- Milyoner, Kendi Saat Mağazasına Fakir Bir Müşteri Kılığında Girdi… Ve Bir Çalışan Ona Hayatının En Ağır Dersini Verdi BÖLÜM 1 — Burada metro çıkışında veresiye istemeye gelmiş gibi görünen insanlarla ilgilenmiyoruz, dedi Ferda, sesini bile alçaltmadan. Mağazaya yeni giren adam, Nişantaşı’ndaki lüks bir saat mağazasının cam kapısının yanında durup kaldı. Üzerinde defalarca yıkanmaktan rengi solmuş gri bir tişört, eskimiş bir kot pantolon ve o kadar yıpranmış spor ayakkabılar vardı ki, görenlerin çoğu yanlış adrese geldiğini düşündü. Ama yanlış yerde değildi. O adam, Türkiye’nin en seçkin saat markalarından birinin sahibi olan Demir Holding’in patronu Mehmet Demir’di. Sadece bu şubede kimse onu tanımıyordu. Sahte gülümsemelerden, korkudan yapılan övgülerden ve gerçek olamayacak kadar kusursuz raporlardan yorulan Mehmet, görünmez biri gibi giyinmeye karar vermişti. İnsanların, karşılarındaki kişinin parası olmadığını düşündüklerinde nasıl davrandıklarını görmek istiyordu. Mağazanın en kibirli satış danışmanı olan Ferda, onu baştan aşağı süzdü; sanki adam sadece içeri girerek İtalyan mermer zemini kirletmişti. — Fiyat sormaya geldiyseniz şimdiden söyleyeyim, burada her şey çok pahalı. Diğer vitrinin arkasında çalışan Leyla Yılmaz başını kaldırdı. Yirmi yedi yaşındaydı. Saçlarını sade bir tokayla toplamıştı. İçindeki sakinlik, satış eğitimlerinde öğrenilecek türden değildi. Koleksiyon saatlerinden birini temizlediği bezi bıraktı ve adama doğru yürüdü. — İyi akşamlar efendim. Hoş geldiniz. Özellikle görmek istediğiniz bir model var mı? Mehmet, vitrin içindeki pembe altın kasalı ve siyah kayışlı bir saati işaret etti. — Şu model ilgimi çekti. Ferda alaycı bir kahkaha attı. — O saatin fiyatı sizin arabanızdan fazladır… tabii arabanız varsa. Leyla onu tamamen görmezden geldi. Beyaz eldivenlerini taktı, vitrini açtı ve saatin mekanizmasını anlatmaya başladı. Tasarımının Kapadokya’nın tarihi mimarisinden ilham aldığını, sadece seksen adet üretildiğini ve her ayrıntısının el işçiliğiyle hazırlandığını tek tek açıkladı. Yirmi dakika boyunca adama, günün en önemli müşterisiymiş gibi davrandı. Mehmet sessizce onu izliyordu. Leyla’nın bakışlarında acıma yoktu. Sahte bir ilgi de yoktu. Sadece saygı vardı. — Alıyorum, dedi sonunda. Ferda hemen yanlarına geldi, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. — Ne dediniz? Mehmet arka cebine uzandı. Sonra ön cebine. Sonra ceketinin içine. Kaşlarını çattı. — Olmaz… Galiba cüzdanımı kaybettim. Bir anda ağır bir sessizlik çöktü. Ferda kahkahaya boğuldu. — Biliyordum! Gördün mü Leyla? Fakir kurtarıcılığı oynarsan böyle olur. Bu adam sadece zamanımızı çalmaya geldi. Leyla derin bir nefes aldı. — Ferda, yeter artık. Kendisi bir müşteri. — Müşteri mi? diye tısladı Ferda. Açlıktan nefesi kokan biri. Onu savunuyorsun çünkü aynı yerden geliyorsunuz, değil mi? Sen de İstanbul’un kenar mahallelerinden çıkmadın mı? İnsanlar sırf iyi kalpli diye her yere girebileceklerini sanıyorlar. Leyla’nın yüzü sertleşti ama gözlerini kaçırmadı. — Evet, ben aşağıdan geldim. Annem yıllarca Eminönü’nde simit sattı. Babam ise bize soyadından çok