- Kadının çığlığıyla havuzun etrafındaki herkes dönüp bize baktı. Ben ise ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Lal’in yanında duran adam sakin görünüyordu. Üzerinde tesis çalışanlarının giydiği lacivert bir gömlek vardı. Elinde bir tablet taşıyordu ve yüzündeki ifade son derece ciddiydi. Kadın adama bakıp: “Bunu nasıl yaparsınız? Ben hiçbir şey yapmadım!” diye bağırdı. Adam hiç sesini yükseltmeden: “Hanımefendi, lütfen sakin olun. Size burada kimse saldırmıyor. Ancak tesis kurallarımızı ihlal ettiğiniz için sizinle konuşmam gerekiyor,” dedi. Ben şaşkınlıkla Lal’e baktım. “Kızım, sen bu amcayı nereden buldun?” diye sordum. Lal dudaklarını büzüp: “Tuvalete giderken resepsiyondaki abiye söyledim,” dedi. O anda anladım. Lal gerçekten tuvalete gitmişti. Ama orada yaşlı bir kadının herkesin içinde aşağılandığını anlatıp yardım istemeyi de ihmal etmemişti. Tesis görevlisi bana dönerek: “Hanımefendi, öncelikle sizden özür dilemek istiyorum. Torununuz yaşananları bize anlattı. Güvenlik kameralarından da olayın tamamını izledik,” dedi. Kadın hemen araya girdi: “Ben sadece fikrimi söyledim!” Görevli başını salladı. “Fikir belirtmekle bir misafire hakaret etmek arasında büyük bir fark var. Özellikle bir kişinin yaşı ve bedeni üzerinden aşağılanması tesisimizin kabul ettiği bir davranış değil.” Kadının yüzündeki kendinden emin ifade yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Etrafımızdaki insanlar artık ona bakıyordu. Biraz önce beni küçümseyerek gülen kadın, şimdi başını eğmişti. Ama ben hâlâ kendimi kötü hissediyordum. Görevli kadına tesisten ayrılması gerektiğini söylediğinde kadın öfkeyle çantasını aldı. Tam giderken bana dönüp: “Sen de çok büyütüyorsun. Yaşına uygun davranmayı öğren,” dedi. Bu kez cevap vermeden önce birkaç saniye düşündüm. Aylar boyunca kızımı, damadımı ve eski hayatımı kaybetmenin acısını taşımıştım. Lal’e hem anneanne hem anne olmaya çalışmıştım. Çalışmış, yorulmuş, geceleri sessizce ağlamıştım. Ama o kadının söyledikleri içimde başka bir yaraya dokunmuştu. İnsan bazen başkalarının sözlerinden çok, kendi içindeki korkularından utanıyordu. Ben de son birkaç yıldır aynaya baktığımda kendimi yalnızca yorgun bir kadın olarak görmeye başlamıştım. Lal’in elini tuttum. Tam o sırada tesis görevlisi gülümsedi. “Bence bugün doğum gününü kutlaması gereken kişi yalnızca Lal değil,” dedi. Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne demek istiyorsunuz?” “Bunca acının içinde torununuzu büyütüp hâlâ onunla çocuk gibi eğlenebiliyorsanız, siz de kutlanmayı hak ediyorsunuz.” Sözleri beni hazırlıksız yakaladı. Gözlerim doldu. Lal ise hiçbir şey olmamış gibi elimi çekiştirerek: “Anneanne, suya geri girebilir miyiz?” diye sordu. Gülmeye başladım. “Tabii ki girebiliriz.” Birlikte yeniden havuza doğru yürüdük. Fakat birkaç adım sonra Lal durdu. “Anneanne?” “Efendim?” “Sen o kadının söylediği şeylere üzüldün mü?” Bir an sustum. Sonra diz çöküp onun gözlerinin içine baktım….
