DOLAR
Alış: 46.18
Satış: 46.36
EURO
Alış: 53.57
Satış: 53.78
GBP
Alış: 61.85
Satış: 62.31
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
16.06.2026
82 yaşındaki bir baba, oğlunun kendisini “doktor randevusuna” götürdüğüne inanmıştı
- BÖLÜM 1 —İn aşağı, baba. Beni burada biri gelip alacak — dedi oğlum ve beni, sanki yırtık bir poşetmişim gibi, çöp alanının önüne bıraktı. Benim adım Mehmet Yılmaz. 82 yaşındayım ve hâlâ bazı sabahlar, eşim Ayşe’nin mutfakta kahve öğüttüğünü sanarak uyanıyorum. Oysa o bir yıl önce öldü. Artık zihnim eskisi gibi çalışmıyor. Bazen Safranbolu’daki evimizin kiremitlerine yağan yağmurun kokusunu net hatırlıyorum ama daha yeni yemek yedim mi, duş aldım mı ya da karşımda duran kişi oğlum mu yoksa yabancı mı, onu hatırlayamıyorum. O gün Emre sabah erken odama girdi. Gömleği düzgün düğmeliydi ama gözlerinin altı çökmüştü; sanki bütün gece kendi içiyle savaşmıştı. —Kalk baba. Kontrole gidiyoruz — dedi, ayakkabılarımı giydirirken. İnandım. Neden inanmayacaktım ki? Bayram panayırında omuzlarında taşıdığım çocuk oydu. İlk okul formasını almak için saatimi satan, annesinin hastane yatağında “babamı asla yalnız bırakmayacağım” diye söz veren oydu. Mutfakta Emre’nin eşi Elif vardı. Beni hiç görmüyormuş gibi lavabonun yanında kollarını kavuşturmuş duruyordu. —Bugün her şey belli olacak, Emre — dedi sessizce ama ben duydum. Emre çenesini sıktı. —Başlama. —Hayır, sen başlama. Ben de bu ailenin bir parçasıyım. Bugün bir şey yapmazsan, döndüğünde beni burada bulamayacaksın. Tam anlayamadım. Zihnim sis içindeydi. Ayşe’yi sordum. Elif kuru bir kahkaha attı. —Gördün mü? Artık kimin yaşadığını bile bilmiyor. Emre kolumdan tuttu ve beni dışarı çıkardı. Eski beyaz minibüs çalışır haldeydi. Sabahın soğuk havası odun ve taze ekmek kokan mahallelerin arasından geçiyordu. Her zamanki gibi sağlık ocağına gideceğimizi sandım. Ama bir süre sonra şehir merkezine değil, eski stabilize yola saptığımızı fark ettim. Şehrin dışındaki boş arazilere doğru gidiyorduk. —Oğlum… doktor burada mı? — dedim. Emre cevap vermedi. Direksiyonu sıkıca tutuyordu. —Yeni bir yer bulduk baba. Orada daha iyi bakıyorlar sana. Yol sertleşti. Koku önce geldi: çürük, keskin, yanmış plastik gibi. Sonra görüntü: devasa bir çöp depolama alanı, zayıf köpekler, çöplerin üstünde bekleyen akbabalar, griye dönmüş toprak. —Emre… burası doktor değil. Minibüsü durdurdu. Bir an zihnim açıldı sanki; içimdeki sis aralanmıştı. Oğlumun sessizce ağladığını gördüm. —Affet baba — dedi kısık sesle — artık yapamıyorum. Beni indirmesine yardım etti. Üzerimde Ayşe’nin camiye giderken giy diye aldığı mavi gömlek vardı. Rüzgâr, ayaklarımın etrafında kirli kâğıtları sürüklüyordu. Emre elime buruşturulmuş 600 lira sıkıştırdı. —Bununla birkaç gün idare et. Birileri seni bulur… sosyal hizmetler, polis… kim olursa. Ama ben artık geri gelemem. —Ben senin babanım — dedim. Ve bu üç kelime, hayatımın tamamından daha ağır geldi. Araca geri bindi. —Elif gider yoksa. Benim de yaşama hakkım var. Araba, ben dokunamadan uzaklaştı. Koşmaya çalıştım ama dizlerim çözüldü. Çöp ve pisliğin arasında dizlerimin üzerine yığıldım. Minibüs toz bulutunun içinde kayboldu. O an anladım: oğlum beni muayeneye değil, yokluğa bırakmıştı. Ve en kötüsü daha yeni başlıyordu. BÖLÜM 2 Çöplerin arasında amaçsızca yürüdüm. 