- Yağmurlu ve yorucu bir öğlen vakti, İstanbul’un sular altında kalmış caddelerinde ilerleyen tıklım tıklım dolu otobüse 8 aylık hamile olan Selma bindi. Karnı burnundaydı, her saniye sırtına binen ağırlıkla nefes almakta bile zorlanıyordu. Tutunduğu metal direk, otobüsün her sarsıntısında ellerini kaydırıyordu. Önündeki koltuklarda oturan ve yüksek sesle yeni başlayacakları elit işleriyle böbürlenen üç gence kibarca, “Rica etsem yer verebilir misiniz? Çok yorgunum ve ayakta durmakta güçlük çekiyorum,” dedi. Gençlerden ortada oturan, markalı montunun yakasını dikleştirerek Selma’yı baştan aşağı süzdü. Alaycı bir kahkaha patlatarak yanıdakine dirsek attı. “Hanımefendi, bilet alırken size özel koltuk rezerve etmediler galiba. Biz sabah akşam çalışıp yoruluyoruz, bacak kaslarımız bizim için çok kıymetli. Hem otobüste ayakta gitmek hamilelikte spor olur, fena mı?” Diğer ikisi de bu akıl almaz kabalığa kahkahalarla katıldı.
- Otobüsteki diğer yolcular başlarını üzüntüyle öne eğdi; kimse sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu, çünkü günümüz insanı sokaktaki zorbalardan çekiniyordu. Selma’nın gözleri doldu, gururu incindi ama karnındaki bebeğin sarsıntılardan zarar görmemesi için tek eliyle karnını koruyarak ayakta kalmaya çalıştı. Serseriler ise alaylarına devam ediyor, yeni girdikleri holdingdeki torpilli işlerinden ve paralarından bahsetmeye doyamıyorlardı. “Yarın yönetim katında kahve içeceğiz koçum, bu otobüslerde sürünmek bizim tarzımız değil zaten,” diye hava atıyorlardı. Tam o sırada, otobüsün en arka köşesinde, cam kenarındaki tekli koltukta oturan sessiz bir adam ayağa kalktı. Üzerinde sade ama kusursuz dikimli koyu renk bir pardösü vardı. Yüzünde ne bir öfke ne de bağırtı, sadece buz gibi bir sükûnet hakimdi. Ağır, ölçülü adımlarla koridordan öne doğru yürümeye başladı. Otobüsteki herkesin dikkati o sessiz adama kesilmişti. Adam, üç serserinin dikildiği sıranın önüne geldi. Gençler önce adamı küçümser gibi süzdü, aralarından biri, “Ne var amca, sen mi vereceksin yerini? Hadi işine bak,” diye diklendi. Adam tek kelime etmedi. İç cebinden çıkardığı siyah, mat, üzerinde zarif kabartmalı gümüş harflerle işlenmiş tek bir kartviziti yavaşça masumca duran orta gencin dizinin üzerine bıraktı. Genç adam önce alayla güldü, ardından kartvizitin üzerindeki ismi okudu. Okuduğu an, yüzündeki o kibirli sırıtış donup kaldı. Kanı çekildi, rengi kireç gibi beyazladı. Elleri titremeye başladı. Kartta yazan isim ve unvan, İstanbul iş dünyasının en korkulan ve en saygın ismine aitti: Cihangir Sancak – Sancak Holding Yönetim Kurulu Başkanı. Daha o sabah, o holdingin en prestijli departmanında işe başlamak için mülakata giren ve “torpille işi kaptık” diye ortalıkta böbürlenen bu üç kibirli delikanlı, az önce şirketin tek sahibine ve kurucusuna hakaret etmiş, üstelik onun gözü önünde hamile bir kadına zorbalık yapıp alay etmişlerdi. Cihangir Sancak, o gün şirketindeki yeni personellerin saha denetimini yapmak için tebdil-i kıyafet toplu taşımaya binen bir iş insanıydı. Cihangir Bey, buz gibi ve ölümcül derecede sakin bir ses tonuyla konuştu: “Yarın saat 09:00’da insan kaynaklarına uğrayıp ilişiğinizi kesebilirsiniz. Sancak Holding, vicdanı, merhameti ve insanlığı olmayan sefillere kapılarını kapatalı çok oldu. Sizinle yapacağımız tüm sözleşmeler, bu saniyeden itibaren iptal edilmiştir. Kariyeriniz başlamadan bitmiştir.” Otobüste çıt çıkmıyordu. Serseriler yerlerinden fırlayıp adamın ayaklarına kapanmak, yalvarmak istediler fakat Cihangir Sancak arkasını bile dönmedi. Gençlerin bacaklarındaki tüm derman çekilmişti; yaptıkları aptallığın ve kibrin bedelini hayatlarının en ağır şekilde ödeyeceklerini anlamışlardı. Cihangir Bey hemen ardından Selma’ya dönüverdi. Yüzündeki o sert ifade aniden yumuşadı, nazik ve saygılı bir tebessümle yerini gösterdi: “Lütfen buyurun hanımefendi, benim yerim sizin.” Selma teşekkür ederek otururken, o üç serseri ilk durakta başları önde, utançtan yerin dibine girmiş bir halde otobüsten aşağı adeta kaçarak indiler. Hayatları, uzatılan o tek bir kartvizitle ve kendi vicdansızlıklarıyla o saniye kararmıştı.

