- “Titreyen ellerimle zarfı aldım. Üzerindeki el yazısını gördüğüm anda nefesim tutuldu.” Çünkü o yazıyı daha önce görmüştüm. Hem de yüzlerce kez. Çocukluğum boyunca kaldığım yetiştirme yurdunda bana gönderilen isimsiz doğum günü kartlarının üzerinde hep aynı eğimli harfler vardı. Kartların hiçbirinde gönderenin adı yazmazdı. Sadece kısa cümleler olurdu. “Bir gün kendine ait bir evin olacak.” “Kimsenin seni istemediğini düşünme.” “Hayatta bazen aile, kan bağıyla değil seçimlerle kurulur.” On yaşındayken bu kartları gizlice yastığımın altında saklardım. On iki yaşımda, bana gönderilen son karttan sonra mektuplar bir anda kesilmişti. Yıllar geçtikçe onların çocuk esirgeme kurumunda çalışan bir görevli tarafından gönderildiğini düşünmüştüm. Ama şimdi aynı el yazısı karşımdaydı. Başımı kaldırıp Faruk Bey’e baktım. “Bu yazıyı nereden biliyorum?” Faruk Bey cevap vermedi. “Lütfen,” dedim. “Süreyya Bey bana çocukken mektup mu gönderiyordu?” “Zarfı açın.” Parmaklarımın titremesini durduramıyordum. Mektubu çıkardım. İlk satırı okuduğum anda boğazım düğümlendi. “Sevgili kızım…” Sandalyeden kalkacak gibi oldum ama dizlerimin bağı çözüldü. “Hayır.” Faruk Bey sessizce önümdeki su bardağını bana doğru itti. Mektubu yeniden okumaya başladım. “Bana kızacağını biliyorum. Belki öldükten sonra bile beni affetmeyeceksin. Ama hayatındaki en büyük yalanı artık öğrenmen gerekiyor. Ben senin biyolojik baban değilim. Fakat seni çocukluğundan beri tanıyorum.” Gözlerim satırların üzerinde hızla ilerliyordu. Süreyya Bey gençliğinde büyük bir lojistik şirketinin ortağıymış. Ortağı ise annemin ağabeyiymiş. Yani hiç tanımadığım dayım. Annemle babam ben küçükken geçirdikleri trafik kazasında ölünce, dayım benim bakımımı üstlenmek istemiş. Fakat o dönemde ağır bir kalp rahatsızlığı geçirmiş ve aylarca hastanede kalmış. Ben geçici olarak devlet korumasına verilmişim. Dayım hastaneden çıktığında ise işler sandığından çok daha karmaşık hâle gelmiş. Vasilik işlemleri tamamlanmadan hayatını kaybetmiş. Mektubu okurken nefesimi tuttum. Süreyya Bey devamında şöyle yazmıştı: “Dayın ölmeden önce benden tek bir şey istedi. Seni bulmamı ve seni korumamı.” Başımı iki elimin arasına aldım. “Beni bulmuş…” Faruk Bey başıyla onayladı. “Çok uzun zaman önce.” “Peki neden yanıma gelmedi?” Faruk Bey cevap vermek yerine masadaki dosyayı açtı. İçinden eski belgeler çıkardı. Yurt kayıtları. Koruyucu aile raporları. Okul karnelerimin kopyaları. Hatta on dört yaşındayken katıldığım bir resim yarışmasının küçük gazete kupürü bile vardı. Süreyya Bey yıllarca uzaktan beni takip etmişti. Mektuptaki sonraki satırlar bunu açıklıyordu. “Seni yanımda büyütmek istedim. Ama gençken yaptığım bazı hatalar yüzünden mahkeme bana vasilik vermedi. O dönemde hakkımda süren ticari soruşturmalar vardı. Suçsuzdum fakat bunu kanıtlamam yıllar sürdü. Seni kendi hayatımın karmaşasına çekmeye cesaret edemedim.” Gözlerim doldu. “Peki Kutay?” Faruk Bey’in yüzü değişti
- Asıl sırrın orada olduğunu anladım. Mektubu çevirdim. Süreyya Bey şöyle yazmıştı: “Kutay’la tanışman tesadüf değildi.” Mektubu elimden düşürdüm. “Ne?” Faruk Bey derin bir nefes aldı. “Kutay da Süreyya Bey’in destek olduğu çocuklardan biriydi.” Meğer Süreyya Bey yıllar boyunca yetiştirme yurtlarından çıkan gençlere gizlice burs veriyor, iş bulmalarına yardımcı oluyor ve kimliğini açıklamadan onların hayatlarını takip ediyormuş. Kutay da onlardan biriymiş. Ama bizi tanıştırmamış. Biz gerçekten kendi kendimize tanışmıştık. Yine de Süreyya Bey ikimizin yakınlaştığını öğrendiğinde bundan çok etkilenmiş. İki kimsesiz çocuğun birbirini bulmasını hayatın ona verdiği ikinci bir şans olarak görmüş. Mektupta şöyle yazıyordu: “Kutay seni gerçekten sevdi. Buna hiçbir zaman müdahale etmedim. Evlendiğiniz gün uzaktan nikâh salonunun önünde bekledim. İçeri girmedim. Çünkü mutluluğunuzun benim gölgem altında kalmasını