borç bıraktı. Ama çalışıyorum, okuyorum ve insanlara saygılı davranıyorum. Bu üniforma insanları aşağılamak için değil, onlara hizmet etmek için var. Bazı müşteriler dönüp onlara bakmaya başladı. Ferda’nın yüzü kıpkırmızı oldu. Mehmet göğsünde sert bir sızı hissetti. Kimse onu fakir sandığında böyle savunmamıştı. Hiç kimse. Leyla tekrar ona döndü. — Saat önemli değil efendim. Önce cüzdanınızı bulalım. Kimliğiniz, kartlarınız, belgeleriniz var mıydı içinde? — Evet, diye mırıldandı Mehmet. — O halde arayalım. Belki dışarıda düşürmüşsünüzdür. Hiçbir karşılık beklemeden müdürden izin istedi, ceketini aldı ve onunla birlikte dışarı çıktı. Birlikte Abdi İpekçi Caddesi boyunca yürüdüler. Ağaç diplerine, bankların altına ve hatta bir rögar kapağının çevresine baktılar. İstanbul’da akşam yavaş yavaş çöküyordu. Hava yağmur kokuyordu. Leyla pantolonunun kirlenmesini umursamadan yere çömeldi. Telefonunun ışığını açıp kuru yaprakların arasını araştırdı. — Bunları yapmak zorunda değilsiniz, dedi Mehmet, içini kemiren suçluluğu gizleyemeden. — Elbette zorundayım. Türkiye’de kimlik ve kartları kaybetmek tam bir işkence. Para geri gelir ama bütün evrakları yeniden çıkarmak kolay değil. Mehmet, toprağa bulanmış ellerine baktı. Bu artık bir test olmaktan çıkmıştı. Zulme dönüşmüştü. Kiraladığı eski arabaya yürüdü, kapıyı açtı ve koltuğun altını arıyormuş gibi yaptı. — Buradaymış, dedi cüzdanını kaldırarak. Çok utandım. Arabanın içine düşmüş. Leyla rahat bir nefes verdi ve yorgunca güldü. — Aman efendim… Az kalsın sizin yüzünüzden rögarın içine girecektim. Mehmet gülümsedi ama içinde bir şeyler kırılmıştı. — Size teşekkür etmek için bir akşam yemeği ısmarlamama izin verin. — Gerek yok. Sadece eşyalarınıza biraz daha dikkat edin. Leyla mağazaya döndüğünde gömleği hafif kirlenmişti ama başı dimdikti. O gece, Boğaz manzaralı büyük villasındaki çalışma odasında Mehmet Demir, Leyla Yılmaz’ın personel dosyasını açtı. Anne: Vefat etmiş. Baba: Kayıp. Üniversite: Geç yaşta başlamış. Not ortalaması: Mükemmel. Aile bağlantıları: Yok. Referanslar: Yok. Mehmet dosyayı kapattığında utanç duyuyordu. Bir çalışanın kalbini sınamak istemişti. Ama o genç kadın yıllardır kırık bir kalple hayatta kalmaya çalışıyordu. Ve ertesi sabah Ferda, Leyla’nın mağazaya girişini gördüğünde dudaklarında insanın kanını donduracak kadar kötü bir gülümseme belirdi. Birazdan olacaklara kimse hazır değildi… BÖLÜM 2 Ertesi sabah Leyla mağazaya her zamanki gibi erkenden geldi. Fakat daha kapıdan girer girmez bir şeylerin ters olduğunu hissetti. Çalışanlar ona garip bakışlar atıyordu. Bazıları fısıldaşıyor, bazıları ise göz temasından kaçınıyordu. Kasaya doğru yürüdüğü sırada müdür sert bir sesle seslendi: — Leyla, ofisime gel. İçeri girdiğinde Ferda da oradaydı. Yüzündeki zafer ifadesini saklamaya bile çalışmıyordu. Müdür masanın üzerine küçük bir kutu koydu. Kutunun içinde mağazanın en pahalı koleksiyonlarından birine ait elmas işlemeli bir saat duruyordu. Leyla’nın yüzü soldu. — Bu… vitrindeki saat değil mi? — Evet, dedi müdür soğuk bir sesle. Ve bu sabah senin dolabında bulundu. Leyla birkaç saniye konuşamadı.
