- Yeni taşındığımız mahallede neredeyse herkes yan komşumuz Murat Bey hakkında bizi uyarmıştı. Eşim Mehmet ile uygun fiyatlı, sessiz ve geniş bahçeli bir ev bulduğumuz için oldukça mutluyduk. Çevrede iyi okullar vardı ve mahalle çocuklu aileler için ideal görünüyordu. Ancak komşular, yan evde yedi çocuğunu tek başına büyüten Murat Bey’den söz ederken sürekli aynı şeyi söylüyordu: “Sabah düdüğü duyduğunuzda anlarsınız.” Ne demek istediklerini ertesi sabah saat tam beşte öğrendim. Keskin bir düdük sesi karanlığı böldü. Arka verandaya çıktığımda yedi çocuğun bahçede tek sıra hâlinde dizildiğini gördüm. En büyükleri on altı yaşındaydı, en küçükleri ise henüz beş yaşlarında görünüyordu. Murat Bey ellerinde bir not defteriyle çocukların karşısında duruyordu. Ayakkabılarını, kıyafetlerini ve hazırlanıp hazırlanmadıklarını kontrol etti. Daha sonra verandaya monte edilmiş büyük bir görev çarkını çevirdi.
- Her çocuğa farklı bir görev düştü. Kahvaltı hazırlamak, çamaşırları düzenlemek, bahçeyle ilgilenmek, banyoyu temizlemek, çöpleri çıkarmak, tavuklara bakmak ve küçük ev tamiratları yapmak… Çocuklar hiçbir itirazda bulunmadan görevlerine dağıldılar. Mehmet onların ne kadar düzenli olduğunu söylerken ben başka bir şey düşünüyordum. “Bence çok korkuyorlar.” Günler geçtikçe aynı düzeni izledim. Her sabah düdük çalıyor, çocuklar sıraya giriyor ve görevlerini yerine getiriyordu. Öğleden sonraları büyük çocuklar küçüklere yemek yapmayı, düğme dikmeyi, bisiklet lastiği değiştirmeyi, faturaları ayırmayı ve önemli telefon numaralarını ezberlemeyi öğretiyordu. En büyük kızları Elif, neredeyse ikinci bir anne gibiydi. Mahallede Murat Bey hakkında konuşulanlar giderek daha fazla kafama takılmaya başladı. Bazıları onun evini askeri kamp gibi yönettiğini söylüyor, bazıları çocuklarına fazla katı davrandığını düşünüyordu. Ben de zamanla bu söylentilere inanmaya başladım. Ta ki bir gün küçük oğullarından Efe ile tanışana kadar. Bahçemde yetişen domateslere bakıyordu. Bana ablası Elif’in ona sebze yetiştirmeyi öğrettiğini büyük bir gururla anlattı. Tam sohbet etmeye başlamıştık ki Murat Bey’in düdüğü çaldı. Efe hemen eve koştu. Murat Bey bağırmadı. Yalnızca verandada bekledi. Birkaç gün sonra ise evlerinin önüne bir ambulans geldi. Şaşırtıcı olan, çocukların son derece hazırlıklı davranmasıydı. Elif sağlık görevlilerine daha kapıya ulaşmadan bir dosya verdi. Dosyanın içinde sağlık bilgileri ve gerekli belgeler bulunuyordu. Murat Bey hastaneye götürüldü. Ertesi sabah düdük yine çaldı. Ancak artık bazı şeyleri daha dikkatli izliyordum. Çocuklar acil durum numaralarını ezberliyor, ev adreslerini doğru söyleme alıştırmaları yapıyor ve sağlık görevlileriyle nasıl konuşmaları gerektiğini öğreniyordu. Bir öğleden sonra küçük kızlardan Zeynep yüksek sesle prova yapıyordu: “Benim adım Zeynep. Babam nefes almakta zorlanıyor. Evde yedi çocuk var. Adresimiz…” Murat Bey sakin şekilde: “Tekrar,” dedi. Zeynep aynı cümleyi yeniden söyledi. İşte o anda bunların sıradan ev işleri olmadığını anladım. Murat Bey çocuklarını bir şeye hazırlıyordu. Gerçeği üç gün sonra öğrendim. Bahçelerinden sert bir düşme sesi geldi. Ardından çocuklardan biri: “Kırmızı Plan!” diye bağırdı. Bir anda herkes harekete geçti. Murat Bey verandada yere çökmüştü. Elif hemen yanına koştu. Bir çocuk 112’yi aradı. Diğeri ilaç bilgilerinin, kimliklerin ve sağlık belgelerinin bulunduğu kutuyu getirdi. Başka biri bahçe kapısını açtı. En küçük çocuklar ise eğitim aldıkları yerde beklediler. Efe’nin gözlerinden yaşlar akıyordu ama ne yapması gerektiğini biliyordu. Sağlık görevlileri geldiğinde Elif’e daha