600 lirayı Beatriz’in eliymiş gibi sıkı sıkı tutuyordum. Bazen olanları çok net hatırlıyor, göğsüm parçalanıyordu; bazen ise Emre’nin sadece ilaç almaya gidip birazdan döneceğine inanıyordum. Hastalığımın acı tarafı buydu: her şeyi unutturuyordu ama acıyı unutturmuyordu. Utanç hissediyordum. Kokumdan, titreyen ellerimden, camiye gider gibi giyinmiş hâlimden utanç… Kirli bebek bezleri, kırık şişeler ve sineklerin ortasında bir yabancı gibi duruyordum. Bir köpek yaklaştı, kokladı ve sonra uzaklaştı; sanki o bile benim ne kadar terk edilmiş olduğumu anlamıştı. Saatler geçti. Güneş yükseldi. Susadım. Eski bir lastiğin üzerine oturdum ve kendi kendime konuşmaya başladım. Ayşe’den özür diliyordum; çünkü oğlu ona verdiği sözü tutmamıştı. Emre’den özür diliyordum; çünkü hastalığım onu da parça parça etmişti. Parça parça hatırlıyordum: geceleri bağırdığımı, onu tanımadan vurduğumu, yatağı ıslattığımı… Elif’in bir kapının arkasında ağlayıp “Bu evde ilaç ve bez kokusu varken çocuk yapamam” dediğini… Ama hiçbir şey, yaşlı ve hasta bir adamı belediye çöplüğüne bırakmayı haklı çıkaramazdı. Akşamüstü iki çöp toplayıcı beni buldu. Biri İlyas, diğeri Murat’tı. İlyas omzunda çuval taşıyordu, Murat’ın başında eski bir şapka vardı. Dikkatlice yaklaştılar.
- —Amca, burada ne yapıyorsun böyle? —Oğlumu bekliyorum — dedim — beni doktora getirdi. Birbirlerine sessizce baktılar. Murat bana su uzattı. İlyas ceplerimi kontrol etti ve kimlik kartımı, ayrıca Emre’nin numarasının yazılı olduğu bir kâğıdı buldu. O kâğıdı Ayşe yazmıştı. “Yolunu şaşırırsan diye,” derdi. İlyas numarayı aradı. —Siz Emre Yılmaz mısınız? Babanızı çöplükte bulduk. Bizi size yönlendirdi. Telefonun öbür ucundan oğlumun sesi geldi; kırık, öfkeli: —Onu oraya ölmesi için bırakmadım. Ben artık bakamıyorum. Baş edemiyorum. —Gel babanızı alın — dedi Murat telefonu elinden alarak — bu hayvana yapılmaz. —O zaman polisi arayın — diye bağırdı Emre — Benim elim temiz. Ve telefonu kapattı. Bu sözler her şeyi değiştirdi. Murat belediye polisini aradı. İlyas bana kuru fasulye ve ekmek vermeye çalıştı ama ellerim çok titriyordu; lokmaları ağzıma o koydu, sanki kendi dedesiymişim gibi. Bir süre sonra polis geldi, ardından ambulans. Bana sorular sordular: tarih, yıl, başkan, nerede olduğum… Hiçbirini bilemedim. Sadece bir cümleyi net söyledim: —Bir çöplükteyim. Herkes sustu. Hastanede beni yıkadılar, serum taktılar, temiz bir hastane kıyafeti giydirdiler. Her şeyin bittiğini sandım. Ama ertesi gün gazeteciler geldi. Önce biri, sonra üç, sonra