DOLAR
Alış: 48.50
Satış: 48.69
EURO
Alış: 55.98
Satış: 56.21
GBP
Alış: 65.31
Satış: 65.79
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
14.09.2026
26 yaşında gelinim meğer benim kaybettiğim üvey…
- Benim adım Rauf. Yetmiş iki yaşındayım. İnsan benim yaşıma geldiğinde geçmişte bıraktığı acıların artık kendisine yetişemeyeceğini sanıyor. Yanılmışım. Bazı acılar kaybolmuyor. Sadece yıllarca sessizce bekliyor. Oğlum Taylan, yirmi dokuz yaşındayken evleneceğini söylediğinde hayatımda uzun zamandır hissetmediğim kadar büyük bir mutluluk yaşamıştım. Annesini sekiz yıl önce kaybetmiştik. O günden sonra Taylan ile birbirimize daha çok bağlanmıştık. Bir akşam eve geldi ve, “Baba, seni biriyle tanıştıracağım,” dedi. Yanında yirmi altı yaşında genç bir kadın vardı. Adı Nisandı. Uzun kahverengi saçları, sakin bakışları ve insanı rahatlatan bir gülümsemesi vardı. Fakat onu gördüğüm ilk anda içimde tuhaf bir his oluştu. Sanki bu yüzü daha önce görmüştüm. Özellikle gözleri… Bir de gülerken sol yanağında beliren küçücük gamze. Nisan’a bakarken yıllar önce kaybettiğim birini hatırlamaya çalışıyordum. Ama kim olduğunu çıkaramıyordum. Düğün hazırlıkları boyunca onu daha yakından tanıdım. Saygılı, ölçülü, ailesine bağlı bir genç kadındı. Bana her gelişinde sanki yabancı biriyle değil, yıllardır tanıdığı biriyle konuşur gibi davranıyordu. Bazen beni uzun uzun süzdüğünü fark ediyordum. Bir gün dayanamayıp, “Yüzümde bir şey mi var kızım?” diye sordum. Gülümsedi. “Hayır. Sadece size bakınca içimde garip bir tanıdıklık hissi oluyor.” Bu söz beni ürpertti. Çünkü ben de aynı şeyi hissediyordum. Düğün günü geldiğinde Nisan gelinliğiyle salona girdi. Yanımdaki kız kardeşim bana dirseğiyle dokundu. “Rauf, gözlerin doldu.” “Yaşlandım herhâlde,” dedim. Ama sebebin bu olmadığını biliyordum. Nisan bana birini hatırlatıyordu. Yıllar önce hayatımdan kopup giden bir çocuğu. Düğünden üç ay sonra Taylan ile Nisan bize kahvaltıya geldiler. Nisan mutfakta bana yardım ederken saçlarını topladı. Tam o sırada boynundaki kolyeyi gördüm. Elimdeki tabak neredeyse yere düşüyordu. Gümüş renkli, küçük bir yarım ay kolyesiydi. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Çünkü o kolyeyi ben satın almıştım. Yaklaşık otuz yıl önce. O zamanlar ikinci eşim Selma ile evliydim. Selma’nın önceki evliliğinden Aylin adında bir kızı vardı. Aylin on sekiz yaşındayken bir kız çocuğu dünyaya getirmişti. Bebeğin babası ortadan kaybolmuştu. Aylin de çok gençti ve ne yapacağını bilmiyordu. O küçük kız neredeyse bizim evimizde büyüdü
- Adı İpekti. Ben onun biyolojik dedesi değildim. Ama İpek dünyaya geldiği günden itibaren bana “dede” demeyi öğrenmişti. Ona ilk bisikletini ben almıştım. İlk kez parka ben götürmüştüm. Geceleri ateşi çıktığında başında ben beklemiştim. Benim için kan bağı hiçbir zaman önemli olmadı. İpek benim torunumdu. Yedi yaşına girdiğinde ona yarım ay şeklinde küçük bir kolye almıştım. Arkasına da, “Dedenden İpek’e.” yazdırmıştım. Bir yıl sonra hayatımız darmadağın