Antalya Kemer Suluda Ada Tur Adalar Turu Gemi Turu Turlar Setur Gezi Turları

Kızım, benim 24 yaşındaki bir kızı evime kiracı olarak aldığımı öğrendiğinde, aklımı kaybettiğimi sandı » T.C. Haber T.C. Haber
Ana Sayfa 12.06.2026

Kızım, benim 24 yaşındaki bir kızı evime kiracı olarak aldığımı öğrendiğinde, aklımı kaybettiğimi sandı

1 / 2

Kızım, benim 24 yaşındaki bir kızı evime kiracı olarak aldığımı öğrendiğinde, aklımı kaybettiğimi sandı.
Üç hafta sonra ise aynı kız, bahçemde eski bir yemek kamyonetinin önünde ağlıyordu.
Ve ben… uzun zaman sonra ilk kez hâlâ işe yarar bir insan olduğumu hissettim.

Benim adım Mehmet. Altmış dokuz yaşındayım. İç Anadolu’da, sessiz bir kasabada, tek başıma kaldığım büyük bir evde yaşıyorum. Ev, bir adam için fazla büyük. Ama yalnızlık için tam boy.

Otuz yılı aşkın süre okul servisi kullandım.
Kasabanın çocuklarını her sabah ben götürür, akşam ben geri getirirdim.
Kim geç kalır, kim midibüste kusar, kim en arkaya oturup kimseyle konuşmak istemez… hepsini ezbere bilirdim.

Benim işim önemli değildi belki.
Ama her sabah beni bekleyen biri vardı.

Sonra emekli oldum.
Bir yıl sonra eşim Elif’i kaybettim.

O günden sonra ev değişti.

Eskiden mutfaktan ses gelirdi, çay kokusu olurdu, radyoda sabah haberleri çalardı. Elif bana “Montunu al” diye seslenirdi.

Sonra sadece saat tıkırtısı kaldı.
Temiz, düzenli ama acı bir sessizlik.

Kızım Zeynep Ankara’da yaşıyor. Yoğun çalışıyor, ailesi var, hep yetişmesi gereken bir hayatın içinde. Beni sevdiğini biliyorum ama kısa telefon konuşmaları sofrayı doldurmuyor.

Bir gün evin üst katındaki odayı kiraya vermeye karar verdim.
Para için değil.
Sessizlikle konuşmamak için.

Zeynep bunu duyunca korktu.

“Baba, evine yabancı birini nasıl alırsın?” dedi.

Ama ona söylemediğim bir şey vardı.
Benim için tehlike yabancı biri değildi.
Tehlike, artık kimseyle konuşmadan yaşamaktı.

Ayşe o pazartesi geldi.

Yirmi dört yaşındaydı. Elinde eski bir valiz, dosyalar ve yorgunluğu gizlemeye çalışan bir yüz vardı. Aşçılık eğitimi alıyordu ve hayali, kasaba kasaba dolaşan küçük bir yemek kamyoneti kurmaktı.

“Ben sadece sakin bir oda istiyorum,” dedi.
“Çok çalışıyorum, rahatsız etmem.”

Yüzüne baktım.

Kırmak üzere değil, zaten kırılmış bir şeye benziyordu.

“Oda yukarıda,” dedim. “Mutfak aşağıda. Kahve makinesine de traktör gibi asılma.”

Kısık bir kahkaha attı.

Başta birbirimize yabancı iki insan gibi yaşadık.
O sessiz yürürdü, ben sessizliğe alışmış gibi yapardım.

Ama her şeyi görüyordum.

Notlarla dolu defterleri, reçete denemeleri, fişlerin arkasına yazılmış hesaplar…
Eski minibüsüne bakarken gözlerinde bir hayat saklanıyordu.

Bir gün mutfakta video çekiyordu.

Beni görünce hemen kızardı.

“Mehmet Amca, kusura bakmayın… sadece yaptıklarımı çekiyorum.”

Tencereye baktım.

“Böyle kokuyorsa, istersen beni de çek,” dedim.

İlk kez gerçek bir gülümseme gördüm.

Ve o gülümseme, mutfağımdaki en yüksek ses oldu.

Bir hafta sonra kasaba şenliği vardı. Ayşe’nin ilk ciddi işiydi. Kamyonetiyle satış yapacaktı.

Tüm parasını harcamıştı. Malzeme, yer, yakıt… bu onun ya tamam ya devam günüydü.

Sabah kamyonetin motorunu duydum.
Sonra sustu.

Tekrar denedi.
Yine olmadı.

Bahçeye çıktım.

Ayşe, kamyonetin basamağında oturmuş, yüzünü ellerine gömmüştü.

“Çalışmıyor,” dedi. “Bitti her şey.”

O sırada telefonum çaldı. Kızım Zeynep’ti. Açmadım.

Kamyonete baktım. Yaşlı, yorgun ama vazgeçmemiş bir makineydi.

