DOLAR
Alış: 48.33
Satış: 48.53
EURO
Alış: 56.14
Satış: 56.36
GBP
Alış: 65.30
Satış: 65.78
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
8.09.2026
DEDEM, TAM 57 YIL BOYUNCA HER HAFTA BABAANNEME ÇİÇEK GETİRDİ
- Duvarda asılı duran, kenarları sararmış o siyah beyaz çerçeve, zamanı bir anda elli yedi yıl öncesine çekivermişti. Fotoğrafta dedem Rıza, henüz yirmili yaşlarının başındaki o ince, mahcup tebessümüyle kameraya bakıyordu. Yanında ise bembeyaz bir gelinlik değil, sade bir keten elbise giymiş, saçlarını arkadan toplamış gencecik bir kız vardı. Babaannem Münevver, koridordaki o dar ahşap parkenin üzerinde adeta taş kesildi. Dudaklarından dökülen fısıltı, evin içindeki ağır sessizliği bir cam gibi kırdı: “Sevda…” Gözlerimi babaannemden alıp kapıyı açan yaşlı kadına çevirdim. Yıllar yüzüne derin çizgiler bırakmıştı ama o fotoğraftaki badem gözlerin derinliği hiç değişmemişti. Kapıyı açan kadın, babaannemin çocukluk arkadaşı, genç kızlık yıllarının sırdaşı olan ama elli küsur yıl önce kasabadan birdenbire, tek bir veda bile etmeden kayıplara karışan Sevda Hanım’dan başkası değildi. Ailemizde adı bile anılmazdı; babaannem onun adını her duyduğunda yüzünü hüzünlü bir bulut kaplar, “Gençtik, dağıldık işte…” deyip konuyu kapatırdı. Şimdi o eski gölge, dedemin vefatından bir hafta sonra, bizi bu küçük salonun ortasında karşılıyordu. Sevda Hanım titreyen elleriyle bizi içeri davet etti. Küçük, eski ama her köşesi özenle bakılmış bir oturma odasına geçtik. Odadaki sehpanın üzerinde, tıpkı dedemin her cumartesi sabahı babaanneme getirdiği türden, taze kokulu kır çiçekleriyle dolu zarif bir porselen vazo duruyordu. Babaannem koltuğun kenarına adeta çökercesine oturdu. Mektubun yazılı olduğu kâğıdı hâlâ avucunda sıkıyordu; eklem yerleri bembeyaz kesilmişti. Yüzünde elli yedi yıllık bir aşkın lekelenmesinden korkan, haklı ve derin bir dehşet vardı. “Rıza… Rıza neden bizi buraya gönderdi Sevda?” diye sordu sesi titreyerek. “Benden neyi sakladı bunca sene?” Sevda Hanım derin bir nefes alıp başını önüne eğdi. Gözlerindeki keder öyle sahici ve ağırdı ki, içimdeki o kötü his yavaş yavaş yerini büyük bir meraka bırakmaya başladı. Yaşlı kadın ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip usulca konuşmaya başladı: “Münevver, biliyorum aklından binbir türlü karanlık düşünce geçiyor. Ama Rıza sana olan sevgisine, elli yedi yıllık tertemiz bağlılığına zerre kadar leke sürmedi. O, bu dünyada gördüğüm en sadık, en vefalı eşti. Sırrı aşka dair değil… Bu sır, ikimizin de canından çok sevdiği ama kaderini değiştiremediğimiz tek bir insana, ağabeyim Hasan’a dair.” Hasan adı geçtiğinde babaannemin göğsü hızla inip kalktı, eli kalbine gitti. Hasan, babaannemin ilk gençlik yıllarında veremden kaybettiğini sandığı, kasabanın yetenekli ama talihsiz çiçek yetiştiricisi ağabeyiydi.
