Antalya Kemer Suluda Ada Tur Adalar Turu Gemi Turu Turlar Setur Gezi Turları

Bir can için beş milyon Lira, beni bu kadar ucuz mu sandın? » T.C. Haber T.C. Haber
Ana Sayfa 5.05.2026

Bir can için beş milyon Lira, beni bu kadar ucuz mu sandın?

1 / 2

O itiş… Sadece merdivenlerden düşmeme sebep olmadı. O an, aşk sandığım o üç koca yılın üzerine kapkara bir mürekkep döküldü, her şey bir anda silindi. Kerem’in elleri omuzlarımdaydı; sanki sevdiği kadını değil de, yoluna çıkan değersiz bir eşyayı kenara fırlatır gibi sertti. Basamaklardan yuvarlanırken ellerim içgüdüsel olarak karnıma gitti. O an henüz farkında değildim; içimde bir can taşıdığımı, minicik bir kalbin benimle beraber korkuyla çarptığını bilmiyordum.

“Leyla, Selin döndü.”

Yukarıda durmuş, tepeden bana bakıyordu. Sesi, kışın Yalova’dan esen o dondurucu rüzgarlar kadar soğuktu. Hiçbir sıcaklık, hiçbir pişmanlık yoktu o bakışlarda. “Artık çekilmen gerekiyor.” Başım merdivenin mermer köşesine çarptığında dünya bir an karardı. Ama o an kafamdaki acıdan çok daha büyük bir sancı, bir bıçak gibi karnımın altına saplandı. Dehşet içindeydim.

Onun hemen yanında Selin duruyordu. Beyaz elbisesiyle ne kadar da masum, ne kadar da narin görünüyordu. Kerem’in koluna hafifçe dokunarak, o yapmacık acıma dolu sesiyle fısıldadı: “Kerem, yapma böyle… Sonuçta Leyla üç yıldır senin yanındaydı.”

“Sadece bir gölgeydi.” Kerem’in gözleri bana değerken sanki bir çöpe bakıyordu. “Selin, bunca yıl onu yanında tutmamın tek bir sebebi vardı… Gözleri sana benziyordu.”

Bir gölge. Bir yedek.

Bu iki kelime kalbime saplanan paslı bir hançerden farksızdı. Hayır, daha da kötüsüydü; üç yıl boyunca kendimi kandırarak ördüğüm o pembe dünyayı paramparça eden bir balyoz darbesiydi. Duvara tutunarak, titreyen bacaklarımla ayağa kalkmaya çalıştım. Tam o sırada, bacaklarımdan aşağı ılık bir sıvının süzüldüğünü hissettim. Başımı eğip baktım. Açık renkli pantolonumun üzerinde kıpkırmızı bir leke hızla yayılıyordu.

“Kerem…” Sesim o kadar yabancı, o kadar donuktu ki… “Kanıyorum.”

Kaşlarını çattı, isteksizce birkaç basamak indi. Selin de peşinden geliyordu, gözlerinde garip bir ifade vardı; hem bir zafer sarhoşluğu hem de gizli bir panik. Kerem çenemi sertçe kavradı, canımı yakıyordu. “Yine mi o acınası oyunlarından birini oynuyorsun? Selin o yıl beni kurtarmak için sakat kalıyordu. Ya sen? Bu yüzün ona benzemesi dışında, senin neyin var?”

Kahkahalarla gülmek istedim. Demek her şey bu yüz içindi. Üç yıl önce peşimden koşması, her gece yüzümü avuçlarına alıp “Seni seviyorum” diye fısıldaması, ailemin karşı çıkmasına rağmen kapılarında diz çökmesi… Hepsi bu yüzün Selin’i hatırlatması yüzündendi.

“Haklısın Kerem Bey,” dedim, elini sertçe iterek. “Gerçekten de hiçbir şeyim yokmuş.”