Ben yıllarca okul servisi kullanmıştım. Motorun kaprisini bilirdim.

“Sende el feneri var mı?” dedim.

Ayşe başını kaldırdı.
“Ne?”

“El feneri. Bir de bez. On numara anahtar varsa daha iyi.”

Bana şaşkın şaşkın baktı.

Kaputu açtım. Yağ ve metal kokusu yüzüme vurdu.
O koku beni yıllar öncesine götürdü.

Ben usta değildim.
Ama motor dinlemeyi bilirdim.

Aküyü kontrol ettim, kabloları inceledim.

“Biraz sola,” dedim.

“Böyle mi?”

“Tamam. Çok iyi gidiyorsun.”

Gözleri dolu dolu oldu.

Arıza büyük değildi. Sadece gevşemiş bir bağlantı, kirli bir temas.

Temizledim, sıkıştırdım.

Sonra direksiyona geçtim.

Anahtarı çevirdim.

Motor önce homurdandı.

Sonra çalıştı.

Ayşe bir saniye dondu.

Sonra ağlamaya başladı. Bana sarıldı.

“Bilmiyorsunuz… bu benim hayatım,” dedi.

Biliyordum.

Biraz biliyordum.

Ama asıl hikâye orada bitmedi.

Kamyonete malzeme azdı. Zaman kaybetmişti.

İçeri girdim. Yıllardır açmadığım çekmeceden Elif’in defterini aldım.

Sayfayı açtım.

“Büyük kazan nohut yemeği,” yazıyordu.

Elif’in el yazısı.

Dışarı çıktım.

“Bunu yapacağız,” dedim.

Ayşe anlamadı ama sormadı.

Şenlik günü bütün gün kamyonetin içindeydik.
O kesiyor, ben karıştırıyordum.
O servis yapıyor, ben kazanı yönetiyordum.

İlk başta beceriksizdim.
Sonra eller hatırladı.

Bir kadın beni tanıdı.

“Mehmet Amca! Siz benim oğlumu taşırdınız!”

Bir adam geldi.

“Ben hep en arkada otururdum… siz bana hiç bağırmazdınız.”

Ben sanıyordum ki unutulmuşum.

Meğer insanlar saklıyormuş.

O gece Ayşe telefonunu gösterdi.
Bir video çekmişti.

Benim motoru tamir eden ellerim…
yemek karıştıran ellerim…
gülen yüzüm…

Altına yazmıştı:

“Hayatımı kurtaran adam.”

Video yayıldı.

Ama beni sayılar ilgilendirmedi.

Yorumlar ilgilendirdi.

İnsanlar babalarını aramış, annelerini ziyaret etmiş, yıllardır konuşmadıkları büyüklerini hatırlamıştı.

İki gün sonra Zeynep aradı.

Bu sefer acele etmedi.

“Baba,” dedi, “videoyu gördüm.”

Sessiz kaldım.

“Sen… yine sen olmuşsun.”

O an sandalyeye oturdum.

Bugün Ayşe hâlâ yukarıdaki odada yaşıyor.

Kimsenin yerini almadı. Kimse Elif’in yerini alamaz.

Ama ev artık ölü değil.

Bazen mutfakta iki tabak oluyor.
Tencerede yemek kaynıyor.
Ve Zeynep’in telefonları artık kısa sürmüyor.

Ben sessizliği kırmak için oda kiraladığımı sanmıştım.

Meğer bir kapı açmışım.

Bir genç kıza hayat kurmak için.
Ve kendime, hâlâ faydalı olabileceğimi hatırlatmak için.

Bazen bir hayatın yeniden çalışması için çok şey gerekmez.

Sadece çalışmayan bir kamyonet.
Bir el feneri tutan genç bir çift el.
Ve sana umutla bakan bir ses:

“Mehmet Amca… bana yardım eder misiniz?”

Bölüm 2

Ayşe o günden sonra eskisi gibi olmadı.

Motor bir kez çalışınca, sanki onun içinde de bir şey yeniden başlamıştı. Ama bu başlangıç uzun sürmedi.

Şenliğin üzerinden iki hafta geçmişti.

Kasaba normale dönmüş, sokaklar yine sessizleşmişti. Yazın tozu evlerin önünde ince bir tabaka gibi duruyordu. Ben sabahları yine aynı saatte kalkıyor, mutfakta tek başıma kahvemi içiyordum.

Ama artık o sessizlik eskisi gibi değildi.

Çünkü artık “alışılmış” değildi.
“Boş”tu.

Ayşe giderek daha az konuşmaya başladı.

Başta fark etmedim. İnsan yorulur, dedim. İşler yoğun, dedim.

Ama sonra küçük şeyler birikti.

Defterini mutfakta açık bırakmaz oldu.
Kamyonetinin anahtarını sürekli yanında taşımaya başladı.
Ve en önemlisi… bana bakarken gözlerini kaçırır oldu.

Bir akşam sofrada sadece iki tabak vardı.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

1 / 2
Tema Tasarım |