DOLAR
Alış: 46.41
Satış: 46.60
EURO
Alış: 52.89
Satış: 53.10
GBP
Alış: 61.22
Satış: 61.68
“‘O çocuk lanetli,’ diyorlardı…
Sıradan bir öğleden sonraydı. Güneş yavaşça batıyor, yorgunluk açlıktan bile ağır hissediliyordu.
Ben onu gördüm.
Mehmet dede, toprak yoldan eğilmiş bir şekilde yürüyordu. Elinde neredeyse boş bir torba vardı. Onun belini büken sadece yaşlılık değildi… yalnızlıktı. Sessiz, ağır ve insanın içine işleyen o yalnızlık.
Eşini beş yıl önce toprağa vermişti. Çocukları olmamıştı. O günden sonra evi sadece duvarlardan ibaretti; bir yuva değil.
Ama o gün, sessizlik kırıldı.
Bir ağlama sesi.
Zayıf… ama çaresiz.
Mehmet aniden durdu. Etrafına baktı, şaşkındı. Ses ormandan geliyordu. Akşam yaklaşırken kimse o ormana girmezdi ama o ses… yanılmayacak kadar gerçekti.
Bir bebekti.
—“Bu da ne… Allah’ım…” diye fısıldadı.
Sesi takip ederek ağaçların arasına girdi. Bir meşe ağacının dibinde, çalıların arasına gizlenmiş eski bir sepet gördü. Yaklaştığında kalbi yerinden çıkacak gibi oldu.
İçinde yeni doğmuş bir bebek vardı.
Kirli bezlere sarılmıştı. Soğuktan teni morarmıştı. Gücü yettiğince ağlıyordu.
O kadar küçüktü ki… insanın içi parçalanıyordu.
Mehmet titreyen elleriyle onu kucağına aldı.
—“Seni kim böyle bıraktı yavrum…”
Etrafına baktı. Ne bir iz vardı, ne bir not… hiçbir şey.
Sadece bebek… ve sessizlik.
Güneş batıyordu. Gece çok soğuk olacaktı. Gerçek açıktı:
Eğer onu orada bırakırsa… ölecekti.
Mehmet gözlerini kapattı.
—“Allah’ım… kendime zor bakıyorum ama bunu da bırakamam…”
Sesi titredi.
Ve o an, hayatını değiştirecek kararı verdi.
Çocuğu kendi paltosuna sardı ve köye geri döndü.
O gece tam bir karmaşaydı.
Bebek hiç durmadan ağlıyordu. Mehmet ne yapacağını bilmiyordu. Hiç çocuk büyütmemişti.
Suyu ısıttı, biraz süt hazırladı, beceriksizce çocuğu susturmaya çalıştı. Saatler sonra bebek sonunda uyudu.
Onu eski bir tahta sandığın içine yatırdı, en kalın örtüsünü üzerine serdi.
Yanına oturdu.
Sessizce ağladı.
—“Rahmetli eşim hep bir çocuk isterdi… şimdi o yok, sen geldin…”
Hiçbir şey anlamıyordu.
Ama içinde bir şeyler uyanmıştı.
Sabah köye indi.
Ve asıl sorun orada başladı.
—“Bebek bezi mi?” diye güldü bir kadın. “Ne yapacaksın Mehmet amca?”
—“Ormanda bir bebek buldum… onu büyüteceğim.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra fısıltılar başladı:
—“O çocuk uğursuz.”
—“Boşuna bırakmamışlar.”
—“Bu yaşta bakamaz.”
—“Başına bela alır.”
—“Yetimhaneye versin.”
Ama Mehmet tereddüt etmedi.
—“Allah onu bana gönderdi. Bırakmam.”
Ona bir isim verdi: Yusuf.
Köy artık onu yargılıyordu.
Aylar geçti.
Zor aylar.
Bebek geceleri hiç uyumuyordu. Mehmet de uyumuyordu. Az olan parası süt ve ilaçlara gidiyordu.
Tek keçisini sattı.
Sabah akşam çalışıyordu ama gücü yetmiyordu.
Bazen yiyecekleri bile olmuyordu.
Ama hep önce çocuğu doyuruyordu.
