- İstanbul Adliyesi’nin o boğucu salonunda otururken ellerimin neden bu kadar titrediğini anlamaya çalışıyordum. Parmak uçlarım buz gibiydi. Nefes almak bile zor geliyordu. İnsan bazen aynı anda hem ölmek hem bağırmak istiyor. Ama ses çıkaramıyor. Ben Elif Demir. Ya da birkaç saat sonra yeniden yalnız kalacak bir kadın. Karşımda oturan adam ise Kaan Yıldırım’dı. On yıl önce hayatımı uğruna bıraktığım adam. Şimdi ise çocuklarımı elimden almak isteyen kişi. Üzerindeki koyu lacivert takım elbise kusursuz görünüyordu. Saatinin metal ışığı tavandaki beyaz floresanlara vuruyordu. Her zamanki gibi düzenliydi. Kontrollüydü. İnsanların hayran kaldığı o “mükemmel iş adamı” görüntüsü hâlâ üzerindeydi. Ama ben onun gerçek yüzünü biliyordum. En azından bildiğimi sanıyordum. Yanındaki kadın avukat dosyaları açtı. Soğuk gözlerle bana baktı. Sanki ben bir insan değil de mahkemenin ortasına bırakılmış başarısız bir dosyaydım. “Müvekkilim Sayın Kaan Yıldırım, çocuklarına üst düzey yaşam koşulları sağlayabilecek ekonomik ve sosyal güce sahiptir.” Sonra gözlüğünü düzeltti. Bakışları üzerime indi. Üzerimde yıllardır giydiğim solmuş beyaz gömlek vardı. Çünkü yeni kıyafet almayı yıllar önce bırakmıştım. Çocukların okul masrafı, ev gideri, kayınvalidemin ilaçları derken kendime ayıracak hiçbir şey kalmıyordu. Kadın devam etti. “Karşı taraf uzun süredir çalışmamaktadır.” “Toplumdan uzaklaşmıştır.” “Psikolojik olarak dengesiz davranışlar sergilediğine dair elimizde ciddi bilgiler vardır.” Kalbim sıkıştı. Sanki herkes aynı anda bana dönüp bakıyordu. Yargılayarak. Acıyarak. Belki küçümseyerek. On yıl boyunca bu aile için yaşadım ben. Öğretmenliği bıraktım. Hayallerimi bıraktım. Arkadaşlarımı kaybettim. Çocuklarım hasta olduğunda gecelerce başlarında bekledim. Kaan yurtdışında toplantılardayken ben tek başıma ateş düşürmeye çalışıyordum. Kayınvalidesi ameliyat olduğunda hastanede sabahlayan bendim. Bu evin içinde herkesin yükünü taşıyan bendim. Şimdi ise aynı fedakârlıklar benim aleyhime kullanılıyordu. Çünkü çalışmıyordum. Çünkü sosyal hayatım yoktu. Çünkü yıllardır yalnızdım. Kaan ayağa kalktı. Başını hafifçe eğdi. Ses tonu kusursuzdu. “Sayın hakim…” Yemin ederim bir an onu tanıyamadım. Öyle iyi oynuyordu ki. “Elif çok yoruldu.” “Çocuklara bazen bağırıyordu.” “Morali bozulduğunda günlerce odadan çıkmıyordu.” “Çocuklar geceleri aç kaldıkları için mutfakta kendi yemeklerini hazırlıyordu.” Gözlerim büyüdü. Yalan. Hepsi yalandı. Ben yerimden fırladım. “YALAN SÖYLÜYORSUN!” Sesim salonun içinde yankılandı. Hakimin tokmağı sertçe masaya vurdu. “Lütfen sakin olun!” Ama nasıl sakin olabilirdim? Bu adam beni yıllarca yalnız bırakmıştı. Başka kadınlarla gezerken ben çocuklarımızı büyütüyordum. Şimdi ise herkesin önünde beni kötü anne ilan ediyordu. Nefesim kesiliyordu. Tırnaklarımı avuç içime geçirdim. Sakin ol Elif. Ağlama. Çünkü kadın ağladığında güçsüz görünürdü. Bağırdığında ise deli. Kaan tam da bunu istiyordu. Kontrolünü kaybetmiş bir kadın görüntüsü. Hakim bir süre sustu. Sonra bakışlarını çocuklarıma çevirdi. Benim dünyam. Benim ikizlerim. Arda ve Doruk yan yana oturuyordu. Üzerlerinde aynı koyu renk takım vardı. Kaan özellikle seçmişti