DOLAR
Alış: 45.52
Satış: 45.70
EURO
Alış: 52.82
Satış: 53.03
GBP
Alış: 61.00
Satış: 61.46
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
24.05.2026
Oğlumun cenazesinin tam ortasında, kalbim binbir parçaya bölünüyor gibi hissederken, gelinim yanıma yaklaştı, gözlerime nefretle baktı ve bağırdı
- Oğlumun cenazesinin tam ortasında, kalbim binbir parçaya bölünüyor gibi hissederken, gelinim yanıma yaklaştı, gözlerime nefretle baktı ve bağırdı: “Eşyalarını topla, bu evden hemen defolup gidiyorsun!” Bu hırslı kadının tamamen bihaber olduğu şey ise, benim tapular ve milyonluk miras hakkında sakladığım o karanlık sırdı. BÖLÜM 1 Oğlumun cenazesinin tam ortasında, kalbim binbir parçaya bölünüyor gibi hissederken, gelinim yanıma yaklaştı. Soğuk bakışlarını gözlerime dikti ve hayatımda duyduğum en acımasız cümleyi fısıldadı: “Bırak artık şu dramı. Eşyalarını toplamaya başla, çünkü bu evden hemen defolup gidiyorsun.” Ben Tahsin Soydan. O günden sonra yaşananlar, oyunun kurallarını sonsuza dek değiştirdi. Bir saniyeliğine kendinizi benim yerime koyun. Tek evladınız trajik bir şekilde can vermiş. Acı içinde boğuluyorsunuz, hayatın artık hiçbir anlamı kalmamış gibi hissediyorsunuz ve onun eş olarak seçtiği kadın, taziye evinde kalan birkaç akrabanın gözü önünde size “sığıntı” ve “ayak bağı” muamelesi yapıyor. Fakat gelinim Vildan’ın tamamen bihaber olduğu bir detay vardı: Beni tekme tokat dışarı atmaya çalıştığı o evi, 1987 yılında İstanbul’un Kadıköy semtinde, kendi birikimlerimle ve kendi ellerimle inşa etmiştim. Ve onun az önce miras kaldığına yemin ettiği o para, 30 milyon liradan fazla bir miktar, aslında her zaman benimdi. Sekiz yıllık evlilikleri boyunca benim cömertliğim sayesinde lüks içinde yaşadı ama bana bir hayır kurumu muamelesi yaptı. Cenazenin ortasında rezillik çıkarmak yerine sustum. Arkamı dönüp uzaklaştım. Çünkü bazen sessizlik, atabileceğiniz en sert tokattır. Onun bu hırsının belirtileri her zaman oradaydı. Oğlum Doğan iki ay önce o lanet olası trafik kazasında hayatını kaybettiğinde, Vildan anında her şeyin kontrolünü eline aldı. O sahte şefkat dolu sesiyle, “Evrak işlerini dert etmeyin Tahsin Bey,” dedi. “Ben her şeyle ilgilenirim.” Aslında gerçekten demek istediği şuydu: “Kenara çekil, artık burada benim borum öter.” Cenaze evinde her şeye o karar verdi: En gösterişli tabut, en pahalı çiçekler, hatta çalınacak dualar ve müzikler… Ona Doğan’ın en sevdiği şarkıyı koymayı önerdiğimde, hani otuz yılı aşkın süre önce evin çatısına beton dökerken birlikte dinlediğimiz o türkü varya, sözümü bıçak gibi kesti. “Ay yok artık, bu çok iç karartıcı. Daha modern bir şeylere ihtiyacımız var,” diyerek kestirip attı. Onun, sanki bir televizyon dizisinin yönetmeniymiş gibi emirler yağdırarak, tasarımcı elinden çıkma siyah elbisesiyle ortalıkta salınışını izledim. Bense iki yıl önce eşim Meliha’yı toprağa verirken giydiğim aynı gri takım elbiseyle bir köşede oturmuş, kendimi bir hayalet gibi hissediyordum. İkinci işaret, evimizde düzenlenen mevlit sırasında geldi. Yani, benim evimde, her ne kadar Vildan çoktan evin hanımı ve sahibi gibi davransa da. Beni misafirlerden uzağa, mutfağa doğru çekti. “Tahsin, senin durumunu konuşmamız lazım. Yaşını başını almış birisin, maddi olarak bize bağımlıydın. Doğan sana bakıyordu, şimdi o olmayınca… Yani ben bu yükü tek başıma sırtlayamam.” Bu yükü sırtlayamamak mı? Sözleri içimi kavurdu. Kollarını göğsünde