kameralar… İlyas ve Murat’la çöplüğün önünde röportaj yaptılar. O gece haberlerde fotoğrafım çıktı ve başlık tüm Türkiye’yi ayağa kaldırdı: “Alzheimer hastası baba çöplüğe bırakıldı” Ve gazeteciler Emre’yi evinin önünde bulduğunda, o hatayı yaptı… onu tamamen bitiren o cümleyi söyledi: —Evet, onu oraya bıraktım — dedi kameralar karşısında ağlayarak — ama bunu evliliğimi kurtarmak için yaptım. BÖLÜM 3 Türkiye’de insanlar çok şeye dayanır ama anne babasını aşağılayanları kolay affetmez. Haber kuru odun gibi bir anda alev aldı. Önce Safranbolu’da, sonra Karabük’te, ardından tüm ülkede yayıldı. Sosyal medyada üzerime toz bulaşmış mavi gömlekli fotoğraflarım dolaştı. Gençler TikTok’ta büyüklerini sarılıp “Biz Emre gibi değiliz” diyordu. Radyoda bir spiker canlı yayında ağladı. —Mehmet Yılmaz’ı çöpe atan yoksulluk değildi — dedi — korkaktı. Mahalle bakkalı İlyas’ın eşi Zeynep Hanım, tezgâhın üzerine boş bir reçel kavanozu koyup el yazısıyla bir not astı: “Mehmet amca bir daha kendini çöp gibi hissetmesin.” İnsanlar para bırakmaya başladı. Önce bozukluklar, sonra kâğıt paralar, sonra zarflar… Murat, televizyonda konuşurken şunu dedi: —Biz çöple geçiniyoruz ama kimsenin babasını çöpe attığını görmedik. Bu söz her şeyi büyüttü. Emre’yi aramaya başladılar. Gazeteciler kapısında bekledi. Komşular camlardan bağırdı. Çalıştığı marangoz atölyesinde patronu onu odaya çağırdı: —Emre, benim de babam var. Eşyalarını topla. Burada böyle bir şeyi kabul edemem. Elif sosyal medyada kendini savunmaya çalıştı: “Ben ondan babasını bırakmasını istemedim. Sadece yardım bulmasını istedim.” Ama kimse inanmadı. O sabah söylediği “ya bugün bir şey yap ya da giderim” sözü mahallede farklı anlatılmaya başladı. Elif’e de yüklenildi. İş arkadaşları onunla konuşmayı kesti. Sokakta ona “çöplük gelini” dediler. Ben ise çoğunu anlamıyordum. Hastane odasında uyanıyor, Ayşe’yi soruyordum. Hemşire Meryem omzumu okşuyordu. —Dinlenin Mehmet amca. Burada kimse sizi bırakmaz. Sosyal hizmet görevlisi elinde dosyayla geldi. Bana güvenli bir yer bulacaklarını söyledi. Ben Emre’yi sordum. Gözlerini kaçırdı: —Oğlunuz savcılıkla meşgul. Ne demek olduğunu anlamadım ama içimde bir şey biraz daha söndü. Savcılık, “korunması gereken kişiyi terk” suçundan soruşturma başlattı. Murat ve İlyas’ın ifadeleri, Emre’nin telefonu kapatırken söylediği sözler, Alzheimer raporum… Dosya büyüdü. Bir basın toplantısında bir yetkili “cezasız kalmayacak” dedi. Herkes beni bir sembol yaptı. Oysa ben sadece Ayşe’nin yüzünü hatırlamaya çalışan bir yaşlıydım. Üç hafta sonra bağışlarla Karabük’te “Güven Evi” adında bir huzurevine yerleştirildim. Büyük değildi ama temizdi. İçerisi çorba kokuyordu, avlusunda ortancalar vardı. Bakıcılar sabırlıydı. Aynı soruyu on kez sorsam kızmıyorlardı. Üzerime döktüğüm çayı yüzüme vurmuyorlardı. Müdür Meryem Hanım gülümseyerek dedi ki: —Burada bir köşeniz olacak Mehmet amca. Unutursanız, biz size