- “Peki… annesi kim?” Doktor birkaç saniye boyunca cevap vermedi. Sonra gözlerini benden kaçırıp dosyanın içindeki son belgeye baktı. Tam konuşmak üzereydi ki kapıya sert sert vurulmaya başlandı. Yerimden sıçradım. Doktor ayağa kalktı ama kapıya doğru ilerlemeden önce bana dönüp alçak sesle, “Ne olursa olsun sakin kalmaya çalışın,” dedi. Bu söz beni daha çok korkuttu. Kapı bir kez daha yumruklandı. “Doktor bey! Açın kapıyı!” Sesi tanımıyordum. Genç bir kadındı. Doktor kapıyı açtığında koridorda yirmili yaşlarının başında, yüzü bembeyaz olmuş bir kız duruyordu. Üzerinde hastane kıyafeti vardı. Saçları dağınıktı. Bir eliyle duvara tutunuyor, diğer eliyle karnını kavrıyordu. Gözleri doğrudan bana kilitlendi. Sonra ağlamaya başladı. “Özür dilerim,” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. “Sen kimsin?” Genç kadın dudaklarını ısırdı. Doktor araya girdi. “Sevil Hanım, bu İdil.” Adını hayatımda ilk kez duyuyordum. “Bebeğin annesi mi?” İdil gözlerini kapatıp başını salladı. Boğazım düğümlendi. “Peki benimle ne ilgisi var?” Doktor masanın üzerindeki dosyayı tekrar önüme çekti. “İdil’in de DNA testi yapıldı.” İçime kötü bir his çöktü. Doktor devam etti. “İdil sizin biyolojik kızınız.” Sanki odanın içindeki bütün sesler bir anda yok oldu. Doktorun dudakları hareket ediyordu ama birkaç saniye boyunca hiçbir şey duyamadım. “Hayır,” diyebildim sonunda. “Benim üç oğlum var. Hiç kız çocuğu doğurmadım.” İdil hıçkırarak sandalyesine oturdu. “Biliyorum.” Oktay kapıda belirdi. Yüzüne baktığım anda her şeyi anladım. Adamın rengi gitmişti. Ayağa kalktım. “Sen biliyordun.” Oktay cevap vermedi. “Biliyordun!” diye bağırdım. Doktor kapıyı kapattı. Oktay gözlerini yere indirdi. “Üç gündür biliyorum.” “Elindeki bebeği bana verip ‘bizim’ dedin.” “Sana nasıl anlatacağımı bilmiyordum.” Sinirimden ellerim titriyordu. “En başından anlat.” Oktay derin bir nefes aldı. Gerçek, on yedi yıl önceki bir geceye uzanıyordu
- Üçüncü oğlum Bora dünyaya geldiğinde doğum çok zor geçmişti. Saatlerce kan kaybetmiş, acil ameliyata alınmıştım. O gün hastanede büyük bir karışıklık yaşanmıştı. Elektrik sistemi kısa süreli çökmüş, kayıtlar elle tutulmuştu. Doktor, o dönem aynı hastanede başka bir kadının da doğum yaptığını anlattı. Kadının adı Gülay’dı. O da aynı gece bir kız çocuğu dünyaya getirmişti. Ama kız, doğumdan birkaç saat sonra başka bir aileye verilmişti. “Nasıl yani?” dedim. Doktor yüzünü buruşturdu. “O gece ciddi bir kimliklendirme hatası yapılmış.” Yavaşça sandalyeye oturdum. “Benim bebeğim çalındı mı?” “Bunu kesin olarak söyleyemeyiz. Ancak testler açık. İdil sizin biyolojik kızınız.” Başımı Oktay’a çevirdim. “Bunu neden şimdi öğrendin?” Oktay cebinden buruşturulmuş bir zarf çıkardı. “Geçen hafta bir kadın bana ulaştı.” Zarfın içinden eski bir mektup çıktı. Mektup Gülay’a aitti. Gülay birkaç ay önce hayatını kaybetmişti. Ölmeden önce İdil’e gerçeği anlatmıştı. Yıllar önce bebeğinin kendisine ait olmadığını tesadüfen öğrenmişti. Ancak kızını kaybetme korkusuyla susmuştu. İdil mektubu okuduktan sonra bizi araştırmıştı. “Peki neden doğrudan bana gelmedin?” diye sordum. İdil’in gözlerinden yaşlar aktı. “Çünkü hamileydim. Ve korkuyordum.” Başımı eğip elimdeki DNA raporuna baktım. Bir anda her şey yerine oturdu. Lalin benim kızım değildi. Torunumdu. Bu yüzden testte yüzde 99,8 oranında biyolojik akrabalık çıkmıştı. Göğsüm sıkıştı. Yıllarca kız çocuğu özlemiyle yaşamıştım. Meğer kızım başka bir evde büyümüştü. İdil başını öne eğdi. “Sizi bulduğum gün doğum sancılarım başladı. Oktay Bey hastaneye geldi. Doğumdan sonra DNA sonuçları çıktı.” Oktay bana baktı. “Bebeği kucağına verdiğimde yanlış söyledim. ‘Bizim’ dedim çünkü…” Sesi kırıldı. “Çünkü onun bizim ailemiz olduğunu hissettim.” Ona hâlâ öfkeliydim. Ama gözlerinde ilk kez korkudan çok pişmanlık görüyordum. İdil birden ayağa kalktı. “Ben gitmeliyim.” Şaşırdım. “Nereye?” “Hayatınızı altüst ettim. Bebeğimi alıp gideceğim.” O anda yıllardır içimde sakladığım o pembe battaniye geldi aklıma. On yedi yıl boyunca açmadığım dolabın arkasında duruyordu. Bir çocuğu beklemişti. Ama yanlış çocuğu. İdil kapıya yürürken seslendim. “Dur.” Döndü. Yanına gidip yüzüne baktım. Gözlerinin kenarında benim annemin gözlerini gördüm. Çenesini sıkarken benim yaptığım hareketi yapıyordu. Elimi yanağına koydum. “Sen benim hayatımı altüst etmedin.” İdil’in dudağı titredi. “Hayat zaten bunu on yedi yıl önce yapmış.” İkimiz de ağlamaya başladık. Oktay Lalin’i odaya getirdi. Torunumu kucağıma aldım. Sonra İdil’e baktım. “Senden annene ‘anne’ demeni beklemiyorum. Kaybettiğimiz on yedi yılı da geri getiremeyiz.” Elini tuttum. “Ama bundan sonrasını kaybetmek zorunda değiliz.” Aylar sonra evimizin salonunda üç oğlum, İdil ve küçük Lalin aynı masanın etrafında oturuyordu. Dolabın arkasındaki pembe battaniyeyi sonunda çıkarmıştım. Lalin onun içinde uyuyordu. O gece şunu anladım: İnsan bazen hayatı boyunca bir şeyin eksikliğini hisseder ama neyi beklediğini tam olarak bilemez. Ben yıllarca bir kız çocuğu beklediğimi sanmıştım. Oysa aslında beklediğim şey, kaybolmuş bir parçanın yeniden eve dönmesiydi. Geçmişi düzeltemezdim. İdil’in ilk adımını, ilk kelimesini, okulun ilk gününü görememiştim. Ama bir sabah, kızım mutfaktan bana seslendi: “Anne, Lalin uyandı.” O tek kelimeyi duyduğum anda gözlerimi kapattım. Çünkü on yedi yıl geç kalmış olsa da bazı kelimeler doğru zamanda gelmez. Ama geldiğinde, insanın içinde yıllardır açık duran bir kapıyı sessizce kapatır.

