DOLAR
Alış: 44.61
Satış: 44.79
EURO
Alış: 52.59
Satış: 52.80
GBP
Alış: 60.32
Satış: 60.77
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
12.04.2026
Zengin Bir İş İnsanının Kayıp Kızı ve 120 Liralık İnsanlık Sınavı
- Benim adım Kemal. Kırk dokuz yaşındayım. Ümraniye taraflarında, her türlü insanın gelip geçtiği büyük bir akaryakıt istasyonunda pompacılıktan kasaya kadar her işe koşturan bir gece çalışanıyım. Dört yıl önce eşimi amansız bir hastalıktan kaybettikten sonra uyku bana haram olmuştu. Geceleri evdeki o sessizliğe dayanamadığım için hep gece vardiyasını istiyordum. Bir yandan da oğlumun üniversite yurt parasını ve mutfak masraflarını karşılamak zorundaydım. 45.000 liralık maaşımın yarısı zaten ev kirasına, kalanı da oğlumun masraflarına gidiyordu. O gece, Aralık ayının dondurucu soğuğunun camları titrettiği sıradan bir geceydi. Saat 23:45 civarıydı. Çay ocağının yanındaki radyoda eski bir türkü çalıyordu. İstasyonun kapısı gürültüyle açıldı ve içeriye rüzgarla birlikte bir kadın girdi. Yüzüne vuran beyaz neon ışıkları, onun ne kadar bitkin olduğunu gizleyemiyordu. Üzerindeki kaban bir beden büyüktü ve eskimişti. Kucağında, battaniyeye sıkıca sarılmış bir bebek vardı. Çocuğun yanakları hastalıktan al al olmuştu. Kadının gözlerinde tarifsiz bir çöküntü, umutsuz bir boşluk vardı. Reyonların arasında adeta bir hayalet gibi süzüldü. Raflardaki fiyat etiketlerine bakarken yüzünün nasıl düştüğünü buradan görebiliyordum. Birkaç dakika sonra kasaya yaklaştı. Elinde bir kutu süt, bir dilimlenmiş tost ekmeği ve ateş düşürücü şurup eşdeğeri bitkisel bir çay vardı. Barkodları okuttum. ‘Hepsi 320 lira yapıyor hanımefendi,’ dedim.
- Kadın elindeki eski cüzdanın fermuarını çekti. İçinden sadece bir 200 liralık banknot çıktı. Cüzdanı ters çevirip silkeledi, başka bir şey yoktu. Boğazının düğümlendiğini, yutkunmaya çalıştığını gördüm. Sesi titreyerek, ‘Sadece 200 liram var… 120 liram eksik,’ diye fısıldadı. Eli şuruba gitti. ‘Acaba… şunu bıraksam? Çocuğun ateşi var ama… ekmek ve süt daha önemli, sabaha kadar aç kalamaz.’ O an içimde bir şeyler koptu. Çocuğun o ateşli halinde şurubu bırakmasına vicdanım elvermedi. Kendi cüzdanımda ay sonuna kadar beni idare etmesi gereken 400 liram vardı. Hiç düşünmeden, ‘Kalsın,’ dedim, şurubu diğerlerinin yanına poşete koyarak. ‘Üstünü ben hallederim.’ Kadın irkildi. Gözlerini kocaman açarak bana baktı. ‘Olmaz,’ dedi. ‘Bu devirde kimsenin durumu iyi değil, sizi zarara sokamam. Zaten patronunuz da kızar.’ ‘Patronun haberi olmaz,’ dedim gülümsemeye çalışarak. ‘Ben kendi cebimden ödeyeceğim. Saat geç oldu, hava çok soğuk. Çocuğu daha fazla bekletmeyin. Evinize gidin, ilacını içirin. Hadi.’ Kadının gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Poşeti göğsüne bastırırken, dudaklarından dökülen dua o kadar içtendi ki, bütün yorgunluğumu aldı götürdü. ‘Allah seni darda bırakmasın,’ dedi ve gecenin karanlığında kayboldu. Birkaç gün boyunca kendi kendime bu olayı düşündüm. Acaba çocuğun ateşi düşmüş müydü? Param azaldığı için birkaç gün öğle yemeği yemedim ama umrumda değildi. Ertesi hafta, Perşembe sabahı vardiyamı devretmek için hazırlanırken, çalıştığım istasyon zincirinin genel müdürü Rıza Bey’in lüks aracı istasyona yanaştı. Rıza Bey, ülkenin en zengin iş insanlarından biri olan holding patronumuzun sağ koluydu. Şaşırmıştım. Sabah sabah burada ne işi vardı? Doğrudan benim yanıma geldi. ‘Sen Kemal’sin, değil mi?’ diye sordu. ‘Evet efendim,’ dedim, önümü ilikleyerek. ‘Geçen gece, fakir görünümlü bir kadının eksik 120 lirasını sen mi tamamladın?’ diye sordu sert bir sesle. Kan beynime sıçradı. ‘Evet efendim. Ama kasadan almadım, yemin ederim. Kendi helal kazancımdan ödedim. Prosedüre aykırıysa cezamı çekerim.’ Rıza Bey gülümsedi. O sert yüz ifadesi birden dağılmış, gözleri dolmuştu. Başını iki yana salladı ve ceketinin iç cebinden kalın bir zarf çıkardı. ‘Bu sana bizzat holding patronumuz Orhan Bey’den geldi,’ dedi. Zarfı alıp açtım. İçinden bir mektup ve bir anahtar düştü. Anlamamıştım. Mektubu okumaya başladım. ‘Sevgili Kemal. Ben Orhan. Senin o dev istasyon zincirinin sahibi olarak bildiğin adam. Ama senin karşılaştığın o çaresiz kadın, benim on yıl önce evlatlıktan reddettiğim, kibrim yüzünden sokaklara attığım öz kızım Elif’ti. Kötü bir evlilik yaptı, beş parasız kaldı. Gururundan bana dönmedi yıllarca. O gece, torunumun hastalığına dayanamayıp nihayet bana gelmeye karar vermiş. Cebindeki son parayla yola çıkmış, ama kendi babasının istasyonunda parası çıkışmayınca çaresiz kalmış. Eğer o gece sen o 120 lirayı vermeseydin, kızım insanlığa olan inancını tamamen yitirip geri dönecekti ve ben torunumu da kızımı da bir daha asla göremeyecektim. Senin sayende kızım eve, bana ulaştı. Kibrimin ve hatalarımın cezasını bir pompacının altın kalbi ödedi. O anahtar, memleketin neresinde istersen orada yöneteceğin yeni bir istasyonun anahtarı. Seni Bölge Müdürü yaptım. Hesabına da oğlunun tüm eğitim masraflarını karşılayacak 2.000.000 TL yatırdım. Ailemi bana geri verdiğin için sana minnettarım.’ Ellerim titremeye başladı. Gözyaşlarım mektubun üzerine damlarken, Rıza Bey omuzuma dokunuyordu. İnsanlık ölmemişti; ve o gece o iyiliği yaparken sadece bir aileyi değil, kendi hayatımı da kurtardığımı henüz yeni anlıyordum.


