DOLAR
Alış: 45.15
Satış: 45.33
EURO
Alış: 53.09
Satış: 53.31
GBP
Alış: 61.31
Satış: 61.77
“Pislik, defol git buradan!” diye bağırdı simitçi anneye.
İstanbul’un o keskin, insanın kemiklerine kadar işleyen kış ayazı, Bosphorus’un sularını bir bıçak gibi keserken, Meryem çoktan uyanmış olurdu. Saat sabahın dördüydü; şehir henüz uykusunun en ağır uykusundayken, o Fatih’in dar sokaklarından birindeki küçük mutfağında, on sekiz yıldır hiç değişmeyen o kutsal ayine başlardı. Unu eler, mayayı ılık suyla buluşturur ve içine tüm umutlarını kattığı o Poğaça hamurunu yoğurmaya başlardı. Elleri, un ve yağ kokusuyla birleşmiş, parmak boğumları soğuktan ve çalışmaktan nasır tutmuştu. Ama o hiç şikayet etmezdi. Çünkü o fırından çıkan her sıcak poğaça, her demli Çay, kızı Elif’in geleceğine örülen bir tuğlaydı.
Sabahın beşinde, İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin o devasa, gri duvarlarının önündeki köşesinde yerini alırdı. On sekiz koca yıl… Dile kolay. Meryem, o köşede sadece hamur işi satmadı; o köşede bir hayatı, bir onuru savundu. Elif’in babası onları bir kuruşsuz bırakıp terk ettiğinde, Elif henüz küçük bir çocuktu. Meryem o gün kendine bir söz verdi: “Benim kızım, bu beton kaldırımlarda üşüyerek bir bardak Salep satmak zorunda kalmayacak.” Ve öyle de oldu. Elif, o günlerde annesinin yanındaki plastik bir kovanın üzerine oturur, loş sokak lambasının altında matematik problemlerini çözerdi. Fırından yükselen o sıcak buhar, şehrin egzoz dumanına karışırken, Elif sessizce hayallerini büyüttü.
Yıllar geçti, o dumanlı sabahlar meyvesini verdi. Elif, üstün başarılarla burslar kazandı, tıp fakültesini bitirdi. Ama o hep mütevazıydı. Annesine “Sadece asistanım anne,” derdi, “Doktorların arkasında koşturuyorum, sadece yardım ediyorum.” Meryem ise yorgun başını sallar, kızının o bembeyaz üniformasını bir gelinlik gibi kutsal sayar, sandığında saklardı. Meryem’in dünyasında tıp karmaşıktı, o sadece kızının o devasa binada bir “hizmetçi” ya da “hemşire” olduğunu sanıyordu. Ta ki o Salı gününe kadar.
“Anne, yarın o tezgahı açma,” dedi Elif, gözlerinde tuhaf bir parıltıyla. “Yarın benim yanıma gel. Neler yaptığımı görmeni istiyorum. Ve lütfen… en güzel elbiseni giy.”
Ertesi gün Meryem, aynadaki yorgun yüzüne baktı. Kurban Bayramı’nda giydiği o ağır işlemeli Kaftan elbiseyi çıkardı. Ellerini yarım saat boyunca limonla ovdu; on sekiz yıllık o ağır yağ ve hamur kokusunu söküp atmak istercesine… Ama o koku tenine değil, ruhuna işlemişti. Hastanenin o hep bildiği acil servis kapısından değil, bu kez yeni açılan, denize nazır VIP uzmanlık kliniğinin kapısına gitti. İçerisi o kadar parlaktı ki, yerdeki mermerlerin pürüzsüzlüğü Meryem’i ürkütüyordu. Cam kapılardan içeri girdiğinde, sanki başka bir gezegene ayak basmıştı.
Resepsiyonda duran genç kadın, adı Sudenaz olan o kibirli surat, Meryem’i gördüğü an yüzünü buruşturdu. Meryem’in üzerindeki o eski ama temiz Kaftan, bu steril dünyaya ait değildi. Sudenaz’ın bakışları, bir insanın onurunu paramparça edebilecek kadar keskindi.
“Affedersiniz kızım, ben Elif Morales için geldim. Elif… o burada çalışıyor,” dedi Meryem, eski çantasını göğsüne bastırarak.
Sudenaz, sanki içerideki pahalı parfüm kokusu Meryem’in varlığıyla bozulmuş gibi burnunu kırıştırdı. “Bakın hanımefendi, burası VIP polikliniği. Dilenci ya da seyyar satıcıları içeri alamıyoruz. Lütfen hemen burayı terk edin,” dedi buz gibi bir sesle.
“Satıcı değilim evladım, kızım burada hemşire… Elif Morales.” Sudenaz bilgisayarda birkaç tuşa hızla bastı ve alaycı bir kahkaha attı.
“Bu katta o isimde bir hemşire yok. Güvenlik! Lütfen bu kadını dışarı çıkarın, hastaları rahatsız ediyor.”
Saniyeler içinde iki devasa güvenlik görevlisi Meryem’in yanına damladı. Biri, Meryem’in zayıf kolunu öyle kaba bir şekilde kavradı ki, Meryem’in çantası yere düştü. Çantadan dökülen o üç beş kuruşluk 5 ₺ ve 10 ₺’lik madeni paralar, o pırıl pırıl mermerlerin üzerinde yankılanarak dağıldı. On sekiz yılın birikimi, her bir kuruşu, o zenginlerin küçümseyen bakışları altında yerlerde sürünüyordu. Meryem’in gözleri doldu; dünya ona bir kez daha, ne kadar direnirse dirensin, her zaman bir “yabancı” muamelesi göreceğini hatırlatıyordu.
“Yalvarırım yapmayın, ben sadece kızımı görmeye geldim!” diye hıçkırdı Meryem. Güvenlikçiler onu döner kapıya doğru sürüklerken, koridorun sonundaki o devasa, metal cerrahi kapılar büyük bir gürültüyle açıldı. O sterillik, o sınıf ayrımı, o kibir… birazdan yerle bir olacaktı. Ama o an kimse, o kapıdan çıkanın kim olduğunu ve on sekiz yıllık o simit kokusunun aslında bu hastanenin kalbi olduğunu hayal bile edemezdi…
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Diğer Galeriler
-
“Kocam velayeti almak için beni ‘deli anne’ gibi göstermeye çalıştı.
-
Polisler, kelepçeli bir kadının dalgasını geçiyordu
-
“‘O çocuk lanetli,’ diyorlardı…
-
Genç bir kız üç gündür kusuyordu ve babası bunun tamamen numara olduğunu söylüyordu.
-
Sokaktaki genç serseriler, bacağı yerine protez olan yaşlı bir savaş gazisiyle alay ediyorlardı
-
B Sınıfı Ehliyet Sahiplerine Müjde