hatırlatırız. Odamda pencerede bir yatak vardı. Duvara Ayşe ile çekilmiş bir fotoğraf asıldı. Bazen bakıp diyordum: —Ne güzel bir hanım. —Eşiniz — diyordu Meryem. —Nerede o? —Sizi yukarıdan izliyor. Günlerim sakinleşti. Türk sanat müziği çalıyor, bahçeye çıkarılıyor, pazar günleri tatlı veriliyordu. Bana “Deli Mehmet” diyenler bile vardı; çünkü hikâyelerimi bazen karıştırıyordum. Ama artık daha çok gülüyordum. Fakat benim huzurum, oğlumun hayatına cehennem oldu. Mahkeme salonu doluydu. Gazeteciler, komşular, meraklılar… Emre zayıflamış, sakallı gelmişti. Elif gelmedi; çoktan boşanma kâğıtlarını bırakmıştı. Hakim dosyayı okudu. Savcı anlattı: nasıl beni kandırdığı, nasıl köy yolundan çöplüğe götürdüğü, nasıl 600 lira bırakıp terk ettiği… Emre ağladı: —Babamı 2 yıl baktım. Altını temizledim. Dövdüğü oldu. İşimi kaybettim. Evliliğim bitti. Dayanamadım. Hakim uzun süre baktı: —Zorluklarınızı anlıyorum. Ama bu, onu çöplüğe bırakmanızı açıklamaz. Karar: 1 yıl denetimli serbestlik, yaşlı bakım merkezlerinde çalışma zorunluluğu ve Karabük’teki bakımım için aylık ödeme. Çıkışta bir gazeteci sordu: —Babanız sizi affeder mi? Emre cevap veremedi: —Sanırım en kötüsü… artık beni hatırlamaması. Haklıydı. İlk ay, bir zarfla geldi. Meryem aldı. Onu görmek istedi. Avluda oturuyordum, Meryem beni pencereye götürdü. Emre cama vurdu: —Baba… Bakmadım. Bir kuşa bakıyordum. —Yanına gelebilir miyim? —Bugün olmaz. —Ben oğluyum. —Bunu o çöplüğe bırakmadan önce düşünecektiniz. Her ay para getirdi. Ama para affı getirmedi. Çalıştı, yoruldu, dışlandı. Çocuklar onun için bir şarkı bile yaptı: “Emre geçti yoldan, babasını sattı, vicdanı çöplükte kaldı.” Elif başka şehre gitti. Ev boş kaldı. Emre geceleri benim eski odamda ağladı. 83 yaş günümde bana pasta getirdiler. Gülümsedim. Emre dışarıdaydı, demir parmaklıkların arkasında. Meryem dedi ki: —Gelmesin, gününüzü bozmasın. —Sadece görmek istedi. —Artık onu hatırlamıyorsunuz. Bu söz Emre’nin içini yaktı. Bir gün demir parmaklıklara tutundu: —Baba, beni tanıyor musun? Ben gülümsedim: —İyi günler evladım. Birini mi arıyorsunuz? Ve yürüdüm. O an ona verilen ceza ne mahkeme kararıydı ne toplumdu. En ağır ceza buydu: hatırlanmamak. Ve eğer bu hikâye acıtıyorsa, doğru yere acıtıyordur: yaşlı ebeveynlerini yük sanan evlatlara ve hayatını verip sonunda “çöp” muamelesi görmek istemeyen tüm insanlara.
Benzer Galeriler
-
Bunlar bir hastalığın ilk belirtileridir
-
22 yıllık evliliğin ardından, kocam hastane yatağından bir yabancının adını fısıldadı; cenazesinde o kadın yanıma geldi ve “BANA SESSİZ KALMAMI YALVARDI” dedi.
-
Karanfil ve Limon Kolajen İçeceği
-
Hapishanedeki en tehlikeli mahkûm, temizlikçi olarak işe yeni başlayan fakir bir yaşlı adamla alay ediyordu
-
“İlkinde yorgunluk sandım, ikincisinde rujumun dağıldığını gördüm, üçüncüsünde çantama bir ses kayıt cihazı gizledim;
-
Zengin adam, dadıyı tuzağa düşürmek için 200.000 TL bıraktı