Karnımdaki bebeğim hariç… Az önce öz babası tarafından katledilen o masum can hariç. Ama söylemedim. Selin’in onun koluna girmesini, Kerem’in sanki paha biçilmez bir hazineyi korur gibi onu sarmalamasını izledim. O an, iliklerime kadar yorulduğumu hissettim. Artık savaşacak ne bir gücüm ne de bir nedenim kalmıştı.

“Boşanma kağıtlarını imzalayacağım,” dedim, sesimdeki her bir titremeyi silerek. “Bu evden, senin olan hiçbir şeyi almayacağım.”

Kerem duraksadı. Belki de bu kadar çabuk pes etmemi beklemiyordu. Eskiden olsa, onu bırakmaması için ayaklarına kapanır, hıçkıra hıçkıra ağlardım. Ama o merdivenlerden yuvarlandığım on saniye içinde, içimdeki bir şeyler tamamen ölmüştü.

“Akıllıca bir karar,” dedi ve cebinden gümüş bir kart çıkardı. “İçinde beş milyon Lira var, sana bir süre yeter—”

Kartı elinden kapıp havaya fırlattım. Kart, merdivenlerin dibine, değersiz bir tüy gibi sessizce düştü. “Kerem,” dedim, her harfi üzerine basarak. “Hesabımız kapandı.” Kapıya doğru yürüdüm, her adımda sancı daha da derinleşti. Kan izleri mermer zeminde kesik kesik bir yol çiziyordu. Arkamdan Selin’in fısıltısını duydum: “Kanıyor Kerem… Belki de…”

“Boş ver,” dedi Kerem, sesi uzaklaşırken. “Seni hastaneye götürmem lazım, ayağındaki ağrı daha önemli Selin.”

Evin kapısında durup son kez arkama baktım. Kartı yerden alıyordu. Kadın ona yaslanmıştı. Tam bir tablo gibiydiler. Ben ise kanlı kıyafetlerimle, o görkemli sahnede yanlışlıkla yer almış bir soytarıydım. Soğuk Aralık rüzgarı yüzüme çarptığında, içimde sadece buz gibi bir nefret ve sessiz bir intikam yemini kalmıştı. Daha yeni başlıyoruz Kerem, daha yeni…

O dondurucu gece, Zeynep’in arabasının arka koltuğunda bilincimi yitirirken, ruhumun da o kanlı mermerlerde kaldığını biliyordum. Hastane koridorlarının o keskin dezenfektan kokusu, hayatım boyunca burnumdan gitmeyecek bir yasın habercisiydi. Uyandığımda sadece boş bir karın ve buz gibi bir sessizlik vardı. “Bebeğim…” diye fısıldadım, sesim çatlamış bir toprak parçası gibiydi. Zeynep elimi sımsıkı tuttu, gözleri kan çanağına dönmüştü. “O artık melek oldu Leyla. Ama sen… sen yaşamak zorundasın. O canavarın seni tamamen yok etmesine izin veremezsin.”

Sekizinci günün sabahı, Ege’nin hırçın dalgalarına bakan bir hastane odasından çıktığımda, ben artık eski Leyla değildim. O saf, Kerem’in gözlerinin içine aşkla bakan kadın, o merdiven basamaklarında ölmüştü. Zeynep bana siyah bir dosya uzattı. Yeni hayatım, yeni kimliğim. “Lara Işık,” dedi sessizce. “Yurt dışından yeni dönmüş, kimsesiz ama yetenekli bir takı tasarımcısı. İstanbul’daki o cehennemden fersah fersah uzakta, İzmir’in sakin sokaklarında kaybolacaksın. Kerem seni asla bulamaz. Seni öldü biliyor.”

Gülümsedim. Bu, acının ve nefretin harmanlandığı, dudak kenarlarımı sızlatan bir gülümsemeydi. İstanbul’daki o görkemli malikanede, Selin’in sahte topallamaları ve Kerem’in “vicdan” adı altındaki körlüğü devam ederken, ben kendimi yeniden inşa ediyordum. İzmir’de, Saat Kulesi’ne yakın dar bir sokakta, küçük bir atölye kiraladım. Ellerim artık Kerem’in gömleklerini ütülemiyordu; ellerim artık gümüşü, altını ve sert taşları dövüyordu. Her çekiç darbesinde Kerem’in o buz gibi sesini, Selin’in sinsi gülüşünü unufak ediyordum.