En kötüsü açlık değildi.
İnsanların bakışıydı.
Kimse yardım etmiyordu.
Aksine:
—“O çocuk bela getirir…”
—“Bir şey var onda…”
Hatta köyün hocası bile geldi.
—“Mehmet amca… bu yük sana ağır gelir.”
Mehmet çocuğa baktı. Yerde tahta kaşıkla oynuyordu.
—“Bu yük değil. Bu benim evladım.”
Yıllar geçti.
Çocuk büyüdü.
Yürümeyi, konuşmayı, gülmeyi öğrendi.
Mehmet’e “dede” diyordu.
O kelime, Mehmet’i hayata bağlıyordu.
Ama köy değişmedi.
Çocuklarla oynatılmadı.
Anneler çocuklarını uzak tuttu.
—“Ona yaklaşma.”
Bir gün Yusuf eve ağlayarak geldi.
—“Ne oldu oğlum?”
—“Bana kötü dediler… kimse beni sevmiyor… senin de beni alman hata dediler…”
Mehmet’in kalbi parçalandı.
Onu sıkıca sardı.
—“İnsanlar anlamadığını dışlar oğlum…”
Ama cevap yoktu.
O gece Mehmet uyumadı.
Düşündü.
İlk kez gerçekten düşündü.
Ve korktu.
Çünkü dünya o çocuğa çok acımasızdı.
Sonra…
Yusuf hastalandı.
Yüksek ateş. Öksürük. Nefes darlığı.
Doktor net konuştu:
—“Şehre gidip ilaç bulamazsanız… birkaç gün içinde kaybedersiniz.”
Mehmet’in parası yoktu.
Hiçbir şeyi yoktu.
Her şeyini satmıştı.
O gece, Mehmet yatağın yanında diz çöktü ve hayatında hiç ağlamadığı kadar ağladı.
—“Allah’ım… eğer birinin gitmesi gerekiyorsa… beni al… ama onu yaşat…”
Dışarıda yağmur şiddetle yağıyordu.
İçeride sadece çaresizlik vardı.
Ve sessizlik.
Sonra…
kapı çaldı.
Mehmet yavaşça ayağa kalktı.
Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi.
Kapıyı açtığında…
yağmurun altında duran, koyu renk bir örtü giymiş bir kadın gördü.
Elinde bir çanta vardı.
—“Çocuk için geldim,” dedi yumuşak bir sesle.
Mehmet geri çekildi, şaşkındı.
—“Sen kimsin… bunu nereden biliyorsun…?”
Ama kadın çoktan içeri girmişti.
Doğrudan yatağa yöneldi.
Çantayı açtı.
İçinden şişeler… bitkiler… ilaçlar çıkardı.
—“Sıcak su hazırla,” dedi.
Mehmet anlamadan dediğini yaptı.
Gece boyunca kadın hiç durmadan çalıştı.
Bilmediği bir dilde fısıldayarak…
çocuğun alnına dokunarak…
dua ederek… ya da ona benzeyen bir şey yaparak.
Ta ki…
şafak sökene kadar…
ateş düştü.
Yusuf artık normal nefes alıyordu.
Yaşıyordu.
Mehmet, gözyaşları içinde dönüp teşekkür etmek istedi…
Ama kadın…
yoktu.
Kapı hâlâ kilitliydi.
Dışarıda ayak izi bile yoktu.
Hiçbir şey.
Sadece bir not.
Mehmet titreyen ellerle aldı.
Okuduğunda… yüzü değişti.
Notta şunlar yazıyordu:
“Allah, pes etmeyen imanı ödüllendirir. Bu çocuğa iyi bak… onun kaderi büyüktür.”
Mehmet notu tekrar tekrar okudu.
Sanki kelimeler kaybolacakmış gibi.
Ama kaybolmadılar.
Kalbine kazındılar.
Ve o günden sonra… her şey değişti.
Yıllar geçti.
Kolay olmadı, hiç olmadı… ama farklıydı.
Yusuf büyüdü. Güçlü, zeki ve içi garip bir iyilikle dolu bir çocuk oldu.
