DOLAR
Alış: 44.93
Satış: 45.11
EURO
Alış: 52.53
Satış: 52.74
GBP
Alış: 60.55
Satış: 61.00
“20 yıl boyunca bir budalayı oynayıp, benim gibi nankör bir çocuğu koruduğun için teşekkürler amca.” dedi.
Anadolu’nun o uçsuz bucaksız, bozkır kokan köylerinden birinde, annemi toprağa verdiğimiz o kara gecenin sabahında, evimizdeki o küçük, rutubetli oda ilk defa bu kadar soğuk ve anlamsızdı. Amcam Yusuf… Köylünün “Budala Yusuf” dediği, çocukların “deli” diye taş attığı o koca yürekli adam, yirmi yılı aşkın süredir sığındığı o yuvadan, arkasında tek một toz tanesi bile bırakmadan göçüp gitmişti. Odamın kapısını açtığımda, yatağının o her zamanki gibi asker nizamıyla düzeltilmiş haliyle karşılaştım. Bir not yoktu, một veda yok mu? Sadece bir boşluk.
Deli gibi köyün her yanına koştum. “Amca!” diye bağırdım, sesim o yaşlı çınar ağaçlarının arasında yankılanıp geri döndü. Kimse görmemişti. Kimse umursamamıştı. Sonunda, köyün arka yamacındaki o asırlık, gövdesi çatlamış ulu ahlat ağacının altında buldum onu. Sırtını ağaca yaslamış, kucağında paslı bir teneke kutuyu sıkı sıkı tutuyordu. Gözleri yoldaydı. Beni gördüğü an, o çocuksu, o masum tebessümü yüzünde çiçek açtı: “Leyla… Yusuf amcan budala değil, Leyla.”
Amcamın adı Yusuf Viễn Chu’ydu. Ama kimse bu adı tam söylemezdi. O, hep biraz “eksik” görülürdü. Konuşması yavaştı, dünyayı bizden farklı bir ritimle algılardı; yürürken adımlarını sayar, bazen durup bir karıncanın yolculuğunu dakikalarca izlerdi. Babam, amcamın küçükken geçirdiği o ağır ateşli hastalıktan sonra beyninin “biraz yandığını” söylerdi. Dedem erken ölünce, babaannem başka bir yere gelin gidince, babam amcamı yanına almış. Annem ilk başta çok direnmişti. Kim bir “budalayı” evinde beslemek ister ki? Ama babamın o sert sesi hala kulağımda: “O benim öz kardeşim, ben bakmazsam kim bakacak bu cana?”
Annem çok tabak kırdı, çok kez evi terk edip babasının evine gitti. Ama Yusuf amcam hiç susmadı, hiç küsmedi. Köyün tarlasında, tavukların kümesinde, ocağın başında… Nerede en ağır iş varsa amcam oradaydı. Annem ona bağırdığında bile sadece başını öne eğer, o mahcup gülümsemesiyle işine devam ederdi. Beş yaşımdayken, köyün çocukları beni köşeye sıkıştırıp “Budalanın yeğeni de budala olur!” diye taş yağmuruna tuttuklarında, amcam fırlayıp gelmişti. Kendini bana siper etmiş, o küçük taşların sırtına inmesine izin vermişti. Eve döndüğümüzde annem tam amcama kızacakken, “O beni korudu anne, sırtı hep yara içinde,” diye hıçkırarak ağlamıştım.
Annem o gece durdu. Sustu. İlk defa amcamın tabağına iki tane fazla yumurta koydu. Amcam o tabağa öyle bir baktı ki, sanki hayatının en büyük hazinesini bulmuş gibiydi. Sonra yumurtanın birini yavaşça benim tabağıma bıraktı. Annem o an arkasını döndü, gözleri kan çanağı gibi olmuştu. İşte o günden sonra annem amcama başka baktı. Ağzı yine sertti ama kışın ona en sıcak yün çorapları örer, hastalandığında başucunda beklerdi. Babam hep, “Annenin dili zehir ama yüreği baldır,” derdi. Amcam da yanımızda durur, gözlerini kısıp sadece gülümserdi.
Yıllar böyle geçti. Ben okudum, İstanbul’a gittim, bir mimar oldum. Şehrin o parıltılı, yalanlarla dolu hayatına karıştım. Evlendim. Murat ile o camdan saraylarda yaşamaya başladım. Ama ne zaman köye dönsem, amcam köyün girişinde beni bekliyor olurdu. Cebinde o yapış yapış olmuş, 5 kuruşluk Akide şekerlerinden biri mutlaka bulunurdu. “Leyla geldi! Leyla geldi!” diye bağırışını hala duyarım.
Babamın o amansız hastalığı, karaciğer kanseri, bizi bir gecede yıktığında amcam hiç ağlamadı. Sadece babamın başucunda oturdu. Günlerce uykusuz kaldı, babamın terini sildi, ona su verdi. Babam öldüğünde, amcam sadece üç kez diz çöküp yere vurdu. “Ağabey…” dedi sadece. Başka bir kelime çıkmadı ağzından.
Annem babamdan sonra bir yıl bile dayanamadı. Cenazeden sonra kocam Murat yanıma gelip, “Başın sağ olsun, dönelim mi artık?” dedi. Sesindeki o ‘hadi bitsin de gidelim’ tonu canımı yaktı. Kayınvalidemler köyün “tozuna toprağına” gelmemişlerdi bile. “Amcamı ne yapacağız?” diye sordum Murat’a. “İstanbul’da bir deliyle mi yaşayacağız Leyla? Bir huzurevine falan bakarız ya da köyde kalsın, para göndeririz,” dedi.
Amcam bunu duymuş muydu? Bilmiyorum. Ama o sabah, o sessizce evden ayrılmıştı. Şimdi karşımda, ulu ahlatın altında o paslı kutuyla oturuyordu. “Budala değilim Leyla,” dedi tekrar. “Ağabeyim gitti, yengem gitti… Yusuf amcan artık yük olmaz.” Kutuyu bana uzattı. Kapağını açtığında gördüğüm şey, ne altın ne paraydı; benim yirmi yıl boyunca ona verdiğim şeker kağıtları, kırık oyuncaklarım ve babamın ona verdiği tek bir eski saat. Bir de, her ay gizlice biriktirdiği o buruşmuş liralar…
Gözlerimden yaşlar süzülürken, asıl “budalanın” kim olduğunu anladım. Şehrin kalabalığında, gösterişli koltuklarda oturan bizler mi, yoksa sevgi uğruna kendini feda eden bu koca adam mı? O an kararımı verdim. Bu bir yıkılış değil, yeniden inşanın başlangıcıydı.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Diğer Galeriler
-
Mehmet kısa bir an durdu, sanki sözlerinin salonda yankılanmasına izin veriyordu.
-
23 yaşında bir kadınla evlendim
-
“Şehrin en zengin kadını, üç çocuğu olan bir ev hizmetlisiyle evlendi…
-
KARDEŞLERİNİN KURUMUŞ BAĞINI SATIN ALDI
-
Kocam beni “erkek evlat vermediğim” için dövüyordu
-
“20 yıl boyunca bir budalayı oynayıp, benim gibi nankör bir çocuğu koruduğun için teşekkürler amca.” dedi.