- — Ne? — Güvenlik görevlisi buldu. — Bu imkânsız! Ferda kollarını kavuşturdu. — Belki de fakirlikten kurtulmanın hızlı bir yolunu bulduğunu düşündün. Leyla ona öfkeyle döndü. — Yalan söylüyorsun. — Kanıt dolabından çıktı. O anda Leyla’nın aklına tek bir şey geldi. Bir tuzağa düşürülmüştü. Ama bunu nasıl kanıtlayacaktı? Müdür başını iki yana salladı. — Şirket politikası çok açık. Polis çağırmadan istifanı verirsen konu burada kapanır. Leyla’nın gözleri doldu. Yıllarca çalışmıştı. Gece gündüz emek vermişti. Üniversite harcını ödemek için bazen sadece simitle gün geçirmişti. Ve şimdi her şey birkaç dakika içinde elinden alınacaktı. Tam kalemi almak üzereyken mağazanın kapısı açıldı. İçeri üç siyah araçtan inen insanlar girdi. Arkalarında da dün cüzdanını kaybettiğini söyleyen adam vardı. Ferda gözlerini devirdi. — Yine mi bu adam? Ancak bu kez müdürün yüzü bembeyaz kesildi. Adamın arkasındaki takım elbiseli yöneticilerden biri konuştu. — Herkes toplantı alanına geçsin. Hemen. On dakika sonra tüm çalışanlar mağazanın ortasında toplanmıştı. Mehmet Demir sessizce öne çıktı. Ferda hâlâ onu tanımamıştı. — Beyefendi, bugün alışveriş yapmayacaksanız… Müdür birden bağırdı: — Sus! Ferda şaşkınlıkla ona baktı. Müdürün alnından ter akıyordu. — Karşınızda Demir Holding’in sahibi Sayın Mehmet Demir bulunuyor. Mağazadaki herkes donup kaldı. Ferda’nın dudakları titremeye başladı. — Ne… ne dediniz? Mehmet sakin gözlerle etrafına baktı. — Dün buraya müşteri olarak geldim. Ama aslında çalışanlarımızı gözlemliyordum. Derin bir sessizlik oluştu. Sonra devam etti: — Bir kişi beni kıyafetlerime göre yargıladı. Bir kişi ise insan olduğum için saygı gösterdi. Leyla şaşkınlıkla ona baktı. Mehmet başını ona çevirdi. — O kişi Leyla’ydı. Ferda araya girmeye çalıştı. — Efendim, burada büyük bir yanlış anlama var… — Hayır, dedi Mehmet. Sonra güvenlik ekibine işaret etti. Mağazanın ekranlarında güvenlik kamerası görüntüleri açıldı. Ferda’nın yüzündeki renk bir anda kayboldu. Görüntülerde gece kapanıştan hemen önce Ferda’nın Leyla’nın dolabına gizlice yaklaştığı görülüyordu. Elindeki kutuyu içeri bırakıyordu. Mağaza sessizliğe gömüldü. Müdür şok içinde ekrana bakıyordu. Leyla’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Ferda sendeleyerek geri çekildi. — Ben… ben sadece… — Kıskandın, dedi Mehmet. Kimse konuşmadı. — Çünkü saygının satın alınamayacağını fark ettin. Ferda ağlamaya başladı. Ancak artık çok geçti. O gün iş akdi derhal feshedildi. Hakkında resmi işlem başlatıldı. Fakat asıl sürpriz bundan sonra geldi. Mehmet tüm çalışanlara dönerek konuştu. — Bu mağazanın yeni müdür yardımcısını açıklamak istiyorum. Herkes birbirine baktı. Mehmet gülümsedi. — Leyla Yılmaz. Leyla şaşkınlıkla yerinden doğruldu. — Ben mi? — Evet. — Ama benim tecrübem… — İnsanlara değer vermeyi biliyorsun. Geri kalan her şey öğretilebilir. O gün mağazada alkışlar yükseldi. Aylar geçti. Leyla yeni görevinde büyük başarı gösterdi. Satışlar arttı. Müşteri şikâyetleri neredeyse sıfıra indi. Çünkü mağazaya giren herkes aynı saygıyı görüyordu. Zengin ya da fakir olması fark etmiyordu. Bir gün Mehmet, Leyla’nın odasına geldi. Masasına küçük bir kutu bıraktı. Leyla kutuyu açınca gözleri büyüdü. Aylar önce satın almak istediği o özel saat içindeydi. — Bu çok pahalı… Mehmet gülümsedi. — Hayır. Bu bir teşekkür. — Ne için? — Bana şirketimdeki en değerli şeyin saatler olmadığını hatırlattığın için. Leyla merakla baktı. — Peki nedir? Mehmet pencereden dışarı baktı. İstanbul Boğazı akşam güneşinin altında parlıyordu. — Karakter. Çünkü bir insanın gerçek değeri cebindeki parayla değil, karşısındaki insana nasıl davrandığıyla ölçülürdü. Ve o gün mağazaya eski kıyafetlerle giren milyoner, aslında hayatının en büyük dersini almıştı. Son.