oldu. Selma, Aylin ve küçük İpek şehir dışına giderken büyük bir trafik kazası geçirdiler. Selma olay yerinde hayatını kaybetti. Aylin ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı fakat birkaç gün sonra onu da kaybettik. İpek ise ortadan kaybolmuştu. Kazadan sağ çıkan bazı yolcular farklı hastanelere götürülmüş, kayıtlar birbirine karışmıştı. Aylar boyunca İpek’i aradım. Polise gittim. Hastaneleri dolaştım. Çocuk esirgeme kurumlarına başvurdum. Gazetelere ilan verdim. Her gördüğüm küçük kız çocuğunda onu aradım. Ama hiçbir iz bulamadım. Yıllar geçti. Hayat devam etti. Taylan büyüdü. Ama ben İpek’i hiçbir zaman unutmadım. Şimdi karşımda oğlumun karısı duruyordu. Ve boynunda İpek’e verdiğim kolye vardı. “Nisan…” Sesim titriyordu. “O kolyeyi nereden buldun?” Nisan’ın yüzü bir anda ciddileşti. Elini kolyesinin üzerine koydu. “Çocukluğumdan beri bende.” “Arkasında bir yazı var mı?” Uzun süre sustu. Sonra gözlerinin dolduğunu gördüm. “Var.” “Nedir?” Dudakları titredi. “Dedenden İpek’e.” Dizlerim çözüldü. Sandalyeye oturdum. O anda mutfağın duvarları üzerime geliyormuş gibi hissettim. “İpek…” Bu ismi otuz yıl sonra ilk kez bu kadar umutla söylemiştim. Nisan gözlerini kapattı. Tam o sırada Taylan içeri girdi. “Ne oldu size?” Nisan bana baktı. Sonra beklemediğim bir şey söyledi. “Ben sizin kim olduğunuzu zaten biliyorum.” Başımı kaldırdım. “Ne zamandır?” “Düğünden önce öğrendim.” Taylan şaşkınlıkla eşine baktı. Nisan anlatmaya başladı. Kazadan sonra onu bulan kişiler bir hastaneye götürmüşler. Başındaki darbe nedeniyle uzun süre konuşamamış. Adını bile tam hatırlayamıyormuş. Üzerinde kimlik yokmuş. Tek sahip olduğu şey boynundaki kolyeymiş. Kayıt karmaşası yüzünden ailesine ulaşılamamış. Aylar sonra koruyucu aileye verilmiş, ardından evlat edinilmiş. Yeni ailesi ona Nisan adını vermiş. Onu büyüten anne ve babası, on sekiz yaşına geldiğinde gerçeği açıklamış. Nisan yıllarca biyolojik ailesini araştırmış. Ama elindeki bilgiler çok azmış. “Taylan’la tanışana kadar hiçbir şey bilmiyordum,” dedi. “Sonra sizin soyadınızı duydum. Bir gün Taylan eski aile fotoğraflarını gösterdi.” Bana baktı. “Fotoğraflardan birinde küçük bir kız sizin omuzlarınıza oturmuştu.” Nefesim kesildi. “Hatırladın mı?” “Hayır,” dedi. “Ama fotoğrafın arkasında İpek yazıyordu.” Nisan daha sonra eski dosyalarına bakmış. Kazanın tarihi ile aile kayıtları uyuşmuş. Sonra internette yıllar önce verilmiş bir gazete ilanına ulaşmış. İlanda benim ismim varmış. “Peki neden bana söylemedin?” diye sordum. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Çünkü ya yanlışsam diye korktum.” Bir süre sustu. Sonra, “Bir de beni istemeyeceğinizden korktum,” dedi. O cümle içimi paramparça etti. Ayağa kalktım. “İstememek mi?” Üst kattaki odama çıktım. Yıllardır sakladığım eski sandığı indirdim. İçinden gazeteleri, polis kayıtlarını ve kayıp ilanlarını çıkardım. En üstte küçük İpek’in fotoğrafı vardı. Altında büyük harflerle: KAYIP ÇOCUK yazıyordu. İlanın kenarına kendi elimle bir not düşmüştüm: “İpek, deden seni bekliyor. Eve dön.” Nisan kâğıdı görünce elleri titremeye başladı. “Bunu gerçekten yıllarca sakladınız mı?” “Her şeyi sakladım.” Sonra fotoğrafları çıkardım. İlk doğum günü… Bisiklete bindiği gün… Parkta çekilmiş fotoğrafımız… Nisan dizlerinin üzerine çöktü. Fotoğraflardan birine dokundu. “Bu salıncağı hatırlıyorum.” Kalbim duracak gibi oldu. “Gerçekten mi?” Başını salladı. “Bir de siz bana sürekli ‘küçük serçem’ derdiniz.” Artık kendimi tutamadım. Ağlamaya başladım. “Evet,” dedim. “Sana hep öyle derdim.” Nisan bana sarıldı. Otuz yıl sonra kayıp torunum yeniden kollarımdaydı. Kanımdan değildi. Ama bunun hiçbir önemi yoktu. Tam o sırada Taylan boğazını temizledi. “Yani bir dakika…” İkimiz ona baktık. Kaşlarını çatmıştı. “Nisan senin üvey torunun mu?” “Evet.” Taylan bir an donup kaldı. Sonra hızlıca, “Ama aramızda kan bağı yok, değil mi?” diye sordu. İlk kez o gün kahkaha attım. “Yok oğlum. Nisan, Selma’nın kızının çocuğuydu. Seninle hiçbir biyolojik bağınız yok.” Taylan derin bir nefes aldı. Nisan da gözyaşlarının arasından gülmeye başladı. O gün akşama kadar konuştuk. Nisan çocukluğundan hatırladığı küçük parçaları anlattı. Evin bahçesindeki dut ağacını… Ona aldığım kırmızı bisikleti… Yağmurlu gecelerde ona anlattığım masalları… En sonunda karşıma oturdu. Uzun süre sustu. Sonra, “Size yine dede diyebilir miyim?” diye sordu. Yetmiş iki yaşında bir adamın kalbi o anda yeniden gençleşebilir mi? Benimki gençleşti. Elini tuttum. “Ben otuz yıldır bunu duymayı bekliyorum.” Aradan iki yıl geçti. Taylan ile Nisan’ın şimdi küçük bir kızları var. Adını Aylin koydular. Geçen hafta torunumun çocuğunu kucağıma aldım. Nisan yanıma gelip başını omzuma yasladı. “Biliyor musun dede,” dedi, “hayat bazen insanı başladığı yere geri getiriyor.” Ben başımı salladım. Ama yıllar bana başka bir şey öğretmişti. Aile olmak yalnızca aynı kanı taşımak değildir. Bazen bir çocuğun ateşli gecesinde başında beklemektir. Bazen yıllarca bir sandığın içinde onun fotoğraflarını saklamaktır. Bazen de otuz yıl boyunca dönmeyeceğini düşündüğünüz birine kalbinizde hâlâ yer ayırmaktır. Ben İpek’in gerçek dedesi değildim. Ama onu gerçekten sevmiştim. Belki de bu yüzden hayat, yıllar sonra onu yeniden kapıma getirdi. Üstelik bu kez yabancı biri olarak değil… Oğlumun gelini olarak. O gün anladım ki bazı insanlar ailemize doğarak girmez. Bazıları sevgimizle ailemiz olur. Ve gerçek sevgi, aradan kaç yıl geçerse geçsin, eve dönüş yolunu asla unutmaz.
Benzer Galeriler
-
Şükran Günü Yemeğinde Herkesin Hizmetçi Sandığı O Genç Kız, Masanın Başköşesine Oturduğunda Ailesinin Dünyası Başlarına Yıkıldı!
-
Mezuniyet Töreninde Kırmızı Elbiseli Genç: Herkesin Alay Ettiği O Çocuğun Arkasındaki Yürek Burkan Gerçek!
-
60 YAŞINDAKİ BİR KADINLA EVLENDİĞİM İÇİN HERKES BANA DELİ DEDİ
-
BABAMIN YENİ EŞİ, BİRLİKTE ÇEKTİRDİĞİMİZ FOTOĞRAFI SİLMEMİ İSTEDİ.
-
ANNEMLE BABAM, 31 YILDIR KULLANDIKLARI LEKELİ ESKİ YATAĞI DEĞİŞTİRMEYİ HEP REDDETTİ
-
26 yaşında gelinim meğer benim kaybettiğim üvey…


