- “Ama beni asıl korkutan, eve vardığımızda yatağın altında duran şey değil… annemin onu neden otuz bir yıl boyunca kimsenin bulamayacağına inanarak sakladığıydı.” Annem arabayla kır evine doğru giderken ben, babamı da yanıma alıp birkaç dakika sonra peşinden yola çıktım. Babam ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “Annen neden birden fırladı gitti?” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedim. Ama doğru değildi. En azından artık bir şeyden emindim. Annem, yatağın altında ne bulunduğunu biliyordu. Yol boyunca babam birkaç kez soru sordu ama ben cevap vermedim. Nakliyecinin telefonda söylediği o kısa cümle sürekli kulağımda dönüp duruyordu. “Üzerinde bir çocuk adı yazıyor.” İşte annemin duyduğu söz buydu. Bir çocuk adı. Otuz bir yıldır yatağın altında saklanan bir şeyin üzerinde yazılı bir çocuk adı. Ben tek çocuktum. En azından hayatım boyunca bana söylenen buydu. Kır evine vardığımızda annemin arabası bahçe kapısının önünde çapraz duruyordu. Kapıyı bile düzgün kapatmamıştı. Nakliyeciler verandada bekliyordu. Bizi görünce içlerinden biri hemen ayağa kalktı. “Beyefendi, anneniz içeri girdi,” dedi. “Yatak odasına mı?” Başını salladı. Ben koşarak eve girdim. Babam da arkamdan geliyordu. Yatak odasının kapısı açıktı. Annem yerde diz çökmüş, yatağın yanında duruyordu. Eski yatak duvara yaslanmıştı. Baza kapağı açıktı. Ve zeminin üzerinde uzun, ince, ahşap bir kutu vardı. Üzerinde toz tabakası oluşmuştu. Kapağının bir köşesinde mavi kalemle tek bir isim yazılıydı. “Deniz.” Boğazım kurudu. Annem kutuya iki eliyle sarılmıştı. “Anne…” Başını kaldırmadı. Babam kapıda durdu. Yüzündeki ifade değişti. O anda anladım. O da biliyordu. “Baba?” dedim. Babam gözlerini kapattı. Annem kutunun kapağını açtı. İçinden ilk olarak küçük, sararmış bir bebek battaniyesi çıktı. Sonra minik bir örgü patik. Bir hastane bilekliği. Birkaç fotoğraf. Ve en altta, kahverengi bir zarf. Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki kendi nefesimi duymakta zorlanıyordum. Fotoğraflardan birini yerden aldım. Annem gençti. Belki otuzlu yaşlarının başındaydı. Kucağında yeni doğmuş bir bebek vardı. Babam yanında duruyordu. Fotoğrafın arkasında tarih yazıyordu. Tam otuz bir yıl öncesi. Bir de cümle vardı. “Deniz’le ilk günümüz.” Fotoğraf elimden düşecek gibi oldu. “Bu kim?” Annem ağlamaya başladı. Babam yatağın kenarına oturdu. Uzun süre kimse konuşmadı. Sonunda annem, “Senin ablan,” dedi. O cümleyi anlamam birkaç saniye sürdü. “Ne?” “Deniz senin ablandı.” Başımı iki yana salladım. “Benim ablam yok.” Annem gözlerini kapattı. “Vardı.” Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı. Babam ellerini birbirine kenetledi. “Sen doğmadan dört yıl önce dünyaya geldi,” dedi. Sesindeki pişmanlık neredeyse elle tutulur gibiydi. “Çok kısa yaşadı.” “Ne kadar kısa?” Annem cevap verdi. “On yedi gün.” İçimdeki bütün öfke bir anda yerini sersemliğe bıraktı. “Peki neden bana hiç anlatmadınız?” Annem kutunun içindeki küçük battaniyeyi okşadı. “Çünkü anlatamadım.” Sonra yıllardır saklanan hikâyeyi anlatmaya başladı. Deniz erken doğmuştu. O yıllarda hastane imkânları bugünkü kadar gelişmiş değildi. Doktorlar başından beri durumunun ağır olduğunu söylemişti
- Annem her gün hastaneye gidiyor, saatlerce kuvözün yanında oturuyormuş. Babam ise işe gidiyor, sonra gece hastaneye koşuyormuş. On yedinci gün Deniz’in kalbi durmuş. Annem o gün hastaneden çıktığında kucağında bebeği değil, küçük bir karton kutuyla eve dönmüş. Kutuda battaniyesi, bilekliği, bir tutam saçı ve birkaç fotoğraf varmış. “Sonra ne oldu?” diye sordum. Annem derin bir nefes aldı. “Ben çöktüm.” Aylarca odadan çıkmak istememiş. Bebek odasının kapısını kapatmış. Kimseyle konuşmamış. Babam o dönemde şehirden uzaklaşmanın iyi geleceğini düşünerek bu kır evini almış. Buradaki yatağı da o zaman satın almışlar. “Deniz’in eşyalarını ilk gece bu yatağın altına koydum,” dedi annem. “Niye?” “Çünkü