- O yıllarda ölümcül olan bu hastalık yüzünden apar topar bir sanatoryuma kaldırıldığı, orada kimsesizler gibi vefat ettiği söylenmişti. Sevda Hanım gözlerindeki yaşı silmeden anlatmaya devam etti: “Hasan hastanede ölmedi Münevver. Kasabadaki o zalim dedikodular, ailenin tecrit edilmesi korkusu yüzünden babam onu şehirden uzak bir dağ köyündeki akrabaların yanına kaçırdı. Ağabeyim orada yıllarca yaşadı, iyileşti ama ciğerleri hep yaralı kaldı. Kasabaya hiç dönemedi, kimliğini saklamak zorunda kaldı. Ve o dağ başında, ömrünün sonuna kadar sadece çiçek yetiştirdi.” Dedemin bu hikâyedeki yerini sorduğumda, Sevda Hanım duvardaki fotoğrafa baktı. “O fotoğraf, Hasan’ın bizi gizlice bir araya getirdiği tek günden kalma. Rıza ile senin evleneceğiniz yıl, Rıza ağabeyimin hayatta olduğunu öğrendi. Hasan’ın tek bir vasiyeti vardı: ‘Münevver beni öldü bilsin, hayatına tertemiz, kedersiz devam etsin. Ama çiçeklerim ona her hafta gitsin.’ Rıza, Hasan’ın bu isteğini bir emir gibi kabul etti. Gençti, fakirdi ama her cumartesi sabahı gün doğmadan önce şehirden çıkan ilk trene biner, Hasan’ın yetiştirdiği o taze çiçekleri almak için kilometrelerce yol giderdi. Bazen kır çiçekleri, bazen laleler, bazen de mevsiminde hangi çiçek güzelse onu alırdı. Sabah erkenden, sen daha uyurken kalkar, aldığı çiçekleri sessizce vazoya yerleştirirdi.” Babaannem ağzını eliyle kapattı; gözlerinden süzülen yaşlar artık durdurulamıyordu. Dedem, ömrü boyunca sürdürdüğü o sessiz ritüeli sadece bir eşe duyulan romantik bağlılıkla yapmamıştı; aynı zamanda sevdiği kadının geçmişine, kaybettiği canına ve onun onuruna yapılmış kutsal bir nöbet gibi taşımıştı. “Hasan yirmi yıl önce vefat etti,” dedi Sevda Hanım fısıltıyla. “Ölürken Rıza’ya, ‘Ben gidiyorum ama Münevver çiçek kokusundan mahrum kalmasın’ dedi. Ağabeyimden sonra o serayı ben devraldım. Rıza ise tek bir cumartesiyi bile atlamadı. Yaşlanıp dizleri tutmaz olana kadar her hafta buraya geldi, çiçekleri aldı, sana getirdi. Yürüyemez olduğunda ise mahallenin gençlerinden birini ayarladı. ‘Ben ölürsem, ilk cumartesi ona son buketi sen götür ve bu mektubu ver’ diye tembihledi.” Sevda Hanım oturduğu yerden kalktı, yan odadan ahşap, oymalı küçük bir sandık getirdi ve babaannemin kucağına bıraktı. “Rıza buraya her geldiğinde Hasan’ın mezarına uğrardı. Bir gün bile sana yalan söylemenin rahatlığını yaşamadı. Hep ‘Münevver’in yüzüne bakarken içim sızlıyor ama ona gerçeği söylesem, ağabeyinin bunca yıl ondan uzakta tek başına yaşadığını öğrense kahrolur’ derdi. Bu sandıkta Hasan’ın sana yazıp gönderemediği mektuplar, kuruttuğu ilk lale soğanları ve Rıza’nın elli yedi yıl boyunca her cumartesi buraya gelirken tuttuğu tren biletleri var.” Babaannem titreyen parmaklarıyla sandığı açtı. İçinde sararmış yüzlerce bilet, özenle kurutulmuş taç yaprakları ve iki