DOLAR
Alış: 46.01
Satış: 46.20
EURO
Alış: 53.15
Satış: 53.36
GBP
Alış: 61.50
Satış: 61.95
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
10.06.2026
İş seyahatinden döndüğümde eşimi ve bebeğimi ölümün eşiğinde buldum
- “Bir bebeğe bakmak sana ağır geliyorsa Selin, o zaman hiç anne olmamalıydın.” Eve girdiğimde ilk duyduğum cümle buydu. Adım Emre Yılmaz. İstanbul’un banliyösünde, bir sitede oturuyorum. Bir lojistik ve nakliye şirketinde operasyon şefi olarak çalışıyorum. Eşim Selin Kaya, ilk çocuğumuz Can’ı doğuralı sadece altı gün olmuştu. Hâlâ yavaş yürüyordu, sırtı ağrıyor, yüzü solgun ve her şeyi kaldırıyormuş gibi yorgun bir gülümseme takınmaya çalışıyordu. Gece yarısı bebeği emzirmek için kalkıyor, yine de “ev dağınık kaldı” diye benden özür diliyordu. Annem, Fatma, Selin’i hiç sevmemişti. “Çok ağzı laf yapan, çok bağımsız, eş olmaya pek de layık değil” derdi. Kız kardeşim Elif de annemin her söylediğini papağan gibi tekrarlardı. Can doğmadan aylar önce annem beni ev almak için birikimimi kullanmam konusunda sıkıştırmaya başladı… ama tapuyu kendi üstüne yapmamı istiyordu. “Böylece ailede kalır” diyordu. “Eşler gelir geçer Emre, anneler kalır.” Selin ilk günden reddetti. “Oğlumuzun geleceğini riske atarak o kadını memnun edemezsin” demişti bir gece mutfakta ağlayarak. Ben de hayatımın en büyük hatasını yaptım: Abarttığını düşündüm. Can doğunca annemin değişeceğini sandım. Hastaneye çiçeklerle geldi, bebeği kucağına aldı, alnından öptü ve “her konuda yardımcı olacağım” dedi. Üç gün sonra Monterrey yerine İzmir’de bir depoda acil bir sorun çıktı. Hemen gitmem gerekiyordu. Zamanlama berbattı ama annem Selin’e kalacağını söyledi. “Sen işine odaklan” dedi. “Ben çocuk büyüttüm. Senin hanımına sadece rehberlik lazım.” Elif güldü: “Ağabey abartma. Karını sonsuza kadar terk etmiyorsun.” Selin hastane yatağında sessizce oturuyordu. Gözleriyle tek bir şey söylüyordu: Gitme. Ama gittim. Üç gün boyunca sık sık aradım. Her seferinde annem açtı. “Selin uyuyor.” “Can iyi yemek yedi.” “Her şey kontrol altında.” Sonunda Selin’in sesini duyabildiğimde çok zayıf çıkıyordu, konuşmak bile acı veriyormuş gibiydi. “Emre… lütfen dön.” Kanım dondu. “Ne oldu?” Daha cevap veremeden annem telefonu kaptı. “Hiçbir şey yok” dedi gülerek. “İlk kez anne olanlar duygusallaşır.” İçimde bir şey koptu. Dördüncü gün habersiz dönüş bileti aldım. Bebek bezi, Selin’in sevdiği poğaça ve Can’a yeşil bir battaniye aldım. Eve vardığımda kapı aralıktı. İçerisi bozulmuş yemek kokuyordu. Televizyon son ses açıktı. Salonda annem ve Elif koltukta uyuyordu; etrafları kirli tabaklar ve gazoz bardaklarıyla doluydu. Midem kasıldı. Hemen yatak odasına koştum. Selin yatakta yığılıp kalmıştı. Uyumuyordu, adeta baygın gibiydi. Dudakları çatlamış, teni gri, saçları alnına yapışmıştı. Günlerdir yardım dilenip kimsenin duymadığı birine benziyordu. Yanında Can zayıf ve hırıltılı sesle ağlıyordu. Yüzü ateşten kıpkırmızı, bezi pis, vücudu yanıyordu. “Selin!” Gözlerini yavaşça açtı. Beni görünce güçsüzce ağladı. “Telefonumu aldılar” diye fısıldadı. O sırada annem kapıda belirdi. “Ay Emre, ona inanma. Mağdur rolü yapmayı çok sever.” Elif kollarını