DOLAR
Alış: 49.09
Satış: 49.28
EURO
Alış: 55.07
Satış: 55.29
GBP
Alış: 64.85
Satış: 65.34
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
11.10.2026
Boşandıktan Sonra Gemiye Bindim: Yabancının Cebinden Çıkardığı Sır
- GEMİDEKİ YABANCI VE YİRMİ İKİ YILLIK SIR “Sonra elini ceketinin iç cebine götürdü. Ve oradan bir şey çıkardı. Onu gördüğüm anda yüzümde bir damla kan kalmadı.” Adamın avucunda, kenarları yıpranmış küçük bir bebek bilekliği duruyordu. Üzerindeki soluk yazıyı okumam birkaç saniye sürdü: “Anne: Suna Yalçın. Bebek: Erkek. 14 Mayıs.” Bardağım elimden kayıp masaya çarptı. O tarihi hayatım boyunca unutamamıştım. Yirmi iki yıl önce, kızım doğarken ikiz kardeşinin yaşamadığını söylemişlerdi bana. “Bu nereden çıktı?” diye fısıldadım. Adamın gözleri doldu. “Benim adım Barlas. Oğlun yaşıyor, Suna Hanım.” Bir an salonun bütün sesleri kesildi. Garsonların ayak sesleri, çatal bıçakların tıkırtısı, uzaktan gelen müzik… Hiçbirini duymuyordum. “Yalan söylüyorsunuz.” “Keşke söyleyebilseydim.” Cebinden bir fotoğraf daha çıkardı. Yirmili yaşlarının başında bir delikanlı, deniz kıyısında gülümsüyordu. Kızım Eylül’ün gözleri, benim kaşlarım ve eski eşim Levent’in çenesine sahipti. Fotoğrafı ellerim titreyerek aldım. “Adı ne?” “Toprak.” “Peki siz kimsiniz?” Barlas bir süre sustu. “Onu büyüten adamım.” Sandalyeden kalkmaya çalıştım ama dizlerim tutmadı. Barlas garsona su getirmesini işaret etti. Beni sakinleştirmeye çalışmadı. Sadece bekledi. Yirmi iki yıl önce erken doğuma girmiştim. Hastanede saatlerce süren bir karmaşa yaşanmış, uyandığımda bana bir oğlumun öldüğü söylenmişti. Eylül kuvözdeydi. Levent, ağlayarak elimi tutmuş, diğer bebeğimizi defnettiklerini anlatmıştı. Ben cenazesini bile görememiştim. Doktorlar bunun benim sağlığım için daha iyi olduğunu söylemişlerdi. Yıllarca o görünmeyen bebeğin yasını tuttum. Her doğum gününde Eylül için pasta hazırlarken bir dilimi de hiç tanımadığım oğluma ayırdım. “Nasıl?” dedim. “Bir çocuk ölmediyse bunu nasıl saklayabildiler?” Barlas, masaya eski bir dosya koydu. “Eşimle yıllarca çocuk sahibi olamadık. O dönemde bize hastanede çalışan bir aracı ulaştı. Annesinin bakamayacağı bir bebeğin evlat edinilmeyi beklediğini söylediler. Evrakların yasal olduğunu sandık.” “Ben oğlumu kimseye vermedim!” “Biliyorum. Ben de bunu altı ay önce öğrendim.” Barlas, eşinin ölümünden sonra Toprak’ın biyolojik ailesini araştırmak istediğini anlattı. Eski dosyalarda birbiriyle uyuşmayan imzalar bulmuşlardı. Bir belgede benim adıma atılmış imza vardı. Oysa imza bana ait değildi.