Diğer çocuklar alay etmeyi öğrenirken o yardım etmeyi öğrendi.
Köy onu dışlarken… o gülümsemeye devam etti.
Mehmet ona eski bir Kur’an ve defterle okuma yazma öğretti, tahta işçiliğini, toprağı işlemeyi öğretti… ama en önemlisi, kimsenin vermediği şeyi verdi:
Sevgi.
Sorgulamayan bir sevgi.
Eksiltmeyen bir sevgi.
Sadece olan bir sevgi.
Ama köy değişmedi.
Soğuktu.
Acımasızdı.
15 yaşına geldiğinde Yusuf artık her şeyi anlamıştı.
—“Dede… neden beni kimse sevmiyor?”
Bu soru… bıçak gibiydi.
Mehmet derin bir nefes aldı.
—“Sevmiyorlar değil oğlum… anlamıyorlar.”
—“Peki ne zaman değişecek?”
Mehmet sustu.
Çünkü cevabı yoktu.
Zaman geçti… ve Mehmet’in bedeni yorulmaya başladı.
Elleri daha çok titriyordu.
Sırtı daha çok ağrıyordu.
Adımları yavaşlamıştı.
Ama çalışmayı bırakmadı.
Bakmayı bırakmadı.
Sevmeyi bırakmadı.
Yusuf 15 yaşına geldiğinde ondan daha uzun, daha güçlüydü.
Ve kalbine kazınmış bir söz vardı:
“Seni yaşlandığında ben koruyacağım.”
Ama hayat beklemez.
Ve sert bir kış… her şeyi değiştirdi.
Mehmet hastalandı.
Öksürüğü derindi.
Ateşi düşmüyordu.
Nefes almak bile savaş gibiydi.
Doktor yine net konuştu:
—“Zatürre… ve bu yaşta… yapacak çok şey yok.”
Yusuf’un dünyası yıkıldı.
Hayır.
Onu kaybedemezdi.
Onu değil.
Kendisini tek seveni.
Her şeyini sattı.
Aletleri.
Eşyaları.
Ne varsa.
Ama yetmedi.
Hiçbir zaman yetmiyordu.
O gece Mehmet zar zor nefes alıyordu.
Dudakları morarmıştı.
Gözleri yorgundu.
—“Yusuf…” diye fısıldadı. “Eğer Allah beni çağırırsa… üzülme…”
—“Sakın böyle konuşma!” diye bağırdı Yusuf, ağlayarak. “Sen gitmeyeceksin!”
Ama Mehmet hafifçe gülümsedi.
—“Bana hiç beklemediğim 20 yıl verdin…”
Yusuf dışarı fırladı.
Çaresiz.
Kapı kapı dolaştı.
—“Lütfen! Dedem ölüyor! Yardım edin!”
Ama cevaplar duvar gibi geldi:
—“Bizi ilgilendirmez.”
—“Yaşını yaşamış zaten.”
—“Git buradan.”
Kapanan kapılar.
Soğuk bakışlar.
Sessizlik.
Yusuf köy meydanının ortasında dizlerinin üzerine çöktü.
Onu büyüten aynı köy… şimdi onu yalnız bırakıyordu.
Gözlerini gökyüzüne kaldırdı.
—“Allah’ım! Ben bebekken bana birini gönderdin… yine yap! Onu benden alma!”
Ama bu kez…
cevap yoktu.
Sadece sesinin yankısı kaldı.
Yusuf, kalbi parçalanmış halde eve koştu.
En kötüsüne hazırdı.
Ama içeri girdiğinde…
donup kaldı.
Mehmet sandalyede oturuyordu.
Nefes alıyordu.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Diğer Galeriler
-
Bakın ne yapmışlar..
-
Üçüzler Dövmemi Gösterdi ve Dünyam Sonsuza Dek Değişti
-
Nişanlım ev anahtarımı annesine verdi.
-
Zarf, Hale House’da taşıdığım herhangi bir gümüş tepsiden daha ağırdı.
-
Sabah saat 5’te polis, 5 aylık hamile kızımı buz gibi bir otobüs durağında buldu..
-
Kocam ve altı akrabası hamile metresini Miami’ye uçurdu
