- Ertesi sabah her zamankinden erken uyandım. Penceremin altında güvercinler ötüyordu, kafamdaysa artık net bir plan vardı. Önce her zamanki kahvaltıyı yaptım — yumurta, biraz pastırma, kahve ve ekmek. Her zamanki gibi Deniz on civarında pijamalarıyla, uykulu bir hâlde çıktı geldi. – Anne, bir şey var mı yemek için? – Var, – dedim sakince. – Ama bu, senin için yemek pişirdiğim son gün. Önce güldü. – Ne diyorsun anne, şaka mı bu? – Hayır, – dedim, çatalı masaya bırakarak. – Yarın itibarıyla kendi başınasın. Ne et alıyorum, ne sigara. Para da yok. Gülümsemesi bir anda kayboldu. – Peki ne yapacağım? – diye sordu, sesi titrerken. – Her yetişkinin yaptığı şeyi — çalış. Bir an için o kadar sessizlik oldu ki, duvardaki eski saatin tik taklarını bile duyabiliyordum. Deniz sessizce odaya çekildi ve kapıyı sertçe kapattı. Olduğum yerde kaldım, içim acısa da kıpırdamadım. Biliyordum, başka türlü öğrenemezdi. Üç gün geçti. Mutfak bomboştu, buzdolabı neredeyse boş. Deniz suskun, sinirli, karanlık bir hâlde dolaşıyordu. Sonra yemek aramaya başladı, dolapları karıştırdı, hatta kendime yaptığım bulgur pilavının kalanını bile aldı. – Anne, anlamıyorsun, – mırıldandı. – Bana biraz para ver, bir şey bulacağım. – Önce iş bul, – dedim kararlı şekilde
- Sonra gitti. Tüm gün eve dönmedi. Ben pencerede bekledim, ocakta durdum, oturdum, kalktım. Akşam karanlığı çökerken kapı nihayet açıldı. Deniz kapıda duruyordu, yüzü kirli, üzerinde boya ve toz kokusu. – Karşı apartmanın avlusundaki adama yardım ettim, – dedi, gözünü kaçırarak. – Yüz lira verdiler. Cevap vermedim, sadece başımı salladım. İçimde bir sıcaklık yayıldı ama belli etmedim. Yeniden gevşemesini istemedim. Birkaç hafta geçti — ve yıllar sonra ilk kez evde bir şeyler değişti. Deniz erken kalkmaya, ufak tefek işlere gitmeye başladı. Az da olsa para getiriyordu, ama kendi emeğiyle kazanıyordu. Artık sigaralarını kendi alıyordu, sonra da azaltmaya başladı. Bir sabah dedi ki: – Anne, bıraktım. Artık kül gibi kokmak istemiyorum. O an neredeyse gözlerimin önünde ağlayacaktım ama tuttum kendimi. – İyi yaptın oğlum. Peki, artık et de çok aramıyorsun sanırım? – Yok, – gülümseyerek, – şimdi onsuz da oluyor. Altı ay geçti. Deniz mahalledeki okulda bekçi olarak işe girdi. İnsanlar iyi, yardımcı oluyorlar. Hatta çocuklarla futbol bile oynamaya başlamış. Ben her akşam onu gururla izliyorum; eve yorgun ama gülümseyerek dönüyor. Zengin olmadı, ama hayatında ilk kez kendini bir adam gibi hissediyor gibiydi. Bir pazar akşamı çayla yanıma geldi. – Anne, – dedi sessizce, – teşekkür ederim. Beni sen kurtardın. O zaman senden nefret etmiştim, beni parasız bıraktığında. Ama şimdi anlıyorum, yoksa yaşamayı hiç öğrenemezdim. Gülümsedim, elini okşadım. – Hepimiz bir gün kendi başımıza durmayı öğrenmeliyiz oğlum. Başta acıtsa da. Dışarıda hafif bir kar yağıyordu, odadaki lamba yavaşça yanıyordu. O sessizlikte birden fark ettim, yıllar sonra ilk kez rahat bir nefes alabiliyordum. Oğlum artık yaşıyordu.

