DOLAR
Alış: 49.29
Satış: 49.49
EURO
Alış: 55.27
Satış: 55.49
GBP
Alış: 65.20
Satış: 65.69
Temizlikçilik Yaparak Okuttuğum Oğlum, Mezuniyet Töreninde Beni Tanımıyormuş Gibi Davrandı.
Yılmaz’ın telefonu çaldı. Kısacık konuştu, ardından yüzü gerildi.
“Polis ekipleri kampüse gidiyor. Bizim de hemen çıkmamız gerekiyor.”
Anahtarı avucuma aldım. Yıllardır ev anahtarı, temizlik dolabı anahtarı taşımıştım. İlk kez bir anahtarın, ölmüş sandığım adamla yaşayan oğlum arasında durduğunu hissediyordum.
Üniversiteye vardığımızda salonun ışıkları sönüktü. Mezuniyette attığım utanç dolu adımları bu kez koşarak geçtim. Eski arşiv, kullanılmayan bir laboratuvar binasının bodrumundaydı. Polisler koridorun iki ucunu kontrol ediyordu.
Yılmaz demir kapıyı gösterdi.
“Bunu yıllardır kimse açmamış.”
Anahtar deliğe girdi. Bir kez çevirdim, açılmadı. İkinci denemede kilitten tok bir ses yükseldi.
İçeride tozlu raflar, kırık bir masa ve duvara dayanmış metal dolap vardı. Dolabın üstünde, eşimin eski iş çantasına benzer kahverengi bir çanta duruyordu. Sapındaki elle dikilmiş mavi ipliği tanıdım. O ipliği yıllar önce ben geçirmiştim.
“Bu onun!” diye fısıldadım.
Çantayı göğsüme bastırınca mutfağımızdaki eski bir akşam gözümde canlandı. Eşim, İlter henüz karnımdayken yıpranan sapı tamir etmemi istemişti. Ben de mavi iplikle öyle eğri büğrü dikmiştim ki benimle günlerce şakalaşmıştı. O geceden sonra çantanın kaybolduğunu sanmıştım. Demek birileri evimizi, anılarımızı ve onun sesini bizden almış; ama o küçücük dikişi silememişti.
Yılmaz yavaşça omzuma dokundu.
“Burada bulduklarımızı ben değil, yetkili ekipler inceleyecek. Hiçbir sayfayı kaybetmemeliyiz.”
Çantanın içinde bir defter, mühürlü numune zarfları ve küçük bir ses kayıt cihazı bulduk. Defterin ilk sayfasında eşimin el yazısı vardı:
“Gülfem bu kâğıtları görürse, bilsin ki yangını ben çıkarmadım.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Yılmaz kayıt cihazının düğmesine bastı. Cızırtının ardından tanıdığım o ses duyuldu.
“Beni susturmak istiyorlar. Binanın betonuna eksik malzeme konduğunu kanıtladım. Yarın raporu teslim edeceğim. Bir şey olursa oğlumuza yalan söylemeyin.”
Yıllardır bir fotoğraftan hatırladığım ses, karşımda yeniden nefes alıyordu.
Tam o sırada üst kattan sert bir gürültü geldi. Ardından bir polis bağırdı:
“Kimse yerinden ayrılmasın!”
Koridorun sonundaki kapı çarpıldı. Merdivenlerden birinin koştuğunu duyduk. Yılmaz beni arkasına aldı. Bir memur telsizle konuşurken duvarın öbür tarafından boğuk bir ses yükseldi.
“Anne!”
Dünyada o sesi tanımayacağım hiçbir yer yoktu.
“İlter! Neredesin?”
“Eski havalandırma odasındayım. Kapıyı dışarıdan kapattılar!”
Ses, rafların arkasından geliyordu. Polisler ağır dolabı çekince boyayla kapatılmış dar bir kapı ortaya çıktı. İçeride İlter vardı; elleri plastik kelepçeyle bağlıydı, dudağı yarılmıştı.
Ona sarıldığımda neredeyse nefes alamadı.
“Affet beni anne,” dedi. “Seni herkesin önünde inkâr ettim.”
“Sus. Önce sağ salim buradan çıkalım.”
Ama İlter ayağa kalkar kalkmaz defteri istedi.
“Onlar bunu bulamadan bir şey daha bilmelisiniz. Aradıkları sadece sahte beton raporu değil.”
Yılmaz çantadaki hastane fişini gösterdi. İlter başını salladı.
“Babam yangından sonra on bir gün yaşamış. Onu gizlice başka hastaneye götürmüşler. Çünkü hastanede polise ifade vermek istiyormuş.”
Kalbim deli gibi çarpıyordu.
“Sonra ne olmuş?”
“İfade verdiği gece ölmüş. Ama ifadesini yok edememişler. Hemşirenin muhafaza ettiği kopya, yıllar sonra bu arşive aktarılmış. Ben kaydı buldum.”
“Elimizdeki tabutta kim vardı?”
“Yangında ölen başka bir işçi. Kimliklerin karıştırıldığını söyleyip dosyayı kapatmışlar. O işçinin ailesine de aynı yalanı söylemişler.”
O an sevincin yerini tarifsiz bir acı aldı. Eşim yaşamıyordu. Ama cenazesini uğurladığım gün bir hastane yatağında, benden bir haber bekliyormuş.
İlter elimi sıktı.
“Ölmeden önce hemşireye annemin adresini vermiş. Bize haber göndermesini istemiş. Mektup hiç ulaşmamış.”
