- Gece yarısını çoktan geçmişti. 42 numaralı hat, şehrin en tekinsiz mahallelerinden geçerek son durağına doğru ilerliyordu. Otobüsün içindeki loş ışıklar, motorun yorgun hırıltısına eşlik eden huzursuz bir sessizlikle titriyordu. En arka köşede, pencere kenarına büzülmüş, üzerinde eski ama tertemiz bir pardösü olan Müzeyyen Teyze oturuyordu. Dizlerinin arasında sıkıca tuttuğu gümüş başlıklı, kara ağaçtan yapılma bastonu, sanki dünyadaki tek dayanağıydı. Otobüsün orta kapısından gürültüyle binen üç genç, bu sessizliği bir bıçak gibi kesti. Üzerlerinden alkol ve ucuz tütün kokusu yayılıyordu. En öndeki, boynunda belirgin bir yara izi olan ve arkadaşları arasında “Çakal” diye hitap edilen çocuk, gözlerini doğrudan köşedeki yaşlı kadına dikti. Diğer yolcular—yorgun bir işçi ve kulaklığıyla dünyadan kopmuş bir genç—başlarını hemen cama çevirdiler. Korku, otobüsün havasına sinmişti. Serseriler, Müzeyyen Teyze’nin etrafını sardılar. Çakal, kadının yanındaki boş koltuğa adeta çöktü. “Vay vay vay… Teyzemiz bu saatte hangi hazinenin peşinde acaba?” dedi, sesi alaycı bir tınıyla yankılanırken. Diğer ikisi kahkahalarla ona eşlik ediyordu. “Bak hele, bastonu bile gümüş. Kesin çantası da altın doludur bunun.” Müzeyyen Teyze istifini bozmadı. Bakışlarını karanlık pencereden ayırmadı, sadece bastonunu tutan elleri biraz daha sıkılaştı. “Hadi ama nine, susmak yakışmıyor,” dedi gruptan zayıf olanı, kadının kucağındaki eski deri cüzdana uzanarak. “Şu cüzdanı bize ver de, sen de rahat et biz de. Yolumuz uzun, harçlığımız kalmadı.” Gençlerden biri cüzdanın ucundan çekiştirmeye başladığında, Müzeyyen Teyze ilk kez başını çevirdi. Gözleri yaşından beklenmeyecek kadar berrak, derin ve ürkütücü derecede sakindi. “Elinizi çekin evladım,” dedi alçak ama buz gibi bir sesle. “Kendi karanlığınızda boğulmayın.” Çakal, bu söz üzerine kahkahayı bastı. “Karanlık mı? Biz karanlığın kendisiyiz nine! Ver şunu!” diyerek cüzdanı sertçe çekmeye yeltendi. Tam o anda, otobüsün içindeki atmosfer sanki bir anda basınç değiştirmiş gibi ağırlaştı. Müzeyyen Teyze, bastonunu büyük bir sükunetle ama tarif edilemez bir güçle otobüsün metal zeminine vurdu. TAK! O ses, sadece bir ağacın metale çarpması değildi; sanki otobüsün tüm enerjisi o noktada toplandı. O tek vuruşla birlikte, bastonun gümüş başlığı Müzeyyen Teyze’nin avucunda bir pergel gibi döndü. Kadın, yerinden kalkmadan, sadece bileğinin bir hareketiyle bastonun ucunu Çakal’ın boğazındaki şah damarının tam üzerine, milimetrik bir hassasiyetle yerleştirdi. Hareket o kadar hızlı ve kusursuzdu ki, serseriler ne olduğunu anlayamadan kendilerini ölümcül bir kıskacın içinde buldular. Müzeyyen Teyze’nin çehresi değişmişti. O uysal yaşlı teyze gitmiş, yerine yılların tecrübesini ve belki de gizli bir geçmişin soğukkanlılığını taşıyan bir gölge gelmişti
- Şimdi beni iyi dinle,” dedi Müzeyyen Teyze, bastonun ucunu hafifçe bastırarak. Çakal’ın nefesi kesilmiş, gözleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu. Diğer iki arkadaşı müdahale etmek istedi ama kadının onlara attığı tek bir bakış, ayaklarını yere çivilemeye yetti. O bakışta bir insanın görebileceği en saf, en katı disiplin vardı. “Bu el, bu hayatta çok şey tuttu. Silah da tuttu, kalem de, evlat da… Ama asla bir hırsızın lekesini tutmadı. Eğer o cüzdana bir kez daha dokunursan, bir sonraki durakta ambulans çağırmak zorunda kalırlar. Anladın mı?” Çakal, boğazındaki baskının şiddetiyle sadece titrek bir “Hı-hı” diyebildi. Alnından soğuk terler boşanıyordu. Karşısındaki kadının bir “teyze” olmadığını, hayatı boyunca karşılaşabileceği en tehlikeli profesyonellerden biri olduğunu o an ruhunun derinliklerinde hissetmişti. Müzeyyen Teyze bastonunu aynı hızla geri çekti ve tekrar eski, mütevazı pozisyonuna döndü. Hiçbir şey olmamış gibi tekrar pencereye baktı. Otobüs yavaşladı, frenlerin gıcırtısı duyuldu. Bir sonraki duraktı. Kapılar açılır açılmaz, o “şehrin efendisi” gibi davranan üç serseri, birbirlerini ezerek otobüsten dışarı fırladılar. Karanlığın içinde arkalarına bile bakmadan, sanki peşlerinde bir ordu varmış gibi kaçmaya başladılar. Duraktaki birkaç kişi onların bu panik hâline anlam veremeyerek baktı. Otobüs tekrar hareket ettiğinde, şoför dikiz aynasından yaşlı kadına hayranlık ve şaşkınlık karışımı bir bakış fırlattı. Yolun başında korkudan başını çeviren işçi, yavaşça Müzeyyen Teyze’ye yaklaştı. “Teyze… Sen ne yaptın öyle? Kimsin sen?” diye fısıldadı hayretle. Müzeyyen Teyze hafifçe gülümsedi. O sert, keskin bakışlar gitmiş, yerine yine o yumuşak ifade gelmişti. Cüzdanını çantasına koyarken sessizce cevap verdi: “Sadece saygıyı unutanlara, sessizliğin zayıflık olmadığını hatırlattım evladım. Gerçek güç, kaba kuvvette değil, o kuvveti ne zaman ve nasıl kullanacağını bilmekte yatar.” Otobüs gecenin içinde süzülmeye devam etti. Müzeyyen Teyze son durağa geldiğinde bastonuna dayanarak yavaş adımlarla indi. Arkasında bıraktığı sessizlik, serserilerin gürültüsünden çok daha derin ve anlamlıydı. Şehir, o gece bir kez daha öğrenmişti: En durgun sular, en derin uçurumları gizlerdi.