istemedim.” Gözyaşlarım kâğıda damlamaya başladı. Ama daha bitmemişti. Kutay hastalandığında hastane masraflarımızın bir bölümünü isimsiz bir vakıf karşılamıştı. O vakıf da Süreyya Bey’e aitmiş. “Bunu neden bana hiç söylemedi?” “Çünkü yardım ettiği kişinin ona borçlu hissetmesini istemezdi,” dedi Faruk Bey. “Peki sonra neden beni yanında işe aldı?” Faruk Bey ilk kez hafifçe gülümsedi. “O kısım planlıydı.” Mektubun son bölümüne geldim. Kutay öldükten sonra borçlarımın altında ezildiğimi öğrenmiş. Beni doğrudan yanına çağırsa kabul etmeyeceğimi düşünmüş. Bu yüzden çalışanlarından birinin ayrılmasını fırsat bilip bana iş teklif edilmesini sağlamış. Ben ise bütün bunları tesadüf sanmıştım. Sonra evlilik teklifi… İşte avukatın “Buna kanacağınızı biliyordu,” dediği şey buydu. Süreyya Bey benim zenginliğine kapılacağımı düşünmemişti. Tam tersine, yardım teklifini doğrudan yapsa kabul etmeyecek kadar gururlu olduğumu biliyordu. Bu yüzden bana bir aile teklif etmişti. Mektubun sonunda şu cümle vardı: “Sana servetimi bırakmadım çünkü hayatının geri kalanını benim paramın gölgesinde geçirmeni istemiyorum.” Sinirle Faruk Bey’e baktım. “Öyleyse bu ev ne olacak? Derin ne olacak? Ben ne yapacağım?” Faruk Bey ayağa kalktı. “Elinizdeki mektubu bitirmediniz.” Son birkaç satırı okudum. “Konağı ve şirket hisselerimi bir vakfa bıraktım. Vakfın tek amacı, devlet korumasından ayrılan gençlere barınma, eğitim ve iş imkânı sağlamak olacak.” Altında bir cümle daha vardı. “Ve vakfın başına seni getirdim.” Donup kaldım. Faruk Bey önümdeki belgelerden birini çevirdi. Adım yazıyordu. Vakıf başkanı. Hayatım boyunca evden eve gönderilmiş, hiçbir yere ait olmadığını düşünmüş bir kızken, şimdi benim gibi çocukların bir daha aynı korkuyu yaşamaması için kurulmuş bir kurumun sorumluluğu bana bırakılmıştı. Ama hâlâ anlamadığım bir şey vardı. “Derin?” Faruk Bey bu kez cebinden küçük bir anahtar çıkardı. “Süreyya Bey’in odasındaki çalışma masasının en alt çekmecesi.” Odaya koşar gibi çıktım. Çekmeceyi açtığımda içinde küçük, kırmızı bir kutu buldum. Kutuda Derin’in yıllar boyunca Süreyya Bey’le oynadığı satranç taşlarından biri vardı. Beyaz vezir. Altında da küçük bir not. “Derin’e söyle, satrançta en güçlü taş vezirdir. Çünkü istediği her yöne gidebilir. Annesi de öyle.” O an ilk kez gerçekten ağladım. Miras kalmadığı için değil. Kaybettiğim adamlar için. Kutay için. Hiç tanımadığım dayım için. Ve beş yıl boyunca kocam olduğunu sandığım hâlde aslında çocukluğumdan beri beni uzaktan koruyan Süreyya Bey için. Aylar sonra konak tamamen değişti. Büyük yemek salonu dersliğe dönüştürüldü. Üst kattaki odalar yurttan yeni ayrılmış gençlerin geçici olarak kalabileceği odalar oldu. Bahçenin arkasındaki eski müştemilat meslek atölyesine çevrildi. Kapının üzerine de Süreyya Bey’in adını yazdırmadım. Çünkü onun bunu istemeyeceğini biliyordum. Tabelada yalnızca şu yazıyordu: “Yuva.” Bir akşam Derin bahçede satranç oynarken yanıma geldi. “Anne,” dedi, “Süreyya dedem bize hiç para bırakmamış mı gerçekten?” Gülümsedim. “Hayır.” Kaşlarını çattı. “Hiçbir şey bırakmadı mı?” Bahçeye baktım. Masalarda ders çalışan gençlere… Mutfağa alışveriş poşetleri taşıyan çocuklara… İlk kez kendi odasının anahtarını elinde tutan on sekiz yaşındaki bir kıza… Sonra kızımın elini tuttum. “Bize para bırakmadı.” Bir an durdum. “Bize, bir zamanlar bizim olmadığını düşündüğümüz şeyi bıraktı.” “Ne?” Başımı konağa çevirdim. “Bir yuva.” O gece çalışma odasına gidip Süreyya Bey’in bana yazdığı eski mektupların hepsini tek tek yeniden okudum. En eski kartlardan birinin arkasında çocukken hiç fark etmediğim küçücük bir cümle vardı: “Bir gün biri sana ait olduğun bir yer verecek.” Kartı göğsüme bastırıp gülümsedim. Çünkü Süreyya Bey bir konuda yanılmıştı. O gün geldiğinde bana ait bir yer veren kişi o olmamıştı. Bana o yeri başkalarına verebilme gücünü bırakmıştı.

