DOLAR
Alış: 44.93
Satış: 45.11
EURO
Alış: 52.53
Satış: 52.74
GBP
Alış: 60.55
Satış: 61.00
Oğlumun cenazesinde tabutun başında ağlıyordum. Tam o sırada gelinim kulağıma eğilip, “77 milyon dolardan sana bir kuruş bile kalmayacak…” dedi.
Gelinim Selin bu sözleri kulağıma öyle fısıldadı ki, sanki mezarlığın ateşine buz gibi bir zehir damlamıştı.
Karşımda oğlum Emir’in fotoğrafı çiçeklerle çevriliydi.
Ve onun arkasında duran Selin gülümsüyordu.
Bu bir dulun gülümsemesi değildi.
Bu, kazanmış bir kadının gülümsemesiydi.
İstanbul’daki Zincirlikuyu Mezarlığı’nda insanlar siyah kıyafetler içinde fısıldaşıyordu. “Büyük bir kayıp…” diyenler vardı. “Bu yaşta böyle bir servet…” diye konuşanlar… Bazıları omzuma dokunup geçiyordu; sanki acı bile bir formaliteye dönüşmüştü.
Ben Ayşe Yılmaz. Oğlum Emir’i Anadolu’nun küçük bir ilçesinden İstanbul’a gönderirken altın bileziklerimi satmış bir anneyim.
Onun üniversite masraflarını ödeyebilmek için başkalarının evlerinde çalışan bir kadındım.
Ve bir gün bana telefonda, “Anne, sana kimsenin hizmetçi gibi davranmadığı bir ev alacağım” diyen oğlumun annesiydim.
Ama evlendikten sonra her şey değişti.
Selin çok eğitimli, çok güzel ve köklü bir aileden gelen bir kadındı. Dışarıda bana “anneciğim” der, kameralar önünde elimi öper, kusursuz bir gelin gibi görünürdü. Ama evin içinde sesi buz gibi olurdu.
—Emir artık büyük bir iş insanı oldu Ayşe Hanım. Sürekli anne diye dolaşamaz.
Zamanla Emir’in telefonları azaldı. Bayramlardaki görüntülü aramalar kısaldı. Anneler Günü, doğum günleri… Hepsi asistan mesajlarına dönüştü.
Sonra bir gece TEM otoyolunda bir kaza haberi geldi.
Arabanın parçaları bulundu.
Ama oğlum geri gelmedi.
Kırkı çıktıktan sonra bizi Beşiktaş’ta eski bir avukatlık bürosuna çağırdılar. Emir’in vasiyeti okunacaktı.
Selin siyah bir elbiseyle geldi. Elinde pahalı bir çanta, gözlerinde büyük bir gözlük… Sanki her şeyi önceden biliyordu.
Karşıma oturur oturmaz yine fısıldadı:
—Ayşe Hanım, ağlamak hiçbir şeyi değiştirmez. Emir her şeyi bana bıraktı.
Hiç cevap vermedim.
Parayı istemiyordum.
Sadece oğlumun beni gerçekten unutup unutmadığını bilmek istiyordum.
Avukat Kemal Demir kalın dosyayı açtı. Sakin bir sesle konuştu. Evleri, şirketleri, hisseleri, yatırımları tek tek okumaya başladı.
Selin başını sallıyordu.
Sonra bir anda durdu.
Gözlüğünü düzeltti.
Bana baktı.
Ve dedi ki:
—Şimdi Madde 7’yi okuyorum.
Selin’in parmakları masaya kilitlendi.
Ve o an ilk kez, oğlumun ölmeden önce geride bıraktığı bir şeyin bu odanın havasını değiştireceğini hissettim.
Odaya öyle bir sessizlik çöktü ki, sanki bir caminin içinde ezan yarıda kesilmiş gibiydi.
Selin öne eğildi.
—Hangi Madde 7 bu? Bunun kopyası bana verilmedi.
Kemal Demir hiç panik olmadan sayfayı çevirdi ve okumaya başladı:
—“Ben Emir Yılmaz, tüm hisselerine sahip olduğum ‘Yılmaz Teknoloji Yatırım ve Holding A.Ş.’ şirketimin tek yetkili yöneticisi ve karar vericisi olarak annem Ayşe Yılmaz’ı atıyorum. Süre: 10 yıl.”
Kulaklarıma ses uzaklardan geliyordu.
Avukata baktım.
—Bana mı? Ama oğlum…
Selin aniden ayağa kalkacak gibi oldu.
—Bu bir şaka olmalı! Ben onun eşiyim! Yasal mirasçısı benim!
Avukat sakin bir sesle konuştu:
—Evlilikten önce yapılmış mal rejimi sözleşmesi var. Şirket varlıkları bu kapsamda korunuyor. Vasiyet tamamen geçerlidir.
Selin’in yüzü bir anda soldu. Ama hemen ardından alaycı bir kahkaha attı.
—Bir anne mi bu şirketi yönetecek? Telefon bile kullanmayı zor bilen biri!
İçim acıdı ama cevap vermedim. Hayatım boyunca sessizliğin içinde dayanmayı öğrenmiştim.
Kemal Demir devam etti:
—“Eşim Selin Yılmaz’a, Beşiktaş’taki evde 5 yıl oturma hakkı ve her ay 5 milyon TL nafaka verilmesini kabul ediyorum. Ancak bu vasiyete karşı çıkmaması ve annemin haklarını engellememesi şartıyla.”
