- Elli sekiz yaşında bir kadınım. Tam on sekiz yıl boyunca Bursa’nın en prestijli semtindeki o ihtişamlı malikaneyi kendi evim gibi temizledim, çekip çevirdim. Mülkün sahibi Cevdet Bey, sadece patronum değil, bu hayattaki en büyük dayanağımdı. Kızımı aniden kaybettiğimde ve minik torunum Umut ile bir başıma kaldığımda, elinde bir tabureyle yanıma oturup saatlerce sessizce acımı paylaşan insandı. Bana her zaman bir çalışan değil, evladıymışım gibi davrandı. Ancak Cevdet Bey geçen mart ayında vefat edince dünyam karardı. Babasının cenazesinde bile tek bir damla gözyaşı dökmeyen hayırsız oğlu Volkan, malikaneye adeta bir zafer edasıyla adım attı. Yıllardır uğramadığı, babasını bir kez bile aramadığı o köşkü satıp paraya çevirmek için sabırsızlanıyordu. Babasının toprağa verilişinden üç hafta sonra Volkan beni kütüphaneye çağırdı. Ne oturmamı söyledi ne de bir bardak su teklif etti. Masanın üzerinden bana ince bir zarf uzatarak soğuk bir sesle konuştu: “Artık senin hizmetine ihtiyacımız kalmadı Hacer. İçi 15.000 lira dolu bu zarf senin bir haftalık kıdem tazminatındır. Gün batımına kadar tüm eşyalarını topla ve bu mülkü terk et.” On sekiz yıllık emeğimin karşılığı bu kadardı. Çaresizce önlüğümü, radyomu ve Cevdet Bey’in bana hediye ettiği çerçeveli fotoğrafı bir koliye koyup evden çıktım. O gece Bursa’daki küçük kiralık dairemin mutfağında, torunum Umut uyurken boş buzdolabına bakıp gözyaşlarına boğuldum. Yarın torunuma nasıl bakacağımı, kirayı nasıl ödeyeceğimi bilmiyordum.
- Tam üç gün boyunca derin bir çaresizlik içinde kıvrandım. Cuma öğleden sonra telefonum acı acı çaldı. Arayan, Cevdet Bey’in yıllardır tüm hukuki işlerini yürüten ve çok saygı duyduğu avukatı Selim Bey’di. Selim Bey’in sesi oldukça ciddi ve gergindi. Hal hatır sormadan doğrudan söze girdi: “Hacer Hanım, size bu telefonun amacını açıklamadan önce çok önemli bir şey sormam gerekiyor. Şu an ayakta mısınız, yoksa oturuyor musunuz?” Ellerim titremeye başladı.Mutfak sandalyesini çekip titreyen dizlerimle oturdum. “Oturdum Selim Bey,” dedim fısıltıyla. “Lütfen ne olduğunu söyleyin, çok korkuyorum.” Selim Bey derin bir nefes aldı: “Volkan’ın sizi bir haftalık tazminatla kovduğunu dün öğrendim. Cevdet Bey, oğlunun ne kadar açgözlü ve acımasız olduğunu aylar öncesinden biliyordu. Vefat etmeden üç ay önce yanıma gelip vasiyetini tamamen değiştirdi.” Sessizce dinliyordum. Selim Bey devam etti: “Cevdet Bey, malikaneyi ve tüm mülkü Volkan’a doğrudan devretmedi. Vasiyete çok özel bir şartlı fon maddesi ekletti. Bu maddeye göre Volkan’ın mirasçı olabilmesi, sizin beş yıl boyunca tam maaşla malikanede çalışmaya devam etmenize bağlıydı. Eğer Volkan sizi haklı bir sebep olmadan kovarsa, ceza maddesi anında devreye girecekti.” Nefesim kesildi. “Yani ne oluyor Selim Bey?” “Volkan sizi kovarak vasiyet şartını resmen ihlal etti,” dedi Selim Bey zafer dolu bir sesle. “Dün gece yarısı itibarıyla, o devasa malikanenin ve bağlı tüm mülklerin tek ve yasal sahibi tamamen siz oldunuz Hacer Hanım.” Gözyaşlarım sel oldu. Cevdet Bey, vefa ve sadakatin parayla satın alınamayacağını, ama ödüllendirileceğini göstererek torunum Umut ile beni ömrümüzün sonuna kadar güvenceye almıştı. Ertesi sabah saat 10:00’da Selim Bey ile birlikte malikanenin kapısına dayandık. Volkan, evi özel bir müzayede ekibine satmaya hazırlanıyordu. Kapıyı açtığında beni karşısında görünce öfkeyle bağırdı: “Senin işine son verdim! Burada ne işin var?” Selim Bey araya girerek mahkeme ve vasiyet belgelerini Volkan’ın eline tutuşturdu. Volkan belgeleri okudukça yüzündeki bütün renk çekildi, elleri titremeye başladı. “Bu imkansız! O sadece bir hizmetçi!” diye haykırdı. Sonra bana dönerek yalvarmaya başladı: “Hacer Abla, bir yanlış anlaşılma oldu! Seni hemen iki katı maaşla tekrar işe alıyorum, lütfen avukata bir yanlışlık olduğunu söyle!” Volkan’ın gözlerinin içine baktım. O an karşımdaki düşmanımı değil, sevginin ve insanlığın değerini hiç anlamamış zavallı bir adamı gördüm. “Hiçbir yanlış anlaşılma yok Volkan,” dedim sakince. “Baban seçimini yaptı. Tıpkı senin üç gün önce bana gün batımına kadar süre tanıdığın gibi…” “Bana bunu gerçekten yapacak mısın?” diye bağırdı. “Bugün saat 17:00’ye kadar özel eşyalarını toplayıp mülkümden ayrılman için sana süre veriyorum,” dedim kararlılıkla. Volkan başı önünde eşyalarını toplayıp evi terk etti. Artık o koca malikanede gölgelerde çalışan görünmez bir kadın değildim; sevgi ve adalet üzerine kurulmuş bir yuvanın gururlu sahibiydim. Torunum Umut’u arayıp ona müjdeli haberi vermek için telefonuma uzandım.