- “Biraz,” dedim dürüstçe. Lal küçük ellerini yüzüme koydu. “Ben seni çok güzel buluyorum.” İşte o anda gözyaşlarımı tutamadım. Lal devam etti: “Çünkü sen benim anneannemsin. Hem de dünyanın en iyi anneannesisin.” Ona sımsıkı sarıldım. Bazen insanın hayatındaki en büyük teselli, uzun cümlelerden değil, küçücük bir çocuğun tertemiz kalbinden geliyordu. O günün geri kalanında hiçbir şey düşünmeden eğlendik. Havuza girdik. Birbirimize su sıçrattık. Şezlongda dondurma yedik. Hatta tesis çalışanlarından biri bize küçük bir pasta bile getirdi. Üzerinde sadece şu yazıyordu: “İyi ki varsınız.” Lal pastayı görünce sevinçten ellerini çırptı. Ben ise pastaya uzun uzun baktım. Hayatımın ne kadar değiştiğini düşündüm. Bir zamanlar kızımın doğum günlerini hazırlıyordum. Şimdi torunum için aynı şeyi yapıyordum. Bir zamanlar çocuklarımın ellerini tutuyordum. Şimdi Lal’in küçücük elini tutuyordum. Hayat bazı insanları bizden alırken, bize nasıl ayakta kalacağımızı da öğretiyordu. Akşam üzeri eve dönerken Lal arka koltukta uyuyakaldı. Arabayı park edip onu kucağıma aldım. O kadar hafifti ki bir an beş yaşındaki halini hatırladım. Kızımın cenazesinden sonra onu ilk kez kucağıma aldığım günü… O gün kendi kendime söz vermiştim. “Ne pahasına olursa olsun, seni koruyacağım.” Yıllar sonra o sözün sadece onu değil, beni de ayakta tuttuğunu anladım. Lal’in odasına girip onu yatağına yatırdım. Üzerini örttükten sonra sessizce odadan çıkacaktım ki uykulu bir ses duydum. “Anneanne…” “Buradayım.” “Bugün çok güzel bir gündü.” Gülümsedim. “Benim için de.” Bir süre kapının önünde kaldım. Sonra salona geçip aynanın karşısına oturdum. Uzun zamandır ilk kez kendime dikkatlice baktım. Yüzümde çizgiler vardı. Saçlarımda beyazlar vardı. Ama o çizgilerin her birinin arkasında bir hikâye vardı. Kızım vardı. Damadım vardı. Lal vardı. Onu büyütmek için verdiğim mücadele vardı. Gece gündüz çalıştığım yıllar vardı. Borçlarını bitirdiğim ev vardı. Ve bütün bunlara rağmen hâlâ ayakta duran bir kadın vardı. Bir an önceki gün olsaydı, belki o kadının sözleri yüzünden aynadan kaçardım. Ama artık kaçmak istemiyordum. Çünkü yaş almak utanılacak bir şey değildi. Hayatta kalmak utanılacak bir şey değildi. Anne olmak, yeniden anneanne olmak, yorulmak, değişmek, bedeninin yıllarla birlikte değişmesi de utanılacak şeyler değildi. Ertesi sabah Lal kahvaltıda bana küçük bir kâğıt uzattı. Üzerinde renkli kalemlerle iki kadın çizilmişti. Biri kendisiydi. Diğeri bendim. İkimizin üstünde de aynı renk mayolar vardı. Resmin altına da titrek harflerle şunu yazmıştı: “BİZ AYNI TAKIMIZ.” Resme bakarken gülümsedim. O gün havuzdaki kadın bana yaşımı hatırlatmaya çalışmıştı. Ama Lal bana çok daha önemli bir şeyi hatırlatmıştı: İnsanın değeri aynadaki görüntüsüyle değil, sevdiği insanların hayatında bıraktığı izlerle ölçülürdü. Ve ben artık başkalarının ne düşündüğünü umursamak yerine, torunumla birlikte daha kaç güzel anı biriktirebileceğimi düşünüyordum. O günden sonra her yaz aynı tatil köyüne gittik. Her seferinde aynı renk mayoları giymedik. Ama Lal’in isteğiyle hep aynı şeyi yaptık: Havuza el ele girdik. Çünkü bazı insanlar size yaşlandığınızı söyleyebilir. Bazıları bedeninizi eleştirebilir. Bazıları sizi utandırmaya çalışabilir. Ama doğru insanın size hatırlatacağı tek şey vardır: Hayatta olduğunuz sürece hâlâ gülmeye, sevmeye, eğlenmeye ve kendinizi olduğunuz gibi kabul etmeye hakkınız vardır. Ben de 65 yaşımda bunu yeniden öğrendim. Bana o gün hayatımın en büyük dersini veren kişi ise ne o tesis görevlisiydi ne de o kaba kadın. Sadece 6 yaşındaki torunum Lal’di. Ve onun küçücük bir kalbi, bana yıllardır unuttuğum şeyi yeniden hatırlatmıştı: Kendinden utanma. Çünkü seni gerçekten seven bir çocuk, dünyaya baktığında kusurlarını değil, kalbini görür.