—5 milyon mu?! —Selin bağırdı—Ben maaşlı biri miyim?
Avukatı onu sakinleştirmeye çalıştı ama Selin durmuyordu.
—Mahkemeye gideceğim! Bunu iptal ettireceğim! Emir’i bana karşı doldurdular!
Tam o sırada Kemal Demir bir sayfa daha açtı.
—Sanırım devamını duymanız gerekiyor.
Okumaya başladı:
—“Eğer eşim Selin Yılmaz bu vasiyeti herhangi bir şekilde mahkemeye taşır veya itiraz ederse, kendisine tanınan tüm haklar otomatik olarak iptal edilir ve tüm malvarlığı ‘Emir Yılmaz Eğitim Vakfı’na devredilir. Bu vakıf, Anadolu’daki küçük şehirlerde ve dar gelirli bölgelerdeki yetenekli çocuklara teknoloji eğitimi sağlamak için kurulmuştur.”
Selin ilk kez hiçbir şey söylemedi.
Yüzünde korkuyu net şekilde gördüm.
Kemal Demir sakin bir sesle konuştu:
—Emir bir de kişisel bir mektup bırakmış. Bugün okunması gerekiyor.
Kalbim titredi.
Zarf açıldı.
Kâğıttaki yazı, çocukken mutfak duvarına tebeşirle matematik yazdığı o eğri büğrü el yazısıydı.
Kemal Demir okumaya başladı:
“Anneciğim, bunu okuyorsan sana veda edemeden gitmişim demektir. Seni senden uzaklaştırmadım anneciğim. Sadece… zayıf düştüm.”
Gözlerim doldu.
“Selin bana defalarca vasiyeti değiştirmem için baskı yaptı. Ailelerinin adının yanında senin ‘uygun görünmediğini’ söyledi. Annemi maddi olarak benden uzak tutmanın benim itibarımı koruyacağını söyledi.”
—Yalan! —diye çığlık attı Selin.
Kemal Demir sesini hiç yükseltmeden devam etti:
“Bütün kanıtları sakladım. E-postalar, ses kayıtları, banka transferleri ve tehdit mesajları.”
Selin’in nefesi kesildi.
Avukat bana döndü:
—Ayşe Hanım, Emir banka kasasının anahtarını da sizin adınıza bırakmış.
Selin aniden ayağa kalktı:
—O kasa açılmayacak!
Kemal Demir sakin bir tonla cevap verdi:
—Yarın sabah mahkeme görevlisi eşliğinde açılacak.
Elim soğudu.
Çünkü o kasada sadece evraklar yoktu.
Oğlumun son gerçeği kilit altındaydı.
Ertesi sabah mahkeme görevlisi, Kemal Demir, banka müdürü ve iki tanıkla birlikte Beşiktaş’taki eski banka şubesine gittik. Dışarıda Boğaz rüzgârı vardı ama içimde nefes almak bile ağırdı. Gece boyunca Emir’in fotoğrafına bakmış ve sürekli aynı şeyi düşünmüştüm: “Çocuğum bu kadar ateşin içinde nasıl kaldı?”
Selin de geldi. Bu kez makyajı kusursuz değildi. Gözlerinin altında şişlik vardı ama kibri hâlâ kırılmamıştı.
—Bu tamamen bir tiyatro, —dedi soğuk bir sesle—Emir duygusaldı. Birileri onu etkilemiş olmalı.
İlk kez gözlerinin içine baktım.
—Oğlumu para etkileyemezdi. Ama annesinden koparmaya çalışan biri etkileyebilirdi.
Selin sustu.
Kasa açıldı.
İçinden üç şey çıktı: bir USB bellek, birkaç dosya ve kırmızı bir kumaşa sarılı küçük bir defter.
Defteri görünce kalbim duracak gibi oldu. O, Emir’e lise mezuniyetinde verdiğim defterdi. İlk sayfasına “Korktuğun gün gerçeği yaz” yazmıştım.
Banka müdürü USB’yi mahkeme görevlisine verdi. Laptop açıldı. İlk ses kaydı oynatıldı.
Emir’in yorgun sesi odayı doldurduğunda bedenim titredi.
—Selin, anneme böyle konuşma. O benim annem.
Sonra Selin’in sesi duyuldu…
—Anne? Senin annen sana ne verdi? Yoksulluk mu? Dar bir mahalle mi? Utanç mı? Ben sana bir çevre verdim, bir sınıf verdim, bir ağ verdim. Şirketin benim bulunduğum çevre sayesinde büyüdü.
Emir sessiz kaldı.
Sonra onun sesi duyuldu:
—Şirket benim kodlarımla kuruldu. Annemin altın bilezikleriyle kuruldu.
Odadaki hava bir anda ağırlaştı.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Diğer Galeriler
-
Annem beni 500 bin liraya yaşlı, bekar bir adama verdi.
-
Polis memuru, sokakta bir kızı kurtaracağını sandı…
-
Yedi yıl sonra yurt dışından dönen bir oğul,
-
Oğlumun cenazesinde tabutun başında ağlıyordum. Tam o sırada gelinim kulağıma eğilip, “77 milyon dolardan sana bir kuruş bile kalmayacak…” dedi.
-
Koramiral bir deniz subayını 1.000 askerin önünde dövdü
-
“Gelin, kayınvalideye ‘köylü’ dedi…
