- Morgun soğuk havası, her zamanki gibi ağır ve boğucuydu. Hem gerçek, hem de hayal ürünü gibi görünen ölülerin sessizliği, etrafı saran bir huzur gibi dururken, birdenbire yerini tuhaf bir gürültüye bıraktı. Hemşire, şaşkınlıkla başını kaldırdı ve dikkat kesildi. Yastığın altından gelen hışırtı, adeta bir karabasan gibi, onun içini ürpertiyle kapladı. Korkuyla dolmuş gözlerle, o bilinmezliğin çekiciliğine kapılmak istemese de, merakına yenik düşmekten kendini alıkoyamadı. Yavaşça, örtünün kenarını kaldırarak içeriye bakarken, içindeki korkunun ve merakın karıştığı duyguları hissetti. Ne göreceğine dair bir önsezi belirmişti; ama onu bekleyen manzara, hiçbir şekilde hayal edemeyeceği bir şeydi.
- O an, zaman durmuş gibi hissetti; kalbi hızla çarparken, zihninde beliren düşünceler arasında kayboldu. Gördüğü, yaşamın ve ölümün sınırlarında bir yerde sıkışıp kalmış gibiydi; belirsizlik ve korku, ruhunun derinliklerine sızıyordu. Bir an için, yaşamın ne kadar kırılgan olduğunu, aynı zamanda ölümün de ne kadar yanıltıcı olabileceğini düşündü. Yalnızca bir ölü değil, hayatta kalan bir hikaye ile karşı karşıyaydı. Yavaşça geri çekildi, zira bu görüntü onun için sonsuza dek unutulmaz bir anı olacaktı. Ölüm, her zaman karanlık ve soğuk bir gerçek gibi görünse de, bazen altında hiç bilmediğimiz derinliklerle dolu bir yaşam saklıyor olabiliyordu. Bu, yaşamak ve yaşatmak üzerine düşünmemize neden olan bir anıydı; yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan bir an. Sadece bir rustle, fakat hayatın ve ölümün karmaşıklığını gözler önüne seren bir kapıydı.