Üç ay geçti. Kerem’in beş milyon Lira’lık o aşağılık kartını asla kullanmadım. Kendi tırnaklarımla, Zeynep’in gizli desteğiyle “Lara” ismini seçkin çevrelerde duyurmaya başladım. Tasarımlarımda sadece estetik yoktu; her bir kolyede, her bir yüzükte bir kadının kırgınlığı ama en çok da intikamı gizliydi. Kimse bu genç, gizemli kadının nereden geldiğini bilmiyordu. Siyah güneş gözlüklerimin ardına sakladığım o meşhur “benzer” gözler, artık sadece işime odaklanmıştı.

Bir akşam üstü, atölyemde Kordon’un serin rüzgarını içime çekerken televizyonda o haberi gördüm. Kerem ve Selin. Büyük bir hayır gecesindeydiler. Kerem’in yüzünde, o eski, kibirli ama bir yanı eksik ifade vardı. Selin ise boynunda, benim bir zamanlar taktığım, Kerem’in bana “sana çok yakışıyor” dediği o zümrüt kolyeyi taşıyordu. Midem bulandı. Kerem, o kadının kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Acaba ona da “Sadece bir gölgeydin” diyor muydu? Yoksa vicdanı, her gece rüyasında merdivenlerden akan o kanlı yolu mu görüyordu?

Telefonum titredi. Zeynep’ten bir mesaj: “Kerem, senin öldüğüne dair sahte belgeleri yuttu. Ama o günden beri bir gölge gibi geziyor. Selin’le evlilik hazırlıkları yapıyorlar ama bir şeyler ters. Selin panik içinde.” Mesajı okurken içimdeki nefret, yerini soğuk bir planın huzuruna bıraktı. Onlara en mutlu oldukları anda, en zirvede oldukları noktada öyle bir darbe vuracaktım ki, o beş milyon Lira bile haysiyetlerini satın almaya yetmeyecek.

O gece rüyamda bebeğimi gördüm. Elini uzatıyordu. “Anne,” diyordu sessizce, “Hesabımızı kapat.” Uyandığımda ter içindeydim ama gözlerim çakmak çakmaktı. Takım çantamdan en keskin kalemimi aldım ve kağıda bir tasarım çizdim. Bu, Selin’in hayatı boyunca takmak isteyeceği kadar görkemli, ama boynuna geçtiği an onu boğacak kadar ağır bir “Mavi Göz” tasarımıydı. Kerem’in kurduğu o yalan dünya, kendi elleriyle beslediği bu “ölü kadının” ellerinde sallanmaya başlayacaktı.

Bir hafta sonra, İstanbul’un en büyük mücevher sergisinden bir davetiye aldım. “Lara Işık” olarak onur konuğuydum. Kader, Kerem’in elleriyle kazdığı o mezardan beni çıkarmış ve şimdi tam karşısına dikiyordu. Aynaya baktım. Saçlarım artık uzun ve dağınık değil, kısa ve küt kesimliydi. Makyajım bir zırh gibi yüzümü kaplıyordu. Kerem… Hazır mısın? O öldürdüğün kadın, cenazesine katılmaya geliyor. Hem de kucağında yarım kalan tüm hesaplarla.

Tam o sırada kapı çalındı. Gelen Zeynep’ti. Yüzü bembeyazdı. “Leyla… Kerem… Kerem İzmir’e gelmiş. Senin atölyenin olduğu sokağı soruyormuş.” Kalbim bir an teklemedi. Aksine, o kadar sakinleşti ki, kendi nabzımı kulaklarımda duydum. Elime en ağır çekicimi aldım ve tezgaha sertçe vurdum. “Gelsin,” dedim, sesimdeki buz dağı İzmir’i bile donduracak kadar sertti. “Gelsin ki, celladıyla tanışsın.”

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

1 / 2
Tema Tasarım |