önce böyle bir durum yaşayıp yaşamadıklarını sordular. “Üç kez,” dedi. Sonra Elif’in söylediği bir cümle her şeyi değiştirdi: “Babam bizi sadece bugün için değil, kendisinden sonrası için hazırlıyor.” Yere düşen sağlık dosyasını toplarken gerçeği gördüm. Murat Bey, dokuz ay önce ileri aşamada pankreas rahatsızlığı teşhisi almıştı. Bir anda bütün düdükler, görev listeleri, not defterleri ve acil durum provaları anlam kazandı. Elif gözleri dolarak gerçeği açıkladı: “Babam bize ona itaat etmeyi öğretmiyor. Bir gün burada olmadığında hayatımızı devam ettirebilmeyi öğretiyor.” İki gün sonra Murat Bey beni evine çağırdı. İlk kez içeri girdim. Duvarlarda takvimler, telefon numaraları, bütçe tabloları ve görev programları bulunuyordu. Murat Bey bana eski siyah bir defter uzattı. Bu bir günlük değil, çocukları için hazırladığı yaşam planıydı. “Elif tek başına yemek hazırladı: Başarılı.” “Ahmet bisiklet lastiği değiştirdi: Daha fazla çalışma gerekiyor.” “Zeynep 112’yi panik yapmadan aradı: Başarılı.” “Efe ev adresini ve ablasının telefonunu ezberledi: Başarılı.” Son sayfalardan birinde ise şu not vardı: “Efe gece onu kimin yatıracağını sordu. Cevap veremedim.” Defterin son cümlesi ise her şeyi anlatıyordu: “Amacım çocuklarımın sonsuza kadar bana ihtiyaç duyması değil. Ben olmadığımda da ayakta kalabilmelerini sağlamak.” Murat Bey dokuz ay boyunca aslında kendi yerini doldurmaya çalışmıştı. Ancak ona eksik bıraktığı bir şeyi söyledim: “Onlara yalnız hissettiklerinde kimi arayacaklarını öğretmemişsiniz.” Sonra ekledim: “Buna da biz yardımcı olalım.” Bundan sonra bütün mahalle değişti. Emekli bir elektrikçi çocuklara basit tamiratları öğretti. Emekli bir hemşire Elif’e sağlık belgelerini anlamasında yardımcı oldu. Muhasebeci bir komşumuz bütçe yönetimini anlattı. Mahalledeki tamirci büyük çocuklara araç bakımı öğretti. Öğretmenler derslerinde yardımcı oldu. Kimse buna yardım kampanyası demedi. Herkes yalnızca Murat Bey’in bırakmak zorunda kalacağı boşluğun küçük bir bölümünü doldurmaya çalıştı. Aylar ilerledikçe Murat Bey zayıfladı. Ama çocukları daha fazla gülmeye başladı. Efe arkadaşlarıyla bisiklete biniyor, küçük kızlar bahçede oyun oynuyordu. Bir akşam Murat Bey bana dönerek: “Onlara bensiz hayatta kalmayı öğretmeye çalışırken yalnız kalmayacaklarını öğretmeyi unutmuşum,” dedi. Birkaç hafta sonra Murat Bey hayatını kaybetti. Elif ilk olarak beni aradı. Güneş doğmadan mahallenin neredeyse tamamı onların mutfağındaydı. Kimse çağrılmamıştı. Herkes kendiliğinden gelmişti. Cenazeden sonra yedi kardeş eve döndü. Efe babasının boş sandalyesine bakarak: “Şimdi düdüğü kim çalacak?” diye sordu. Elif kardeşine sarıldı. Sonra babasının eski montunun cebinden gümüş düdüğü çıkardı. Bir kez çaldı. Çocukların hepsi ona baktı. Korktukları için değil. Güvendikleri için. Sonra birlikte mutfağa geçtiler. Biri sofrayı hazırladı, biri çorbayı karıştırdı, diğeri bardakları doldurdu. Elif kardeşlerine baktı. “Babam bize ne yapacağımızı öğretti,” dedi. Daha sonra gerekli resmi düzenlemeler yapıldı ve kardeşlerin birbirinden ayrılmadan, güvendikleri yetişkinlerin desteğiyle hayatlarına devam etmeleri sağlandı. Kimse Murat Bey’in yerini dolduramadı. Zaten amaç da bu değildi. Mahalle yalnızca çocuklarının yalnız kalmamasını sağladı. İlk taşındığımızda hepimiz o gümüş düdüğün korkunun ve baskının sesi olduğunu düşünmüştük. Yanılmıştık. O düdük, zamanı hızla tükenen bir babanın sesiydi. Yedi çocuğuna kendi ayakları üzerinde durmayı, birbirlerini korumayı ve bir gün verandada onları yönlendiremediğinde bile hayatlarına devam etmeyi öğretmeye çalışan bir babanın sesi…