onları. Dışarıdan bakıldığında kusursuz aile tablosu gibi görünelim diye. Doruk başını eğmişti. Küçük elleri ağabeyinin kolunu sıkıca tutuyordu. Ama Arda… Arda çok sakindi. Fazla sakin. İçimde kötü bir korku büyümeye başladı. Ya babasını seçerse? Suçlayabilir miydim onu? Benimle yaşarsa küçük bir kiralık evde yaşayacaktı. Belki istediği oyuncakları alamayacaktım. Belki aynı okula devam edemeyecekti. Ama Kaan’ın yanında her şey vardı. Para. Güç. Statü. Hakim yumuşak bir sesle konuştu. “Çocuklar…” “Annenizle mi yaşamak istiyorsunuz, babanızla mı?” Kalbim o an durdu sandım. Kaan’ın dudak kenarı hafifçe yukarı kalktı. Kazanacağından emindi. Tam o sırada Arda ayağa kalktı. Küçük bedeni dimdikti. Önce babasına baktı. Öyle soğuk baktı ki içim ürperdi. Sonra hakime döndü. “Sayın hakim…” Salon sessizleşti. Arda’nın sesi küçüktü ama herkes duydu. “Size bir sır söylemek istiyorum.” Bir saniye durdu. Sonra devam etti. “Bu sırrı annem bile bilmiyor.” İşte o an… Kaan’ın yüzündeki bütün renk çekildi. İlk kez korktuğunu gördüm. Gerçekten korktuğunu. Ve ben o anda anladım. Oğlum… Benim hiç bilmediğim bir şeyi saklıyordu. Mahkeme salonunun içindeki hava bir anda değişti. Az önce herkesin gözünde güçlü ve kusursuz görünen Kaan’ın yüzü şimdi bembeyazdı. Dudakları hafifçe titriyordu. Ben bunu çok iyi bilirdim. Kaan yalnızca kontrolü kaybettiğinde böyle görünürdü. Arda hâlâ ayaktaydı. Dokuz yaşındaki bir çocuk için fazla sakindi. Hakim gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. “Ne söylemek istiyorsun evladım?” Kaan aniden yerinden doğruldu. “Sayın hakim, çocuk şu an duygusal baskı altında olabilir. Karşı taraf—” “Bay Kaan, yerine oturun.” Hakimin sesi bu kez sertti. Kaan istemeyerek yeniden oturdu ama çenesindeki kaslar hâlâ gerilmişti. Ben nefes bile alamıyordum. Arda yavaşça okul çantasını açtı. İçinden küçük, eski bir cihaz çıkardı. Gümüş renkli eski bir ses kayıt cihazı. Gözlerim büyüdü. O benim yıllar önce kullandığım eski MP3 çalardı. Bozuldu sanıp çekmeceye kaldırmıştım. Arda onu iki eliyle tuttu. “Babam annemin psikolojisinin bozuk olduğunu söyledi.” “Ama annem hiçbir zaman bize zarar vermedi.” Kaan bağırdı. “Arda! Yeter artık!” Arda ilk kez dönüp babasına baktı. Bakışı buz gibiydi. “Yalan söyleyen sensin baba.” Salon tamamen sessizleşti. Ben oğluma bakıyordum. İçimde tarifsiz bir acı vardı. Çünkü o an şunu fark ettim… Ben çocuklarımı koruduğumu sanarken onlar her şeyi görerek büyümüştü. Arda devam etti. “Babam her eve geldiğinde annem ağlıyordu.” “Çünkü sürekli kavga ediyorlardı.” “Babam anneme bağırıyordu.” “Bazen tabakları yere fırlatıyordu.” Hakimin yüzü yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Kaan’ın avukatı telaşlandı. “Sayın hakim çocuk bunları yanlış hatırlıyor olabilir—” Arda sözünü kesti. “Hayır.” Küçük sesi ilk kez sert çıktı. “Çünkü hepsini kaydettim.” Ben donup kaldım.