- “Savcılığa başvurdum,” dedi. “Bir avukatla birlikte araştırmayı sürdürüyoruz. Toprak da gerçeği biliyor.” Kalbimde umutla öfke aynı anda kabardı. “Levent’in bununla ne ilgisi var?” Barlas gözlerini kaçırdı. “Üç ay önce onunla görüştüm. Önce hastanenin adını tanımadığını söyledi. Sonra fotoğrafı gösterdim. Ağlamaya başladı.” “Demek o da yeni öğrenmiş.” “Hayır, Suna Hanım. Oğlunuzun ölmediğini başından beri biliyormuş.” Bu kez gerçekten ayağa kalktım. Sandalyem arkaya sürüklendi. Yan masadakiler dönüp bize baktı ama umurumda değildi. “İmkânsız!” Barlas, dosyadan sararmış bir kâğıt çıkardı. Altındaki imza Levent’indi. Bir özel hastaneden yapılmış para transferinin dekontu da vardı. “Levent’in babası o dönemde ağır borç içindeymiş,” dedi. “Hastanedeki bazı kişiler ona para teklif etmiş. Oğlunuzun doğumdan sonra öldüğüne dair kayıt düzenlemişler. Levent de buna göz yummuş.” Kâğıttaki rakamlara baktım. Bir bebeğin hayatına fiyat biçmişlerdi. “Bana neden şimdi geldiniz?” “Levent’e gerçeği anlatması için zaman verdim. O ise boşanmayı seçti. Size yaklaşmamamı istedi. Bir daha aile hayatınızı bozmayacağınıza dair söz vermemi bile teklif etti.” Aniden her şey yerine oturdu. Boşanma evrakları, anlamsız açıklamalar, yüzüme bakmadan söylediği o cümle: “Sanırım birlikte yaşlanmak bize nasip olmayacak.” O, yaşlanmaktan değil, geçmişinin açığa çıkmasından korkmuştu. “Peki bu gemiye nasıl geldiniz?” “Toprak sizin seyahatinizi ablanızdan öğrendi. Ablanız ona inanmadı; benimle konuştu, belgeleri gördü. Sizi hazırlıksız yakalamak istemiyordu. Ama ben karaya dönmeden önce bilmeye hakkınız olduğunu düşündüm.” Telefonumu çıkardım. Ablam Nükhet’i aradım. İlk çalışta açtı. “Suna…” “Biliyordun.” Karşı taraftan hıçkırık duyuldu. “Seni korumaya çalışmadım. Sadece bunların gerçek olduğundan emin olmak istedim. Sana söylemeden önce…” “Bana söylemeden önce bir kez daha benim yerime karar verdiniz.” Telefonu kapattım. Barlas haklı olduğumu söyledi ama artık kimsenin hak vermesine ihtiyacım yoktu. Tek istediğim oğlumla konuşmaktı. “Toprak nerede?” “İzmir’de. Görüşmek istiyor. Fakat siz istemezseniz yaklaşmayacak.” “Bana numarasını verin.” Barlas telefonunu masaya bıraktı. Ekranda bir mesaj açıktı: “Baba, annem beni görmek ister mi?” O tek cümle göğsümde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açtı. Mesajı yazan delikanlıya kızamadım. Barlas’a da kızamadım. Asıl öfkem, bize kaybettirilen yıllaraydı. Toprak’ı aradığımda telefon iki kez çaldı. “Alo?” dedi çekingen bir ses. Konuşamadım. Yirmi iki yıl önce susturulduğunu sandığım o küçük kalbin şimdi bir insan sesi vardı. “Toprak,” diyebildim sonunda. “Ben… Suna.” Uzun bir sessizlik oldu. “Anne dememe izin verir misin?” diye sordu. Ağlamaya başladım. “Bana ne zaman istersen öyle seslenebilirsin.” O gece kamarama döndüğümde ilk işim Eylül’ü aramak oldu. Ona her şeyi anlattım. Önce şaşkınlıktan sustu, sonra “Bir kardeşim mi var?” diye defalarca sordu. “Evet,” dedim. “Ve onu bulduk.” “Babam biliyor muydu?” “Evet.” Eylül’ün ağladığını duydum. Ardından kararlı bir sesle konuştu: “O zaman eve döndüğünde onu birlikte karşılayacağız.” Ertesi sabah gemi Rodos’a yaklaşırken Levent’ten mesaj geldi. Barlas’ın benimle görüştüğünü öğrenmişti. “Lütfen eve dönünce konuşalım. Her şey göründüğü gibi değil.” Telefonu uzun süre elimde tuttum. Sonra tek cümle yazdım: “Oğlumuzun adı Toprak. Artık bunu inkâr etmeyeceksin.” Gemiden üç gün sonra İzmir Limanı’nda indim. Kalabalığın arasında Eylül’ü gördüm. Yanında fotoğraftaki delikanlı vardı. Barlas biraz geride durmuştu. Toprak bana doğru bir adım attı, sonra durdu. Sanki yaklaşmaya hakkı olup olmadığını bilmiyordu. Ben aramızdaki mesafeyi kapattım. Sarıldığımızda çocukluğunun kokusunu tanıyamadım. İlk adımlarını, ilk kelimesini, okulun ilk gününü kaçırmıştım. Ama omzuma yaslanışında hiç