- Emekli olduğumu ve bir süre yanlarında kalmak istediğimi söylediğimde oğlumdan sadece küçük bir oda rica etmiştim. Ancak gelinim Pınar’ın beni “işe yaramaz bir parazit” olarak nitelendireceğini hiç tahmin etmemiştim. Çatalını masaya bırakıp gözlerimin içine baktı: “Burada kalacaksan ayda yirmi bin lira kira ödeyeceksin. Evi temizleyecek, bahçeyi biçecek ve çocukları okula götürüp getireceksin. Bizim tufeyliye ayıracak bütçemiz yok.” Oğlum Emre’ye döndüm. Yüzüme bakamadı, tabağına bakıp başını salladı. Beni en çok yaralayan da oğlumun bu sessizliği oldu. Benim adım Hulusi. Altmış yaşındayım ve kırk yıl boyunca aralıksız çalıştım. Eski bir kamyonet sürdüğüm ve mütevazı giyindiğim için oğlum benim zengin olmadığımı sanıyordu. Zamanında küçük bir bakkal dükkânım olduğunu biliyordu ama sonrasında ne olduğunu hiç sormamıştı. Ben de ona hiç anlatmamıştım; kendi ayakları üzerinde dursun istemiştim.
- Gelinimin koşullarını kabul ettim. Üç gün sonra evin en küçük odasına taşındım. Pınar kapıma bir görev listesi astı: Sabah beşte kalkılacak, ev temizlenecek, bahçe bakımı yapılacak, çocuklar taşınacak. Tüm bu ezilmelere rağmen torunlarım Arda ve Zeynep’in sevgisi bana güç veriyordu. Onlar için annemin tarifiyle elmalı turta pişirdiğimde, Pınar turtayı gözümün önünde çöpe attı. Komşumuz Hatice Hanım ise o turtanın tadını bildiğinden bana bahçe daveti için turta yapmam karşılığında para teklif etti. Gelinimin değersiz gördüğü şey, başkaları için kıymetliydi. Asıl kırılma noktası bir yağmur akşamı yaşandı. İstanbul trafiğindeki kaza yüzünden çocukları okuldan eve biraz geç getirdim. Fırtınada kapıdan içeri biraz su girmişti. Pınar bunu görünce öfkeyle beni kapının dışına attı ve kapıyı üzerime kilitledi. Oğlum Emre yine gıkını çıkarmadı. O dondurucu yağmurda balkonda sabahlamak zorunda kaldım. Gece yarısı torunum Arda pencereden bana battaniyesini fırlattı. O küçük sevgi gösterisi, arkamdaki buz gibi evden daha çok ısıttı beni. Ertesi sabah defterimi açtım. Pınar’ın bana yaptırdığı ağır işlerin bedeli, benden istediği kiranın iki katından fazlaydı. Tezgâha yirmi bin lira koydum ve defterdeki hesabı gösterdim: “Kiranı ödedim ama emeğimin karşılığını düşünce bu ev bana hâlâ borçlu. Bugünden itibaren sizin için çalışmayı bırakıyorum.” O öğleden sonra telefonuma bir e-posta geldi: AKSOY HOLDİNG – BİRLEŞME VE GURUR GECESİ. Katılımınız rica olunur: Hulusi Aksoy, Kurucu ve Yönetim Kurulu Başkanı. Hemen avukatımı aradım. “Her şey hazır mı?” diye sordum. “Oğlunuzun evinin tam karşısındaki satılık konak dün tescillendi Hulusi Bey, artık sizin,” dedi. Cumartesi gecesi gerçekler ortaya çıkacaktı…Cumartesi akşamı üzerime dikim koyu gri takım elbisemi giyip aşağı indiğimde Pınar alayla gülümsedi: “Nihayet bir iş bulabildin herhalde?” Sadece gülümsedim: “Öyle de denilebilir.” İstanbul’un en lüks otelinin balo salonu, şirketimizin tarihindeki en büyük birleşmeyi kutlayan iş insanları ve yatırımcılarla doluydu. Kırk yıl önce küçük bir mahalle bakkalından temellerini attığım holdingin devasa galasıydı bu. Oğlum Emre de holdinge bağlı alt şirketlerden birinde alt düzey yönetici olarak çalıştığı için eşiyle birlikte davetliler arasındaydı. Salonda şirket tarihçesini anlatan dev ekran yayını başladığında kimse beni fark etmemişti. Ekranda önce kırk yıl önceki küçük bakkal dükkânımın siyah-beyaz fotoğrafı belirdi. Ardından ekranda adım ve unvanım dev harflerle yazıldı: HULUSİ AKSOY — KURUCU VE YÖNETİM KURULU BAŞKANI. Pınar’ın yüzündeki alaycı gülümseme bir anda donup kaldı. Holdingin üst düzey yöneticileri ko koşarak yanıma geldi: “Başkanım, geleceğinizden şüphe duymuştuk, hoş geldiniz!” Emre gözlerine inanamayarak bana bakıyordu. Bölüm müdürü Emre’ye dönüp: “Sen Hulusi Aksoy’un oğlu musun?!” diye sordu. Onları tüm sosyetenin önünde rezil edebilirdim ama yapmadım. Mikrofonu alıp sadece şunu söyledim: “Liderlik, unvandan önce karakter gerektirir. Kendi babasının öz evinde bir hizmetçi gibi ezilmesine göz yuman bir insanın, hayatta öğrenmesi gereken çok şey vardır.” Galadan ayrıldım. Emre ve Pınar eve döndüklerinde, nakliye araçları benim eşyalarımı tam karşılarındaki görkemli konağa taşıyordu. Pınar kekeleyerek, “Burayı siz mi aldınız?” dedi. Emre gözyaşları içinde yalvarmaya başladı: “Baba özür dilerim, lütfen eve dön, her şeyi düzeltebiliriz.” Ancak bu özürlerin sevgiden değil, kaybettiıkları servet ve güçten kaynaklandığını biliyordum. “Eve dönmüyorum,” dedim soğukkanlılıkla. “Siz değişebilirsiniz ama bu yapılanları değiştirmez.” O sırada torunum Arda pijamalarıyla karşı sokağa koştu: “Dede, uzaklara mı gidiyorsun?” Eğilip ona sarıldım: “Hayır fitbolcu, tam karşı sokağındayım. Ne zaman istersen gelebilirsin.” Ertesi hafta avukatım aracılığıyla, geçmişte Emre’nin eğitimi ve ev alımı için verdiğim borçların karşılığı olarak her ay bir çocuk hayır kurumuna düzenli bağış yapmasını şart koştum. Artık karşımdaki konakta, torunlarımın neşeyle koşuşturduğu, bahçesinde dostlarımı ağırladığım huzurlu bir hayatım var. Kendime hiç kimsenin üzerime kapıyı kilitleyemeyeceği bir yuva kurdum. Hayattaki en büyük intikam, başkalarının pişmanlıklarının sizin hayatınızı yönetmesine asla izin vermemektir.