- Kaan’ın gözbebekleri küçüldü. “Ne?” Arda kayıt cihazının düğmesine bastı. Önce cızırtı duyuldu. Sonra… Kaan’ın sesi. Net. Soğuk. Acımasız. “Meliş, merak etme.” “Çocukların velayetini kesin alacağım.” Benim kalbim o an duracak gibi oldu. Kayıt devam etti. “Elif zaten yıllardır çalışmıyor.” “Mahkemede onu dengesiz göstermem yeterli.” Ardından genç bir kadının sesi duyuldu. Selma. Kahkaha atıyordu. “Peki çocuklarla ne yapacağız?” Kaan güldü. “O ikisi sadece bir süre yanımda duracak.” “İmaj meselesi.” “Sonra yatılı okula yollarız.” “Senin rahatını bozmalarına izin vermem.” Salon buz kesti. Ben artık nefes alamıyordum. “O ikisi…” Kendi oğullarından böyle bahsetmişti. Sadece “imaj” için. Doruk korkuyla bana sarıldı. Küçük bedeni titriyordu. Kaan aniden ayağa fırladı. “Bu kayıt yasa dışı!” “Çocuk ne yaptığını bilmiyor!” “Bunların hepsi manipülasyon!” Hakim sertçe masaya vurdu. “YETER!” Sesi bütün salonda yankılandı. Kaan ilk kez sustu. Çünkü artık konuşacak gücü kalmamıştı. Arda kayıt cihazını yavaşça kapattı. Sonra hakime baktı. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. “Babam annemin bizi aç bıraktığını söyledi.” “Bu da yalan.” “Geçen hafta matematik sınavından düşük not alınca babam sofrayı yere attı.” “Annem gece gizlice bize yumurtalı makarna yaptı.” Ben ağlamaya başladım. Sessizce. Çünkü oğlumun bunları hatırlamak zorunda kalmış olması canımı parçaladı. Arda cebinden buruşturulmuş küçük bir kağıt çıkardı. Hakime uzattı. “Babamın attığı mesaj.” Hakim kağıdı açtı. Kaşları sertçe çatıldı. Mesaj çok kısaydı. “Ağzınızı kapalı tutun. Mahkemeye kadar sorun istemiyorum.” Hakim yavaşça başını kaldırdı. Bakışları artık tamamen değişmişti. “Kaan Yıldırım…” Sesi ağırdı. “Çocukları yönlendirdiğinizi inkâr edecek misiniz?” Kaan konuşmaya çalıştı ama sesi çıkmadı. İlk kez gerçekten köşeye sıkışmış görünüyordu. O güçlü adam… O kusursuz baba… Bir anda herkesin gözünde küçülmüştü. Tam o sırada Doruk korkarak ayağa kalktı. Gözleri kıpkırmızıydı. Küçük elleri titriyordu. Ben hemen ona dönmek istedim ama o gözlerini babasından ayırmadı. “Ben annemle kalmak istiyorum.” Sesi çok küçüktü. Ama salondaki herkes duydu. Çünkü o anda mutlak bir sessizlik vardı. Doruk burnunu çekti. Sonra ağlayarak devam etti. “Çünkü annem bizi hiçbir zaman bırakmadı.” Doruk’un o cümlesinden sonra mahkeme salonundaki herkes sustu. Gerçekten herkes. Avukatlar. Görevliler. İzleyen insanlar. Hatta biraz önce sürekli konuşan Kaan bile… Kimse bir şey diyemedi. Çünkü bazen küçücük bir çocuğun ağlayarak söylediği tek bir cümle, yetişkinlerin kurduğu bütün yalanlardan daha güçlü olurdu. “Çünkü annem bizi hiçbir zaman bırakmadı.” Ben artık gözyaşlarımı durduramıyordum. Doruk koşup bana sarıldı. Yüzünü boynuma gömdü. Küçük omuzları titriyordu. Onu kollarımın arasına aldığım an içimde yıllardır taşıdığım bütün yorgunluk bir anda çöktü. Sanki o güne kadar dimdik durmaya çalışan bedenim artık daha fazla dayanmak istemiyordu. Ama düşmedim. Çünkü oğullarım bana sarılıyordu. Hakim uzun süre önündeki dosyaya baktı. Sonra yavaşça gözlüğünü çıkardı. “Kayıtlar ve çocukların ifadeleri mahkeme tarafından dikkate alınacaktır.” Kaan aniden ayağa kalktı. “Sayın hakim, bunlar tamamen duygusal manipülasyon!” “Çocuklar anneleri tarafından etkileniyor!” Artık sesi eskisi kadar güçlü çıkmıyordu. İçindeki panik dışarı taşmaya başlamıştı. Hakim sertçe baktı. “Bay Kaan.” “Oturun.” Kaan dişlerini sıkarak yerine geçti. İlk kez gerçekten kaybetmeye başladığını hissediyordu. Çünkü bu dava artık sadece