- Mahkemede Hakim Mesut Bey’e anlattığım bir hikaye vardı. Anlattıklarım tamamen doğruydu ama gerçeğin tamamı değildi. Asıl gerçek çok daha karmaşık, anlatması zor ve mahkeme salonu sessizliğe bürünmeden önceki üç hafta boyunca anlayabilmek için çabaladığım şeydi. Benim adım Kerem. Yirmi dokuz yaşındaydım, bekardım ve Bursa’da üç odalı müstakil bir evde yalnız yaşıyordum. Elektrik ustası olarak çalışıyordum. Gelirim iyiydi; zengin değildim ama düzenli bir işim vardı. Kendime bir çiftlik evi alabilmek amacıyla dört yıldır biriktirdiğim 350 bin liralık birikimim vardı. Sonra o fotoğrafı gördüm. İl Sosyal Hizmetler’in acil yuva arayanlar listesinde yayımlanmıştı. Bir bankın üzerinde yan yana oturmuş beş çocuk duruyordu. En büyükleri yedi yaşındaydı, hemen yanında beş yaşında bir kız çocuğu, onun yanında dört yaşında bir erkek, iki yaşında bir bücür ve henüz on sekiz aylık küçücük bir bebek. Yüzlerinden ziyade oturuş biçimleri aklıma kazındı. Yedi yaşındaki ağabey, bir kolunu kız kardeşine sarmıştı; kız kardeş diğerine sarılmıştı. Kendilerini korumak istercesine birbirlerine kenetlenmişlerdi.
- Anneleri ani bir rahatsızlık sonucu hayatını kaybetmişti. Yedi yaşındaki Mert acil servisi arayan kişiydi. Akrabaları yoktu ve kurumun planı beş kardeşi üç farklı şehre, üç ayrı aileye bölüştürmekti. Sosyal hizmet uzmanı Derya Hanım’ı aradığımda, “Beş çocuğa birden bakabilecek tek bir ev bulamadık,” dedi. “Peki öyle biri çıksa?” diye sordum. “Kabul edilirdi,” dedi. Kararın çıkmasına sadece dokuz gün vardı. O öğleden sonra kereste satın aldım. Birikimimi harcamayı, arka bahçedeki atölyeyi çocuk odasına dönüştürmeyi kafama koydum. İki adet sağlam ranza inşa ettim. Beş ayrı araba koltuğu aldım. Ablam Deniz beni arayıp “Bu yaptığın delilik ama yanlış değil. Onları bir arada tutabilecek tek kişi sensin,” diyerek arkamda durdu. Dokuz gün boyunca aralıksız çalıştım. Eve gelen inceleme uzmanı Gül Hanım ranzaları görünce şaşırdı. Mahkeme günü geldiğinde salonda buz gibi bir hava vardı. Savcı, bekar olmamı, hiç çocuk büyütmediğimi ve riskleri uzun uzun anlattı. Ardından Yargıç Mesut Bey bana doğru eğildi. Yıllarca insanların samimiyetini ölçmüş o tecrübeli gözleriyle doğrudan gözlerimin içine baktı: “Bu çocukları almak istemendeki gerçek sebep ne Kerem? Onlara bakabileceğinden nasıl bu kadar eminsin?” Arkamda duran beş küçük çocuğa baktım. Mert, beş yaşındaki kardeşinin elini sımsıkı tutmuş, umutla bana bakıyordu. Derin bir nefes aldım ve…Gözlerimi hakimden ayırmadan konuşmaya başladım. “Sayın Hakimim,” dedim. “Kendi çocukluğumda ablamın nasıl küçük yaşta ebeveyn olmak zorunda kaldığını gördüm. Şuradaki yedi yaşındaki Mert, üç haftadır kardeşlerini bir arada tutmak için çırpınıyor. Ben geçmişi değiştiremem, mükemmel bir baba olacağıma dair söz de veremem. Ama onlara Mert’in çocukluğunu yaşayabileceği, artık yetişkin olmak zorunda kalmayacağı güvenli bir yuva verebilirim. Onlar zaten annelerini kaybetti, bir de birbirlerini kaybetmesinler.” Mahkeme salonunda derin bir sessizlik oldu. Hakim Mesut Bey önündeki evrakları inceledi, ardından kararı açıkladı: “Geçici koruyucu aile başvurusunu onaylıyorum.” O gün beş çocuğu da arabama bindirip eve getirdim. Mert eve girdiğinde uzun uzun odasına, inşa ettiğim ranzalara baktı. “Bunu bizim için mi yaptın?” diye sordu. “Evet,” dedim. Yere baktı ve fısıldadı: “Ben çok yoruldum Kerem Ağabey. Uykusuzluk değil… Kardeşlerime bakmaktan yoruldum.” “Artık ben varım Mert,” dedim. “Sen sadece çocuk olacaksın.” İlk aylar büyük bir karmaşa ve yoğun bir emekle geçti. Her birinin dilini çözmek zaman aldı. Aslı duygularını resim çizerek anlatıyordu. Cem zaman geçişlerinden korktuğu için her şeyi önceden haber vermemi istiyordu. Damla sınırları test ediyordu, küçük Nisa ise sadece kucak istiyordu. Ablam Deniz her hafta sonu gelip yemek yaptı, çocuklara teyzelik etti. Altı ay sonra aynı mahkeme salonunda bu kez resmi evlat edinme belgelerini imzaladık. Hakim Mesut Bey cübbesiyle yanımıza gelip çocuklarla tek tek ilgilendi. O sabah hayatımdaki en resmi ve en anlamlı imzayı attım. Zaman su gibi aktı. Bir yılın sonunda mutfakta kocaman bir çikolatalı pasta kestik. Birikimim tükenmişti, hayalimdeki çiftlik arazisinden vazgeçmiştim ama masanın etrafında bana “Baba” diye sarılan beş melek vardı. Mert o akşam gözlerimin içine bakarak, “İyi ki vazgeçmedin baba, bizi sen birleştirdin,” dedi. Herkes bana yaptığım şeyin imkansız olduğunu söylemişti. İmkansız değildi; sadece çok zor ve büyük bir sorumluluk isteyen bir yoldu. Ama o masadaki kahkahaları duyduğumda, ödediğim her bir kuruşun ve döktüğüm her damla alın terinin sonuna kadar değdiğini biliyordum. Biz artık ayrılması imkansız, kocaman bir aileydik.