kavuşturdu: “Dikkat çekmekten başka bir şey bilmez.” Can’ı kucağıma aldım. Vücudundaki korkunç sıcaklığı göğsümde hissettim. O anda karımın ve oğlumun tartışmaya değil, hastaneye ihtiyacı olduğunu anladım. İkisini de alıp koşarak çıktım. Annem arkamdan bağırıyordu: “Görürsün, hepsi o kadının tiyatrosu!” Acil servise vardığımızda doktor Selin’i, sonra Can’ı muayene etti ve bana unutamayacağım bir öfkeyle baktı. “Eşiniz ve bebeğiniz ağır dehidrasyon geçirmiş” dedi. Sonra Selin’in bileklerine baktı. “Ve bu morlukların açıklaması gerekiyor. Hemen şimdi.” Az sonra öğreneceklerim inanılmazdı… Doktorun adı Dr. Mehmet Öztürk’tü. Sesini yükseltmiyordu ama her kelimesi bir çığlıktan daha ağırdı. “Polisi çağırmam gerekiyor” dedi. “Bu ne kaza ne de basit ihmal gibi duruyor.” Yer ayaklarımın altından kayıyordu. Selin sedyede titriyordu. Can serum takılmış, bir hemşire başında bekliyordu. Karıma yaklaşmak, özür dilemek, sarılmak istiyordum ama her seferinde kapıya bakıyordu, sanki biri gelip onu cezalandıracakmış gibi. O sırada annem geldi. Ağlayarak, Elif arkasında, koridorda sahne yaptı. “Ben sadece yardım etmek istedim!” diye bağırdı Fatma. “Gelinim akıl sağlığı yerinde değil! Uyumuyor, yemiyor, çocuğa bakamıyor!” Elif başını sallıyordu: “Elimden geleni yaptık. Odasına kapanıyordu. Ne yıkanmak istiyordu ne de bebeği beslemek.” Dr. Öztürk etkilenmedi. “Bulduklarımız bu anlatımla örtüşmüyor.” Annem ilk kez sustu. Kısa süre sonra savcı yardımcısı Avukat Aylin Demir geldi. Bizi ayrı ayrı sorguladı. Annem ezberlediği versiyonu tekrarladı: “Selin hep dengesizdi.” Elif de ekledi: “Ağabeyim ona âşık, gerçeği göremiyor.” Ama Avukat Demir doktorla konuştuktan sonra hava değişti.
- “Tedavi edilmemiş enfeksiyon, yüksek ateş, ağır dehidrasyon, bileklerde morluklar… Net ihmal ve terk belirtileri. Bebek de hayati tehlike sınırındaydı.” Annem gözlerimin içine baktı. Bakışını kaçırmadı. Avukat Demir Selin’in yanına oturdu. “Bana tam olarak ne olduğunu anlatmanız lazım.” Selin zor konuştu. Sesi kırık çıkıyordu: “Sütümün kötü olduğunu söylüyorlardı. Can’ı emzirirsem hasta edecekmişim. Bana çok az yemek veriyorlardı. Su istesem ‘kalk da kendin al’ diyorlardı, oysa yürüyemiyordum bile.” “Neden beni aramadın?” diye sordum, cevabı zaten biliyordum. Selin yüzünü bana döndü: “Çünkü telefonumu aldılar.” Annem patladı: “Yalan!” Selin yavaşça kollarını kaldırdı. Bileklerinde koyu, yuvarlak izler vardı. “Can’la birlikte gitmeye çalıştım” diye fısıldadı. “Beni engellediler.” Elif’in yüzü bembeyaz oldu. Annem çenesini sıktı: “Her şeyi uyduruyor, seni ailenden koparmak istiyor Emre.” Sonra Selin her şeyi aydınlatan cümleyi söyledi: “Her şey ev içindi.” Oda sessizliğe gömüldü. Selin ağladı: “Annen, seni soydum diyordu. Beni yeterince kırarsa gerçek ailenin kim olduğunu anlayacaksın diyordu.” Tüm o konuşmalar, tüm baskılar aklıma geldi. Annemin tapuyu kendi üstüne yaptırmak için yaptığı her şey… O sırada Elif’in telefonu koridorda düştü. Ekranı açıldı. Avukat Demir mesajı ilk gören oldu. Annemden Elif’e mesaj: “Bir gün daha dayanabilirse Emre suçu ona atacak, bize değil.” Elif telefonu almak istedi ama avukat daha hızlıydı. “Bu delil olarak