kavuşturarak, “Burada yaşamana izin vermekle bugüne kadar fazlasıyla iyi niyetli davrandım,” diye devam etti, “ama bu ev artık benim. Her şey benim. Doğan her şeyi bana bıraktı.” Yavaşça başımı salladım. O bu hareketi bir kabulleniş olarak gördü. Göremediği şey ise, zihnimin çoktan her bir hamleyi hesaplamaya başlamış olduğuydu. Doğan’ın mülkün sahibi olduğuna yemin ediyordu. Evet, oğlum orada büyümüştü. Orada yaşamıştı. Ama tapu onun üstüne miydi? Asla. Bodrum katında duran, içi kırk yıl öncesine ait makbuzlar, hesap dökümleri ve yasal belgelerle ağzına kadar dolu dört çekmeceli metal arşiv dolabının varlığından da haberi yoktu. Ben emekli bir mali müşavirim; bizler asla tek bir kağıdı bile çöpe atmayız. Fakat en önemlisi, aile vakfı ve mal varlığı fonu hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmiyordu. Vildan, komşulara kendini kurban gibi göstererek benim finanstan anlamayan zavallı bir ihtiyar olduğumu söyleyip durdu. Benim alçakgönüllülüğümü zayıflıkla karıştırdı. Benim sessiz yasımı yenilgiyle karıştırdı. O kadının bilmediği şey, bu kibrinin ona her şeye mal olacağıydı. Nelerin yaşanmak üzere olduğunu tahmin bile edemezsiniz…
- BÖLÜM 2 Vildan’ın arsızlığının sınırı yoktu. Ertesi sabah kendime bir kahve yapmak için kalktığımda, onu eşim Meliha’nın koca bir ömrünü karton kutulara tıkıştırırken buldum. Salondaki fotoğraflar, Doğan’ın ilkokulda yaptığı resimler, hatta benim mali müşavirlik diplomalarım bile oradaydı. Yüzüme bile bakmadan, “Evi yeniden dekore ediyorum,” dedi. “Doğan her zaman bu evin eski koktuğunu söylerdi. Taşınmak için 30 günün var. 15 Kasım’da burayı boşaltmanı istiyorum. Sana çok ekonomik bir huzurevi buldum, devletten aldığın yaşlılık maaşınla orada küçük bir oda tutmaya gücün yeter.” Bana kendi evimde 30 gün süre mi tanıyordu? Bir de beni o gece sokağa atmadığı için kendisine teşekkür etmemi mi bekliyordu? Vildan hayatının en büyük hatasını yaptı: Her şeyin sahibinin Doğan olduğunu varsaydı. Meliha öldükten sonra oğlum market alışverişimi yaptığı ve beni doktora götürdüğü için, Vildan bana onun baktığını sandı. Emlak vergisini kimin ödediğini, sigortaları kimin yatırdığını ya da paranın aslında nereden geldiğini sormak bir kez bile aklından geçmedi. Pazar günü ise bardağı taşıran son damla oldu. Tam namaza gitmek üzereydim ki Vildan, kendisi gibi kibirli, emlakçılık yapan üç arkadaşıyla çıkageldi. Ben sanki orada yokmuşum gibi evdeki mobilyaları ve dekorasyonu eleştirerek gülüşe gülüşe içeri girdiler. Sarışın olanı, “Evin büyüklüğü güzel ama bu mobilyalar tarih öncesinden kalma,” dedi. Vildan, “Evet, biliyorum,” diye yanıtladı. “Tahsin önümüzdeki ay huzurevine gider gitmez bu mutfağı yıkıp her şeyi baştan aşağı yenileyeceğim.” Merdivenlerden aşağı indim. Beni arkadaşlarına, “Daha uygun bir yere geçecek olan kayınpederim,” diye tanıştırdılar. Kibar olmaya çalıştım ama Vildan, arkadaşlarına hava atmak uğruna beni aşağılamayı seçti. “Tahsin, yavaş yavaş toplansan iyi olur. Yani, bu koca evin masraflarını karşılayamayacağını biliyorsun. Emekli maaşın yetmez. Yıllardır oğlumun sadakasıyla yaşadın. Doğan geçen yıl sana bakmak için 1,5 milyon liradan fazla para harcadı. Resmen onun sırtında maddi bir yüktün. Bu ev miras yoluyla bana kalıyor ve benim de hayatımı yeniden kurmaya hakkım var.” Arkadaşları ortamın gerginliğinden dolayı dona kaldı. Gözlerinin içine dik dik baktım. “Yani beni sokağa mı atıyorsun?” diye