velayet davası değildi. Gerçeklerin ortaya çıktığı bir hesaplaşmaya dönüşmüştü. Hakim birkaç saniye sustu. Sonra bana döndü. “Sayın Elif Demir…” Kalbim hızlandı. “Oğullarınızın geçici velayeti dava sonuçlanana kadar size verilecektir.” O an kulaklarım uğuldadı. Sanki bütün dünya birkaç saniyeliğine sessizleşti. Ben sadece çocuklarımın ellerini hissedebiliyordum. Sıcacık. Gerçek. Hayatta olduğumu hissettiren tek şey. Kaan ayağa fırladı. “BU OLAMAZ!” “Ben onların babasıyım!” Hakim tokmağı sertçe vurdu. “Mahkemede bağırmayın!” “Kendi çocuklarınız hakkında kullandığınız ifadeler kayıt altındadır.” Kaan’ın yüzü öfkeyle kıpkırmızı oldu. Ama artık kimse ondan korkmuyordu. Çünkü maskesi düşmüştü. O sırada Arda yavaşça bana yaklaştı. Gözlerinde yaş vardı. Ama yine de güçlü görünmeye çalışıyordu. Tam çocukluğunu yaşayacağı yaşta… Bir yetişkin gibi ayakta duruyordu. İçim parçalandı. “Elimi tut anne.” Sesi küçüktü. Hemen elini tuttum. Parmakları buz gibiydi. “Biz yanlış bir şey yapmadık değil mi?” O an kalbim gerçekten kırıldı. Çünkü dokuz yaşındaki oğlum doğruyu söylediği için suçluluk duyuyordu. Ben çömeldim. İkisini de kollarımın arasına aldım. “Hayır.” Sesim titredi. “Siz sadece dürüst oldunuz.” Doruk ağlayarak konuştu. “Babam artık bizi sevmeyecek mi?” Ben gözlerimi kapattım. İnsan bir çocuğun böyle bir soru sormasına nasıl dayanırdı? Saçlarını öptüm. “Gerçek sevgi insanı korkutmaz bebeğim.” Kaan birkaç metre ötede durmuş bizi izliyordu. Yalnız görünüyordu. İlk kez gerçekten yalnız. Ne pahalı takım elbisesi işe yarıyordu… Ne avukatları… Ne de yıllarca insanlara gösterdiği kusursuz adam rolü. Çünkü kendi çocukları artık ondan korkuyordu. Ve bir baba için bundan daha ağır bir yenilgi yoktu. Mahkeme sona erdiğinde dışarıda yağmur başlamıştı. İstanbul griydi. Soğuk rüzgâr yüzüme çarpıyordu. Ama garip şekilde yıllardır ilk kez içimde küçücük de olsa bir nefes vardı. Basın mensupları adliye çıkışında bekliyordu. Flaşlar patladı. “Elif Hanım! Açıklama yapacak mısınız?” “Çocuklar babalarıyla görüşecek mi?” “Ses kayıtları doğru mu?” Ben hiçbirine cevap vermedim. Çünkü artık kimseye bir şey kanıtlamak istemiyordum. Tek istediğim şey çocuklarımı eve götürmekti. Tam arabaya bineceğimiz sırada arkamdan bir ses geldi. “Elif…” Kaan’dı. Yavaşça döndüm. Yağmur saçlarını ıslatmıştı. İlk kez güçlü görünmüyordu. Sadece bitmiş görünüyordu. Gözleri çocuklara kaydı. Uzun süre konuşamadı. Sonra zorla fısıldadı: “Beni gerçekten bu kadar kötü mü hatırlayacaksınız?” Arda babasına baktı. Bakışı hâlâ sakindi. Ama artık içinde çocukça bir sevgi değil, derin bir hayal kırıklığı vardı. “Biz seni kötü biri olarak görmek istemedik baba.” Sessizlik. Sonra Arda son cümleyi söyledi. “Ama sen bize başka seçenek bırakmadın.” Kaan’ın gözleri doldu. Belki ilk kez gerçekten pişman olmuştu. Ama bazı kırıklar vardı… Özürle düzelmezdi. Ben araba kapısını açtım. Doruk içeri bindi. Arda da yavaşça kardeşinin yanına geçti. Son kez Kaan’a baktım. Bir zamanlar uğruna hayatımı bıraktığım adam şimdi yağmurun altında tek başına kalmıştı. Ve ben o an şunu anladım: Bir kadının yeniden doğduğu an… bazen evliliğinin başladığı gün değil, artık korkmamayı öğrendiği gündü.