gözümün önünde olursa yaşayamazdım. Ama benden tamamen uzak olmasına da dayanamazdım.” Kutuyu yatağın altına saklamış. Sonra zaman geçmiş. Ben doğmuşum. Hayat devam etmiş. Ama annem yatağı değiştirmeye bir türlü razı olmamış. Çünkü o yatağın altında yalnızca bir kutu yokmuş. Hayatının en büyük acısını da oraya gömmüş. “Peki otuz bir yıl boyunca hiç açmadın mı?” dedim. Annem başını salladı. “Bir kez bile.” “Nasıl yapabildin?” Bana baktı. “Yapamadım zaten.” Gözyaşları yanağından süzüldü. “Sadece o kutunun orada olduğunu bilerek yaşadım.” Babam sessizce, “Ben yatağı değiştirmeyi birkaç kez söyledim,” dedi. “Annen her defasında öfkelendi.” Annem ona baktı. “Çünkü sen unutmamı istiyordun.” “Hayır,” dedi babam. “Yaşamanı istiyordum.” İkisinin arasında yıllardır konuşulmamış başka bir yara olduğunu o an fark ettim. Annem, Deniz’i unutursa ona ihanet edeceğini düşünmüş. Babam ise bu acının ailemizi yutmasından korkmuş. Ve ikisi de bunu konuşmak yerine susmuş. Otuz bir yıl boyunca. Ben yerdeki zarfa baktım. “Bu ne?” Annemin yüzü yeniden değişti. “Onu açmadım.” “Kim yazdı?” “Ben.” Şaşırdım. “Nasıl yani?” “Deniz öldükten birkaç gün sonra.” Zarfı bana uzattı. Üzerinde annemin gençlik el yazısıyla şunlar yazıyordu: “Bir gün bunu açabilecek kadar güçlü olursam…” Annem titreyen elleriyle zarfı açtı. İçinden tek sayfalık bir mektup çıktı. Okumaya başladı. İlk iki cümleden sonra sesi kırıldı. Mektubu bana verdi. Ben devam ettim. “Sevgili Deniz, Seni unutacağım için değil, seni her hatırladığımda nefes alamadığım için eşyalarını saklıyorum. Bir gün başka bir çocuğum olursa, onu senden daha çok sevdiğimi düşünüp suçluluk duymaktan korkuyorum. Bir daha mutlu olursam, sana ihanet etmişim gibi hissedeceğimden korkuyorum. Ama doktor bana bugün bir şey söyledi. ‘Acı azaldığında sevgi azalmaz.’ Umarım bir gün buna inanabilirim.” Mektubun devamını okuyamadım. Annem ağlıyordu. Babam başını öne eğmişti. Ben ise yıllarca sadece inatçı bulduğum anneme bakıyordum. Meğer o eski yatak bir eşya değilmiş. Bir mezar taşı gibiymiş. Görünmeyen bir mezar. Annemin yıllarca dokunamadığı bir vedaymış. O gün eski yatağı attırmadık. Ama eve de geri koymadık. Nakliyecilere teşekkür edip gönderdik. Sonra kutuyu salona taşıdık. Annem ilk kez Deniz’in bütün fotoğraflarını tek tek çıkardı. Babam bazılarını yıllardır ilk kez görüyordu. Ben ise hayatımda hiç tanımadığım ablamın yüzüne bakıyordum. Küçücük bir bebekti. Ama ailemizin otuz bir yıllık sessizliğini şekillendirecek kadar büyük bir iz bırakmıştı. Akşam güneş batarken annem kutuyu kapattı. “Bunu tekrar yatağın altına koymayacağım,” dedi. “Ne yapacaksın?” Bir süre düşündü. “Eve götüreceğim.” Babam ona baktı. Annem devam etti. “Bir fotoğrafını çerçeveleteceğim. Adını da artık saklamayacağım.” Sonra bana döndü. “Senin de bilmeni istiyorum.” Elini tuttum. “Keşke daha önce söyleseydiniz.” “Ben de keşke söyleyebilseydim.” Bir hafta sonra şehirdeki evlerine gittim. Koridorda küçük bir çerçeve asılıydı. İçinde Deniz’in o ilk gün çekilen fotoğrafı vardı. Altında sadece adı ve yaşadığı tarihler yazıyordu. On yedi gün. Annem yanıma geldi. Uzun süre fotoğrafa birlikte baktık. Sonra, “Biliyor musun,” dedi, “otuz bir yıl boyunca onu saklarsam kaybetmemiş olurum sandım.” “Peki şimdi?” Gülümsedi. Hüzünlü ama huzurlu bir gülümsemeydi. “Şimdi anlıyorum ki birini saklamakla hatırlamak aynı şey değilmiş.” O gün şunu öğrendim. Bazı insanlar eski eşyaları cimrilikten, alışkanlıktan ya da inattan bırakmaz. Bazen bir yatağın, bir kutunun ya da sararmış bir fotoğrafın içinde yıllarca söylenememiş bir veda saklıdır. Ama insan ne kadar uzun süre saklarsa saklasın, acı karanlıkta iyileşmiyor. İyileşmesi için önce ışığa çıkması gerekiyor. Annem otuz bir yıl boyunca yatağın altında bir kutu saklamıştı. O gün o kutuyu çıkardığında aslında yaptığı şey geçmişi geri getirmek değildi. İlk kez geçmişi yerine koyup hayatına devam etmekti.