yabancılık yoktu. “Geç kaldım,” diye ağladım. “Sen geç kalmadın,” dedi. “Seni benden sakladılar.” O gün limandan eve dönerken Toprak arka koltukta oturdu. Dikiz aynasından bana ara sıra bakıyor, sonra gözlerini kaçırıyordu. Yanlış bir soru sorup onu ürkütmekten korkuyordum. Sonunda sessizliği o bozdu. “Çocukken hep annemin beni neden istemediğini düşünürdüm,” dedi. Aracı yol kenarına çektim. Arkaya dönüp elini tuttum. “Ben seni her gün istedim. Seni kaybettiğimi söylediler. Yıllarca mezarının nerede olduğunu bile öğrenemedim.” Toprak cebinden katlanmış bir resim çıkardı. Beş yaşındayken çizmişti. Üç çöp adam, sarı bir güneş ve köşede küçük bir kalp vardı. “Bunu yapınca öğretmenim annemi de çizmemi söylemişti,” dedi. “Ben de tanımadığım bir kadını çizdim. Şimdi sana vermek istiyorum.” Resmi alırken boğazım düğümlendi. Birbirimizin geçmişinden eksik kalmıştık ama geleceğinden eksik kalmak zorunda değildik. Bir hafta sonra Levent’le bir avukatın bürosunda karşılaştık. Önünde belgeler duruyordu. Artık inkâr etmiyordu. Babasının borçları için baskı gördüğünü, o sırada korktuğunu anlattı. Sonra da her gün söylemeyi düşünüp sustuğunu itiraf etti. “Yıllar geçtikçe geri dönmek zorlaştı,” dedi. “Yıllar geçtikçe oğlum büyüdü, Levent. Senin korkun yüzünden.” Benden af diledi. İlk kez içimde onu teselli etme isteği doğmadı. Avukatımın yanında, gerçekleri soruşturma makamlarına eksiksiz anlatmasını istedim. Sonraki süreçte eski hastane kayıtları incelendi, sorumlular hakkında soruşturma başladı. Levent de bildiklerini ifade verdi. Affetmek başka şeydi; hesap vermek başka. Toprak’la ilişkimiz başlangıçta kolay olmadı. Ona çocukluğunu sordukça kaçırdığım şeyler canımı yakıyordu. Bazen o da Barlas’ı üzmekten korkup bana mesafeli davranıyordu. Bir gün elini tutup şunu söyledim: “Seni büyüten babanı sevmekle beni sevmek arasında seçim yapmak zorunda değilsin.” O günden sonra daha rahat konuşmaya başladık. Eylül’le aynı gün doğduklarını öğrendiklerinde iki kardeş saatlerce fotoğraflarını karşılaştırdı. Gülüşleri bile birbirine benziyordu. Barlas’la da konuştum. Bana yıllardır sakladığı fotoğraf albümlerini getirdi. Toprak’ın bisiklete ilk bindiği günü, lise mezuniyetini, kırılan ilk dişini fotoğraflarda gördüm. Her sayfa içimde ayrı bir sızı bırakıyordu. Ama albümü kapatmadım. Çünkü o yılları yaşayamamış olsam da onları öğrenebilirdim. “Benden nefret etmenizi anlayabilirim,” dedi Barlas bir gün. “Öfkeliyim,” diye cevap verdim. “Fakat size değil, bizi birbirimizden koparanlara. Oğlum yalnız büyümemiş. Bunun için size teşekkür ederim.” Barlas başını eğdi. İlk kez omuzlarının hafiflediğini gördüm. Soruşturmanın ne kadar süreceğini bilmiyorduk. Kaybolan dosyalar, aradan geçen yıllar, birbirini tutmayan tanıklıklar vardı. Yine de artık sessiz kalmayacaktık. Çünkü bizim yaşadığımızı başka bir ailenin yaşamış olabileceği düşüncesi, gerçeğin peşini bırakmamıza izin vermiyordu. Aylar sonra üçümüz sahilde küçük bir kafede otururken Eylül iki dilim pasta söyledi. Toprak şaşırdı. “Bugün özel bir gün mü?” Eylül gülümsedi. “Annem her doğum günümüzde sana da bir dilim ayırırmış. Bu kez birlikte yiyelim dedim.” Gözlerim doldu. Yıllarca boş duran o tabak sonunda sahibini bulmuştu. Hayatımın eski hâline dönmesini artık istemiyordum. Çünkü eski hayatım, bilmediğim bir yalanın üzerine kurulmuştu. Levent’le geçirdiğim güzel günleri silemezdim ama onların hatırına gerçeği de yok sayamazdım. Gemiye binerken terk edilmiş bir kadın olduğumu sanıyordum. Oysa yolculuğun sonunda yalnızca bir evliliğin neden bittiğini öğrenmedim; kaybettiğimi sandığım oğluma kavuştum, kızımın yanında durdum ve kendime yeniden güvenmeyi öğrendim. Artık biliyorum: Bir insanın bize söylediği yalan, geçmişimizi değiştirebilir. Ama gerçeği öğrendikten sonra nasıl yaşayacağımıza karar verme hakkımızı elimizden alamaz.