dostun, iki adamın bir kadını kederden korumak için kurduğu koca bir sessizliğin kanıtları duruyordu. Dedemin o gün kapımıza gelen yabancı adam aracılığıyla gönderdiği mektupta yazdığı o cümleler şimdi zihnimde yankılanıyordu: “Bunu sana daha önce anlatamadığım için özür dilerim. Hayatımın büyük bölümünde senden sakladığım bir şey var. Ama artık gerçeği öğrenmeyi hak ediyorsun.” Dedemin sakladığı sır, bir ihanetin değil; bir kadının kalbi kırılmasın, geçmişin acısıyla kavrulmasın diye sırtlanılmış yarım asırlık bir fedakârlığın ta kendisiydi. Babaannem göğsüne bastırdığı sandıkla birlikte ayağa kalktı. Sevda Hanım’a doğru bir adım attı ve iki ihtiyar kadın, aradan geçen elli yedi yılın tüm ağırlığını, kayıplarını ve dinmeyen sevgisini birbirlerine sarılarak gözyaşlarıyla eritti. O dar salonda, zamanın eskitemediği bir bağın yeniden kurulduğunu hissettim. Dedem ardında bir boşluk değil, sevginin sınırlarını aşan devasa bir köprü bırakıp gitmişti. Birkaç saat sonra Sevda Hanım bizi evin arkasındaki geniş, camları buğulu seraya götürdü. İçerisi mis gibi toprak ve taze yaprak kokuyordu. Renk renk kır çiçekleri, taze filizler ve dedemin en sevdiği beyaz kasımpatları sıra sıra dizilmişti. Babaannem seranın ortasında durdu, derin bir nefes aldı ve toprağa doğru fısıldadı: “Kokun hiç değişmemiş Hasan… Ve sen Rıza… Sen nasıl bir adamsın…”O günden sonra evin içindeki o dayanılmaz sessizlik yerini bambaşka bir huzura bıraktı. Artık her cumartesi sabahı kapımız çalındığında kimin geldiğini biliyorduk. Dedem bedenen aramızda olmasa bile, onun kurduğu o görünmez sevgi zinciri işlemeye devam etti; çünkü Sevda Hanım her hafta o seradan bir buket çiçeği bize ulaştırmayı sürdürdü. Dedem ve babaannemin hikâyesi, gerçekten de eski bir Türk filminden çıkmış gibiydi; fakat hiçbir senaryo, bir insanın sevdiği kadının gözündeki tek bir damla yaşı engellemek için tam elli yedi yıl boyunca her cumartesi sessizce taşıdığı o çiçeklerin ağırlığını ve asaletini tarif etmeye yetmezdi. Gerçek sevgi, sadece güzel günlerde el ele tutuşmak değil; sevdiğinin hüznünü ömrün boyunca sırtında bir çiçek demeti gibi incitmeden taşıyabilmekti.
Benzer Galeriler
-
Gece Yarısı Gelen Telefon Her Şeyi Değiştirdi: “Anne, Şalteri İndir ve Saklan, Babama Güvenme!”
-
Vefat Eden Eşinin Bıraktığı Gizli Mektup Her Şeyi Değiştirdi: Kayınvalidesinin Söylediği Yalan Yüzleşme Günü Ortaya Çıktı!
-
Ailesinin Evini Gizlice Kardeşine Hediye Ettiğini Duydu: 3 Hafta Sonra Kapıya Dayandıklarında Verilen Dersi Asla Unutamadılar!
-
6 Yıl Sonra Yurt Dışından Dönüp Annesine Aldığı Evin Kapısını Çaldı
-
Babasının Otelindeki Galadan Kovulan Genç Kadının İntikamı: 17 Milyon Dolar ve Oteli Üzerine Geçirdi!
-
Ailesinin “Akli Dengesi Bozuk” Dediği Genç Kadının Büyük Başarısı: Avukattan Gelen Tek Bir Belge Her Şeyi Değiştirdi!