“Nasıl öğrendin bunları?”
“Mezuniyet projem için eski binaların deprem güvenliğini araştırıyordum. Babamın çalıştığı yapının dosyasında aynı raporun iki farklı sonucunu buldum. Peşine düştüm. Müdür bana burs, iş, para teklif etti. Kabul etmeyince seni tehdit etti.”
Bir an sustu, gözleri doldu.
“Törenden bir gece önce telefonuma senin işe giderken çekilmiş fotoğrafını gönderdiler,” diye devam etti. “Altında ‘Anneni de bu işe karıştırma’ yazıyordu. Rektöre her şeyi anlatmaya çalıştım. Ama beni izlediklerini anlayınca dosyaları küçük parçalara ayırıp farklı yerlere sakladım. Sana verdiğim notu koridor görevlisine bırakmamın sebebi de buydu. Yanına koşmayı dünyada her şeyden çok istedim.”
Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Oğlumun yaşadığı korkuyu anlıyordum; yine de korkunun bize hükmetmesine izin veremeyeceğimizi de biliyordum.
“Dün yanında duranlar senin kim olduğunu biliyordu. Sana bir şey anlatıp anlatmadığımı anlamaya çalışıyorlardı. Seni tanımazsam artık görüşmediğimizi sanıp rahat bırakacaklarını düşündüm. Ama sana bunu yaşatmaya hakkım yoktu.”
“Beni korumak için kalbimi kırdın, oğlum. Bir daha hiçbir sırrı birlikte konuşamayacağımız kadar büyütme.”
İlter ağlayarak başını salladı.
Koridordan polislerin sesleri geldi. İki adam binadan çıkmaya çalışırken durdurulmuştu. İlter’in telefonundaki tehdit mesajları, kapatıldığı odanın görüntüleri ve eski belgeler delil olarak alındı. Yılmaz, rektörlük adına savcılığa bütün arşivin teslim edileceğini söyledi.
O gün eve dönünce lacivert elbisemi dolaptan çıkardım. Mezuniyette ezilen buketin kurumuş çiçekleri hâlâ cebindeydi. Tam atacakken İlter elimi durdurdu.
“Onları sakla anne. Bir gün o günü başka türlü hatırlayacağız.”
Sonraki aylar kolay geçmedi. Soruşturmalar, ifadeler ve gazetecilerin soruları arasında bazen yeniden yıkıldım. Bir sabah kapımıza, yıllar önceki şantiyede çalışmış yaşlı bir işçi geldi. Eşimin yangından önce defalarca yönetime itiraz ettiğini, gerçek deney sonuçlarını duyurmak istediği için yalnız bırakıldığını anlattı. İfade vermeye korktuğunu itiraf etti; sonra kendi isteğiyle karakola gidip bildiklerini söyledi.
Bu ziyaret bana kimsenin kendi başına bütün kötülüğü durduramayacağını öğretti. Ama suskunluk, yıllarca bir felaketi büyütebiliyordu. Ben de ilk kez komşuların, eski çalışanların önünde yaşadıklarımızı korkmadan anlattım. Savcılığın istediği kimlik incelemeleri sonucunda eşimin mezarı diye ziyaret ettiğim yerde başka bir işçinin yattığı doğrulandı. Hastanenin eski kayıtlarından eşimin gerçek defin yeri bulundu. Adı sonunda kendi mezar taşına yazıldı.
Büyük bir duruşmada İlter ayağa kalkıp babasının defterini hâkime verdi. Ben arka sıradaydım. Bu kez insanlar bize baktığında başımı eğmedim. Mahkeme, oğlumun alıkonulması ve belge karartma girişimiyle ilgili mahkûmiyet kararları verdi; eski yangınla ilgili sorumlulukların araştırılması ise ayrı dosyada sürdü.
Bir yıl sonra üniversite, güvenli yapı denetimi üzerine bir öğrenci programı başlattı. Programın ilk toplantısına, benim gibi çalışan ailelerin çocukları davet edilmişti. Yılmaz konuşmasını bitirince mikrofonu İlter’e uzattı.
Oğlum salonun ortasında beni buldu.
“Bir yıl önce burada anneme ‘Sizi tanımıyorum’ dedim,” diye başladı. “Hayatımın en korkak cümlesiydi. Bugün herkesin önünde doğruyu söyleyeceğim.”
Yanıma gelip elimi tuttu.
“Ben Gülfem’in oğluyum. Annem temizlik yaparak beni okuttu. Babam gerçeği savunduğu için susturuldu. Ben diplomamı ikisinin de emeğine borçluyum.”
Salon alkışla doldu. Ama benim gözüm oğlumun tuttuğu elimdeydi. Deterjandan çatlamış parmaklarımı bu kez saklamıyordum.
Sahneye çıkmadan önce ona bir zamanlar söylediğim sözü hatırlattım:
“Yeter ki iyi bir insan ol, oğlum. Başka alkış istemem.”
İlter gülümsedi.
“Biliyorum anne. Ama bu kez seninle aynı karede durmak istiyorum.”
Yan yana fotoğraf çektirdik. O akşam babasının mezarına da uğradık. Fotoğrafın bir kopyasını taşın yanına bıraktım.
Oğlum beni bir gün herkesin önünde inkâr etmişti. Sonra anladım: Bir insanı gerçekten tanımak, onun adını söylemekten değil, hak ettiği yerde yanında durmaktan geçiyordu.
