- Bir ekim akşamı, Ankara’daki baba evimizde aile yemeğindeydik. Kocam Kerem, çalıştığı oto servis tesisinde acil bir nöbete kaldığı için beş yaşındaki oğlum Arda ile yemeğe yalnız gitmiştim. Masaya oturur oturmaz kız kardeşim Berna, kocasının kendisine aldığı son model lüks aracı övmeye başladı. Babam Rıza Bey kadehini kaldırarak, “Hırslı bir adamla evlenmenin mükafatı işte bu. Sen gittin meteliksiz bir tamirciyle evlendin,” dedi. Masada derin bir sessizlik oldu. Oğlum Arda yemeğini yemeyi bıraktı, küçük dizini dizime bastırdı. Berna kıkırdayarak babama katıldı. Annem Sevim Hanım ise kafasını tabağından bile kaldırmadı. Sessizce, “Kerem o servisin yarı ortağı,” dedim. Babam omuz silkti: “Küçük bir şeyin yarısı yine küçüktür. Üniversite okutmak için sana tonla para harcadım, sen gidip bir tamirciyle evlendin, garajım kadar evde yaşıyorsun.” Arda masum gözlerle bana baktı: “Anne, babam fakir mi?” Bu soru canımı babamın söylediği her şeyden daha çok yaktı.
- Babama saygıdan bahsettiğimde ise daha da öfkelendi: “Benim evimde bana akıl veremezsin! Yılbaşı yemeğine de gelmeyin, sizsiz daha mutluyuz!” Arda’nın gözleri dolmuştu. Onu kucağıma aldım. Kapıdan çıkarken babama döndüm ve sadece beş kelime söyledim: “Bu söylediğine çok pişman olacaksın!” Babamın bilmediği şey, Kerem ile üç yıldır sakladığımız büyük bir sırrımız olduğuydu. Kerem oto sanayide sadece çalışan bir usta değildi; ilk dükkânın tüm hisselerini satın almış ve tam da o gün, 14 araç kapasiteli ikinci dev tesisin mülkünü satın almak için banka onayını almıştı! Babamın “fakir” dediği kocam, gösterişten uzak yaşayarak arkada dev bir iş kuruyordu.Yılbaşı günü geldiğinde babamın kuralcı yemeğine gitmeyip evimizde huzurlu bir sofra kurduk. Kerem’in annesi ve dükkândaki iş arkadaşları yanımızdaydı. Derken kız kardeşim Berna gözyaşları içinde aradı. Kocası Erdem işsiz kalmıştı ve babam, zamanında Kerem’e yaptığı gibi, şimdi de Erdem’i aşağılamaya başlamıştı. Yarım saat sonra Berna, Erdem ve çocukları kapımıza geldi. Erdem son derece mahcuptu. Kerem onu sıcak bir içecekle karşıladı ve başköşeye oturttu. Çok geçmeden kapı tekrar çalındı. Gelenler babam ve annemdi. Babam salondaki kalabalığa bakıp kibirle, “Ailemi eve götürmeye geldim,” dedi. Kerem öne çıktı ve dik bir duruşla, “Burası bizim evimiz ve sizin burada yeriniz yok,” dedi. Kerem yıllardır bana olan saygısından susmuştu ama o sabır artık bitmişti. Babam alayla, “Neyine güveniyorsun, altı üstü bir tamircisin,” deyince Kerem gerçeği açıkladı: “O tamirci, çalıştığı servisin tamamını satın aldı. Geçen hafta da Ostim’deki dev ikinci şubenin mülkiyetini ve binasını nakit özkaynağıyla devraldı.” Babam donakaldı. Lüks arabaları ve borçla yapılan gösterişi başarı sanan babam, bizim mütevazı yaşamımızın arkasındaki büyük ticari gücü anlayamamıştı. Üstelik Kerem, işsiz kalan Erdem’e yeni şubesinde kurumsal müşteri yöneticiliği pozisyonu teklif etmişti! Erdem bu teklifi kabul ettiğini söyleyince babamın kibri tamamen yerle bir oldu. Tam o anda annem Sevim Hanım yılların sessizliğini bozdu. Babama dönerek, “Yeter artık Rıza! Her yemeği bir sınava dönüştürmenden, çocukları yarıştırmandan bıktım. Ben burada kalıyorum,” dedi. Babam hayatında ilk kez tek başına ve çaresizce çekip gitmek zorunda kaldı. Zamanla babam hatasını anladı. Aylar sonra Kerem’in yeni dükkânına gelerek, “Seni yanlış değerlendirmişim,” dedi. Kerem ise başı dik bir şekilde, “Biz tırnaklarımızla başardık,” yanıtını verdi. Bir sonraki aile buluşmamızda babam da masamızdaydı. Ama bu kez kimse kimseden üstün değildi; masada sadece saygı ve gerçek aile bağı vardı. Dürüst çalışma ve azim, kibre galip gelmişti.

