettim. Babam bu videoyu birine gösterirsem bizi çocuk esirgeme kurumuna verdireceğini söyleyerek beni buraya kilitledi.” Oğlum Burak sadece sorumsuz bir baba değil, kendi evlatlarını tehlikeye atıp gerçeği gizlemek için onları tehdit eden vicdansız birine dönüşmüştü. Yiğit fısıldayarak devam etti: “Dede, babamlar dönmeden önce yatak odasındaki gizli kasadaki belgeleri de almalıyız.” Tam o sırada sağlık ekipleri ve polis araçlarının kırmızı mavi ışıkları evin pencerelerini aydınlattı. Sağlık görevlileri yüksek ateşten kendinden geçmek üzere olan Elif’e hemen müdahale ederek onu hastaneye yetiştirdi. Polis ekipleri evde detaylı inceleme yaparken, Yiğit’in bahsettiği kasada Burak ve Seda’nın çocukların adına kalan mirası kendi üzerlerine geçirmek için hazırladıkları sahte evraklar bulundu. Tabletteki video kaydı da tüm acı gerçeği tek tek belgeliyordu. Antalya’daki lüks bir otelde eğlenirken polis baskınıyla gözaltına alınan Burak ve Seda, çocukları kasten hayati tehlikeye atmak, ağır ilaçla zehirlemeye çalışmak, hürriyetten yoksun bırakmak ve çocuk istismarından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Aylar süren mahkeme süreci sonunda iki torunumun da velayetini resmi olarak üzerime aldım. Elif hastanedeki tedavisinin ardından kısa sürede eski sağlığına ve neşesine kavuştu; Yiğit ise yaşadığı travmayı sevgi dolu yuvamızda zamanla aşmayı başardı. Artık evimizde korku ve karanlık yoktu; merhum eşim Merve’nin anısına yakışır şekilde, çocukların gülücükleriyle dolu, güvenli ve huzurlu bir yaşam kurduk.