sordum. Çenesini yukarı kaldırarak, “Sana bir ay süre veriyorum, fazlasıyla cömert davranıyorum. Doğan’ın başarısına tek bir kuruş bile katkın olmadı. Bu ev benim,” diye kestirip attı. Yavaşça başımı salladım. “Vildan, şahitlerin önünde ağzını açmadan önce bilgilerini bir kontrol etsen iyi olur,” dedim ve dönüp üç emlakçı kadına baktım. “Hanımefendiler, tadilat planları yapmaya başlamadan önce arkadaşınızdan size tapuyu göstermesini istemenizi tavsiye ederim.” Vildan’ın yüzü kâğıt gibi bembeyaz oldu. Daha fazla bir şey söylemeden evden çıktım. Bodrum katına inme vakti gelmişti. Doğruca eski arşiv dolabıma gittim. 80’ler çekmecesi. Üzerinde “Gayrimenkul – Kadıköy” yazan klasörü çıkardım. İşte oradaydı: 1987 yılına ait arsa satış sözleşmesi. Nakit ödenmiş. Tahsin Soydan adına düzenlenmiş orijinal tapu senetleri. Ortak yok, ipotek yok. Tamamı benim. Sonra en alttaki çekmeceyi açtım: “Soydan Aile Vakfı ve Mal Varlığı Fonu”. İşte bu benim asıl gizli kozumdu. 1985 yılında, bugünün değeriyle 30 milyon liradan fazla bir miktarla açtığım bir fon. Doğan bu paranın sahibi değildi; yaşadığı sürece benim şartlarıma bağlı bir faydalanıcısıydı sadece. Onun mühendislik fakültesini ben finanse ettim, Vildan ile olan o lüks düğününü ben ödedim. Para benden ona akıyordu, tersi değil. Ve son darbe: Doğan’ın hayat sigortası poliçesi. Vildan şimdiden o 6 milyon lirayı yiyeceğinin hayalini kuruyordu. Ama poliçenin lehdarı karısı değildi, aile vakfıydı. Yani bendim. İki aydır hiç var olmamış bir imparatorluğun sahibi olduğunu sanarak, borç harç harcama yapıyor, beni aşağılıyor ve kendini kraliçe zannediyordu. Tüm belgeleri topladım ve avukatımı aradım. Tuzak kurulmuştu ve salı sabahı, bombayı tam da çalıştığı emlak şirketinin ortasında patlatacaktım. Vildan’ın kötü biri olduğunu düşünüyorsanız, foyasının bir saniyede nasıl ortaya çıktığını görmek için 3. bölümü bekleyin. BÖLÜM 3 Salı günü saat tam 10’da, ömrüm boyunca avukatlığımı yapan Canan Hanım ve ben, Vildan’ın çalıştığı lüks emlak ofisinden içeri girdik. Masasında oturmuş, genç bir çifte ev fotoğrafları gösteriyordu. Beni görünce o sahte tebessümü anında yüzünden silindi. Görünür bir gerginlikle, “Tahsin? Senin ne işin var burada?” diye tısladı. Sakin bir sesle, “Konuşmamız gerekiyor. Hemen,” diye yanıt verdim. “Müşterilerim var, bekleme salonunda geç otur,” diyerek beni başından savmaya çalıştı ama Avukat Canan Hanım öne doğru bir adım attı. Sesini biraz yükselterek, “Ben Soydan ailesinin avukatıyım. Vefat eden eşinizin mal varlığıyla ilgili acil meseleleri netleştirmeye geldik. Arkadaşlarınızın da dinlemesini tavsiye ederim,” dedi. Pazar günü evime gelen o üç emlakçı kadın anında bilgisayarlarında yazı yazmayı bıraktı. Vildan’ın müşterileri durumdan rahatsız olup özür dileyerek ayrıldılar. Tüm ofise ölüm sessizliği çöktü. Vildan, meslektaşlarının önünde o kibirli tavrını korumaya çalışarak, “Hangi mal varlığından bahsediyorsunuz? Kadıköy’deki ev bana miras kaldı,” diye çıkıştı. Avukat Canan Hanım deri çantasını açtı ve ilk klasörü çıkardı. “Bu imkânsız, Vildan Hanım. Müteveffa eşinizin üzerine kayıtlı hiçbir gayrimenkul bulunmamaktadır.” Orijinal tapu belgelerini masanın üzerine koydu. “Bu mülk 1987 yılından beri Sayın Tahsin Soydan adına kayıtlıdır. Üzerinde hiçbir ipotek veya devir şerhi yoktur.” Vildan kâğıdı eline aldı. Elleri titriyordu. Gözleri imza ile noter mührü arasında gidip geliyordu. “Bu sahte… Her şeyi