- Temmuz güneşi İzmir’in sıcak havasını iyice hissettiriyordu. Bahçedeki havuzun etrafı rengârenk balonlarla süslenmiş, masalar çocukların en sevdiği yiyeceklerle dolmuştu. Dört yaşına giren kızım Ela, başındaki mor taçla kendisini gerçek bir prenses ilan etmişti. Tacını çıkarmayı reddediyor, “Prensesler yüzerken bile taçlarını çıkarmaz.” diyordu. Eşim Murat mangalın başında köfte pişiriyor, babam ise bahçedeki büyük şemsiyenin altında torununu izlerken ara sıra gözlerini dinlendiriyordu. Tam sofraya meyve tabağını götürürken üvey annem Sevim kapıdan içeri girdi. Her zamanki gibi sessizdi. Elindeki küçük hediyeyi sıkıca tutuyor, bahçeye girmeden önce herkese çekingen bir gülümsemeyle bakıyordu. Annemi kaybettikten üç yıl sonra babam onunla evlenmişti. O günlerde henüz on altı yaşındaydım ve hayatıma giren hiçbir yabancıyı kabullenmeye hazır değildim. Sevim Hanım ise hiçbir zaman bana kendisini kabul ettirmeye çalışmadı. Annemin odasına izinsiz girmedi. Evde hiçbir eşyayı değiştirmedi. Yıllarca aynı evde yaşamamıza rağmen hep mesafesini korudu. Ben bunu ilgisizlik sandım. Belki de yanılmıştım. Ela onu görünce sevinçle koştu. “Babaanne! Hediyem bana mı?” Sevim gülümseyerek ahşap bir oyuncak çay takımı uzattı. Ela hediyeyi açınca mutluluktan havalara uçtu. Bahçedeki kutlama saatlerce kahkahalar içinde devam etti. Çocuklar su tabancalarıyla oynuyor, büyükler sohbet ediyor, Murat ise yanan mangalla mücadele ediyordu. Sıcak dayanılmaz hâle gelince herkes sırayla havuza girmeye başladı. En son Sevim üzerindeki ince pareoyu çıkardı ve yavaş adımlarla havuz merdivenlerinden inmeye başladı. Tam o sırada Ela bir anda olduğu yerde durdu. Gözlerini kocaman açtı. Parmağıyla Sevim’in kolunu gösterdi. “Anne…” Herkes dönüp Ela’ya baktı. “Kızım, ne oldu?” diye sordum. Ela hiç tereddüt etmeden konuştu. “Babam bunu çizmiş.” Bahçede kısa bir sessizlik oluştu. Ardından herkes gülmeye başladı. Murat bile gülümseyerek başını salladı. “Yok artık.” Ben de bunun çocukça bir hayal olduğunu düşündüm. Ela ise ağlamaya başladı. Hayır… Canı yandığında ağladığı gibi değildi.
- Gerçekten korkmuş gibiydi. Elimi tuttu. “Anne, bak… Lütfen.” Beni havuz kenarına kadar sürükledi. Sevim tam havuzdan çıkarken kolundaki eski dövme güneş ışığında görünür hâle geldi. Solmuş mürekkep çizgilerinin arasında küçük bir deniz feneri vardı. Hemen yanında ise gülümseyen küçük bir güneş resmi… O güneşi ben çok iyi tanıyordum. Murat yıllardır not defterlerine, alışveriş listelerine ve kızımızın beslenme çantasına bıraktığı küçük notların altına hep aynı güneşi çizerdi. Başımı yavaşça Murat’a çevirdim. Yüzündeki tebessüm kaybolmuştu. Elindeki maşa yere düştü. Bahçedeki herkes sessizliğe büründü. Ve Murat sadece şu cümleyi kurabildi: “Sanırım bunu açıklamam gerekiyor…” Bu giriş tamamen özgündür; devamında aile sırrı, geçmişteki tesadüfi bir karşılaşma ve yanlış anlaşılmaların çözülmesi üzerine ilerleyebilir.Murat derin bir nefes aldı. “Sanırım bunu açıklamam gerekiyor…” dedi. Bahçedeki sessizlik daha da ağırlaştı. Ben gözlerimi ondan ayırmadan bekliyordum. “Konuş.” Murat yavaşça Sevim’e baktı. “Yaklaşık yirmi yıl önce üniversitedeyken belediyenin sanat atölyesinde gönüllü olarak çalışıyordum. Hastalık ya da ameliyat sonrası izlerini kapatmak