kaydediliyor.” Annem “yasadışı” diye bağırdı. Elif ağlamaya başladı. Ben sadece Selin’e bakıyordum. Ben İzmir’dayken karımın kendi kanımdan gelen insanlarla mücadele ettiğini yeni anlıyordum. Ve dahası da vardı. Avukat Demir, Elif’in telefonunu inceleme izni aldı. Elif önce direndi ama “küçük bir çocuğu tehlikeye atmak” suçlamasını duyunca direnci kırıldı. Artık o ukala kız değildi. Büyük bir yalanın içinde sıkışıp kalmış birine benziyordu. “Ben böyle olsun istemedim” diye mırıldandı. Annem ona sert bir bakış attı: “Kapa çeneni.” Bu tek cümle her şeyi bitirdi. Elif konuşmaya başladı. Annemin Can doğmadan önce “Selin’e ders verme” planı yaptığını anlattı. Selin’in yetersiz, tembel ve yük olduğunu kanıtlamak istiyordu. Eve döndüğümde evi kirli, bebeği ağlar ve Selin’i bitkin halde bulursam, karımın anne olamayacağını anlayacaktım. “Fatma, Emre’nin gözlerinin açılacağını ve tapuyu annemizin üstüne yapacağını söylüyordu” dedi Elif. Otuz dört yıldır annem benim için sevgi timsaliydi. Dizlerimi saran, okula öğle yemeği hazırlayan kadındı. Şimdi ise karımı ve oğlumu neredeyse öldürmekle suçlanıyordu; hem de kontrol, gurur ve para için. “Bana bunun doğru olmadığını söyle” dedim. Annem çenesini kaldırdı: “Ben seni o kadından kurtarmak istedim sadece.” Ne pişmanlık ne utanç. Sadece öfke. Sonra avukat, Elif’in telefonunda bulunan bir ses kaydını çaldı. Önce Can’ın ağlaması duyuldu. Sonra Selin’in güçsüz sesi: “Lütfen Fatma… Doktora gitmem lazım. Çok kötüyüm. Çocuk yanıyor.” Ardından annemin soğuk ve net sesi: “Bu evde söz sahibi olmak istiyordun ya. O zaman kendi başına hallet.” Arka planda Elif’in kahkahası: “Emre sorarsa, bebeği beslemek istemedi deriz.” Kimse konuşmadı. Ne doktor, ne avukat, ne hemşireler. Utançtan ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Bir şeyler kırmak, yok olmak, Selin’in “korkuyorum” dediği güne dönmek istedim. Ama dönemezdim. Sadece hasara bakabilirdim. Selin sessizce ağlıyordu. Bu sefer inanıldığı için ağlıyordu. Annem bana yaklaşmaya çalıştı: “Emre, ben senin annenim.” Bir adım geri attım. “O kelimeyi yaptıklarını gizlemek için kullanma.” Aynı gece ikisini de gözaltına aldılar. Annem hastane koridorunda, hastaların ve doktorların önünde bağırıyordu: “Pişman olacaksın! O kadın seni yalnız bırakacak!” Ben Can’ı kucağımda tutuyordum. Ateşi düşmüştü ama hâlâ narindi. “Hayır” dedim. “Sadece ailemi yok etmeye çalışanlardan uzaklaşıyorum.” Sonraki günler cehennemdi. Bazı amcalarım “hain” dedi. Bir kuzenim “kan bağının evlilikten ağır olduğunu” yazdı. Bir komşu “aile sorunları polisle değil evde çözülür” dedi. Cevabım hep aynıydı: “Oğlum ağır susuz kalmıştı. Karımın bileklerinde morluklar vardı. Bu aile sorunu değil, istismardı.” Selin günlerce hastanede kaldı. Tedavi edilmeyen enfeksiyon, bitkin vücut ve paramparça olmuş ruh… Can daha hızlı toparlandı ama haftalarca gece uyanıp alnına dokunuyor, ateş var mı diye korkuyordum. Eve döndüğümüzde Selin kapıda durdu, Can’ı kucağında, titreyerek. “İçeri giremem” dedi. Zorlamadım. O hafta şehrin başka bir semtinde küçük bir daire tuttum. Eşyaları sattım, işten izin aldım, vardiyalarımı düzenledim. İlk kez herkesi memnun etmeyi bırakıp