Doğan ödüyordu. Vergileri, elektriği… Bu adama o bakıyordu!” Öne doğru bir adım atarak, “Yalan,” dedim. “Doğan benim markete gitmeme yardım ediyordu ve banka uygulamalarından anlamadığım için ödemeleri internetten yapıyordu. Ama para benim hesaplarımdan çıkıyordu.” Avukat ikinci belge paketini masaya bıraktı: 37 yıllık emlak vergisi ödemeleri, elektrik makbuzları, apartman aidatları… Hepsi Tahsin Soydan adına, benim banka hesaplarımdan ödenmişti. Vildan, dünyasının başına yıkıldığını hissederken ve ofisteki herkes onun bu rezilliğini tek bir detayı kaçırmadan izlerken, “Ama Doğan’ın çok parası vardı! O çok başarılı bir mühendisti!” diye çığlık attı. “Doğan rahat bir hayat yaşadı çünkü bunu ben sağladım,” diye cevap verdim. O sırada avukatım öldürücü darbeyi indirdi: Aile Vakfı ve Fon belgesi. Müdürlerinin ve iş arkadaşlarının gözü önünde, o lüks yaşamın, düğünün, seyahatlerin… Her şeyin benim paramla döndüğünü tek tek açıkladık. O, eski püskü kıyafetler giyen, eski arabaya binen bu ihtiyarı bir yük zannetmişti; oysa bilmediği şey, bu sirkteki asıl patronun ben olduğumdu. Vildan, son umuduna tutunarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı: “Ya hayat sigortası! Doğan’ın sigortasından gelecek olan o 6 milyon lira benim!” Avukat Canan Hanım ona acıyarak baktı. “O poliçenin lehdarı vakıftır. Yani Tahsin Bey’dir. Siz, Vildan Hanım, kesinlikle hiçbir şey miras almadınız. Madem kesin süreleri bu kadar çok seviyorsunuz, size bu resmi ihtarı tebliğ ediyoruz: Tahsin Bey’in evini boşaltmak için tam 30 gününüz var.” Karma sandığımdan çok daha hızlı işledi. Birkaç gün içinde bu hikaye şehrin tüm emlak camiasına yayıldı. Daha tapu okumayı bilmeyen ve dul kalmış kayınpederinin evini elinden almaya çalışan bir emlakçı kadına kimse güvenmezdi. Tüm müşterilerini kaybetti. Müdürü, “skandalların önüne geçmek için” aynı hafta içinde onun istifasını istedi. Haftalar sonra, evimin önüne ucuz bir nakliye kamyonu yanaştı. Vildan son valizlerini çıkarıyordu. Ağlayarak, aşağılanmış ve tanınmaz bir halde yanıma yaklaştı. “Tahsin… Tahsin Bey, lütfen beni affedin. Eğer bilseydim…” Sözünü kestim: “Eğer param olduğunu bilseydin, bana iyi davranırdın, değil mi? Senin problemin bu, Vildan. İnsanların değerini cüzdanlarındaki parayla ölçüyorsun. Saygı miras kalmaz, saygı kazanılır. Ve biz yaşlılar, işiniz bittiğinde çöpe atabileceğiniz eski mobilyalar değiliz.” Evimin kapısını kapattım. Yuvamın kapısını. İçimde sonsuz bir huzur hissettim. Oğlum Doğan, her nerede olursa olsun, karısına asla unutamayacağı bir ders verdiğimi biliyor. Bazen kötü, kibirli ve hadsiz insanlarla baş etmenin en iyi yolu bağırmak ya da kavga etmek değil, kendi kibirlerinin onları yok etmesine izin vermektir. Eğer buraya kadar okuduysanız, bana bir yorum bırakın. Sizi hiç zayıf veya savunmasız sanıp aşağılamaya çalışan oldu mu? Yaşlılarımıza saygının kutsal olduğuna ve karmanın, er ya da geç, bedelini her zaman ödettiğine inanıyorsanız bu hikayeyi paylaşın.
Benzer Galeriler
-
Herkes balıkçının yaşlı bir dul kadından faydalandığını düşündü
-
“Yanlış bir mesaj bir iş adamının telefonuna geldi: ‘Bebeğim ateşler içinde yanıyor.
-
Kayınvalide, aile yemeğinin ortasında torunlarını en arka masaya gönderdi
-
Oğlumun cenazesinin tam ortasında, kalbim binbir parçaya bölünüyor gibi hissederken, gelinim yanıma yaklaştı, gözlerime nefretle baktı ve bağırdı
-
Özgür Özel Yeni Parti
-
Mansur Yavaşla Anlaştı