isteyen insanlara ücretsiz çizimler hazırlıyorduk. Dövmeyi ben yapmadım. Sadece insanların dövme sanatçısına götüreceği taslakları çiziyordum.” Sevim başını hafifçe salladı. “Gittiğim yer tam da oydu.” Babam şaşkınlıkla eşine döndü. “Sen bana bundan hiç bahsetmedin.” Sevim sessizce cevap verdi. “Bahsetmek istemedim.” Herkes onu dinliyordu. Yaklaşık yirmi yıl önce ciddi bir sağlık sorunu yaşamıştı. Karnındaki ameliyat izi uzun süre onu aynaya bile bakamayacak hâle getirmişti. Psikolojik destek aldığı dönemde bir belediye merkezindeki sanat etkinliğine katılmıştı. O gün genç bir gönüllü olan Murat herkese umutlarını temsil edecek küçük bir çizim yapmalarını önermişti. Sevim deniz fenerini seçmişti. Çünkü doktoru ona “En karanlık geceler bile sonsuza kadar sürmez.” demişti. Murat da çizimin yanına çocukça bir güneş eklemişti. “İnsan bazen küçük bir ışığa bile tutunur.” diyerek. O gün birbirlerinin isimlerini bile öğrenmeden yolları ayrılmıştı. Yıllar geçmişti. Sevim babamla evlenmişti. Murat başka bir şehre taşınmış, iş hayatına başlamıştı. Hiçbiri o kısa karşılaşmayı yeniden hatırlamamıştı. Ta ki küçük Ela’nın dikkatli gözleri o solmuş güneşi fark edene kadar. Bahçedeki gerginlik yavaş yavaş dağıldı. Babam derin bir nefes aldı. “Demek hikâye buymuş…” Murat başını eğdi. “Keşke bunu daha önce hatırlayabilseydim.” Sevim hafifçe gülümsedi. “Ben de seni ilk gördüğümde tanıyamadım. Yıllar insanı değiştiriyor.” O an içimde başka bir soru belirdi. “Peki… Bunca yıl neden bana bu kadar mesafeli davrandın?” Sevim’in gözleri doldu. “Sana hiçbir zaman uzak olmak istemedim.” “O zaman neden hep geri durdun?” Çevredeki herkes sessizleşti. Sevim yavaşça konuşmaya başladı. “Anneni tanımıyordum ama seni ne kadar sevdiğini biliyordum. Evin her köşesinde onun izleri vardı. Fotoğrafları, eşyaları, tarif defterleri… Sana yaklaşmaya çalışırsam onun yerini almak istediğimi düşüneceğinden korktum.” Başımı eğdim. Devam etti. “Yaklaşmayınca da seni istemiyormuşum gibi göründüm.” Yıllardır zihnimde kurduğum bütün cümleler bir anda anlamını yitirmeye başladı. Gerçekten de… Doğum günlerimde hep kenarda durmuştu. Okul mezuniyetimde en arkada alkışlamıştı. Annemin tarifleriyle kek yapmış ama bunu hiç söylememişti. Ben ise bütün bunları ilgisizlik sanmıştım. Ela koşarak Sevim’in yanına geldi. “Kırıldın mı babaanne?” Sevim gözyaşlarını silerek gülümsedi. “Hayır.” Ela küçük elleriyle onun boynuna sarıldı. “Ben seni seviyorum.” Bu söz, yıllardır söylenemeyen onlarca cümleden daha güçlüydü. Akşam güneşi bahçeye vururken herkes yeniden masaya oturdu. Çocuklar oyunlarına devam etti. Babam mangalın başına geçti. Murat sessizce yanıma geldi. “Kızımız olmasaydı bunu belki de hiç öğrenemeyecektik.” Haklıydı. Bazen yetişkinlerin göremediğini çocuklar tek bakışta fark ediyordu. O gün ailemiz parçalanmadı. Tam tersine, yıllardır yanlış anlamalar yüzünden aramıza örülen görünmez duvar ilk kez yıkıldı. O akşam misafirler ayrılırken Ela elindeki tebeşirle bahçenin taş zeminine büyük bir deniz feneri çizdi. Yanına da gülümseyen küçük bir güneş yaptı. Altına tek bir kelime yazdı: “Aile.” Hepimiz o çizime uzun süre baktık. Çünkü bazen bir aileyi ayakta tutan şey kusursuz olmak değil, yıllar sonra bile birbirini anlamaya cesaret edebilmektir.