asıl yapmam gerekeni yaptım: Karımı ve oğlumu korumak. Selin’in iyileşmesi aylar sürdü. Önce görünen yaralar kapandı. Bileklerindeki morluklar geçti. Ateş düşmüştü. Yine yemek yiyor, biraz uyuyabiliyordu. Ama korku daha yavaş geçti. Kapı zili çalsa sararıyordu. Biri Can’ı nasıl tuttuğunu eleştirse susuyordu. Aileden biri arasa bana “yine beni yalnız mı bırakacaksın?” diye bakıyordu. Güvenini yeniden kazanmak zorunda kaldım. Sözle değil, davranışlarla. Onları savunan herkesi engelledim. Kilitleri değiştirdim. Terapiye gittim. Selin’in her doktor randevusuna eşlik ettim. Can’ı yıkamayı, biberon hazırlamayı öğrendim. Karımın yalvarmadan dinlenmeye ihtiyacı olduğunu anlamayı öğrendim. Bir gün bebek kıyafetlerini katlarken sessizce dedi ki: “Beni en çok üzen annen değildi.” Baktım. “Senin benim korkumu abartı sanmandı.” Savunmam yoktu. Sadece: “Biliyorum. Bunu ömür boyu taşıyacağım” dedim. Dava neredeyse bir yıl sonra görüldü. Savcılık tıbbi raporları, fotoğrafları, mesajları, ses kayıtlarını ve tanık beyanlarını sundu. Dr. Öztürk, daha geç gitseydik Can’ın kalıcı hasar görebileceğini söyledi. Avukat Demir mesajların planlı manipülasyon ve gizleme içerdiğini anlattı. Elif daha az ceza alsın diye işbirliği yaptı. Duruşmada ağlayarak özür diledi. Selin kıpırdamadan dinledi. Annem asla özür dilemedi. Hatta hâkimin önünde bile “anne sevgisiyle yaptığını” söyledi. Hâkim inanmadı. Şiddetli aile içi şiddet, yaralama, hürriyeti tahdit ve çocuğu tehlikeye atma suçlarından suçlu bulundu. Elif işbirliği nedeniyle daha hafif ceza aldı. Annem götürülürken yine bağırdı: “Emre! Ben senin annenim!” Son kez baktım: “Bir anne, oğlunun ailesini kontrol edemediği için yok etmez.” Ve gittim. Şimdi Can iki yaşında. Başka bir şehirde mütevazı bir evde yaşıyoruz. Ne büyük ne lüks. Ama oraya izinsiz kimse giremiyor. Kimse Selin’i aşağılayamıyor. Kimse bizim adımıza karar veremiyor. Selin daha çok gülüyor. Artık yorgun olduğu için özür dilemiyor. Can’ı taşırken eleştirilince bakışını indirmiyor. Sınırlar koyarken çekinmiyor. Bazen bahçede Can’la oynarken onu izliyorum ve izin verdiğim her şeyi düşününce içim acıyor. Çünkü şiddet her zaman ilk günden yumrukla gelmiyor. Bazen “tavsiye”, “sadece yardım etmek istiyorum”, “aile her şeyden önce” diye geliyor. Ve insan “kötü evlat” olmamak korkusuyla, koruması gereken kişiyi yalnız bırakabiliyor. Her gece Can’ı yatırırken, o İzmir’den dönerken aldığım yeşil battaniyeyle örterken aynı dersi hatırlıyorum: Aileni sevmek söylediğin laf değildir. Korktuğunda ona inanmaktır. Acı da olsa sınır koymaktır. Kan bağı, zalimliği meşrulaştırmaz. Bir kere hata yaptım. Neredeyse karımı ve oğlumu kaybediyordum. Bir daha asla.
Benzer Galeriler
-
12 yaşındaki kızımın kendi diktiği elbiseyle büyükannesinin doğum gününe gelmesi, ablamın onu aşağılamasına neden oldu
-
Ölü eşeğinin başında çölün ortasında hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…
-
İş seyahatinden döndüğümde eşimi ve bebeğimi ölümün eşiğinde buldum
-
Kocamın sevgilisinin kim olduğunu öğrendim ve onun aile partisine davetsiz olarak gittim.
-
65 Yaş Üstüne Artık Yasak
-
Selda Bağcan CHP’deki Tarafını Bakın Nasıl Açıkladı


