DOLAR
Alış: 45.85
Satış: 46.03
EURO
Alış: 53.28
Satış: 53.50
GBP
Alış: 61.50
Satış: 61.96
Kızım bana bağırarak, sadece acıdıkları için bana katlandıklarını söyledi.
Kızım bana bağırarak, sadece acıdıkları için bana katlandıklarını söyledi. Ertesi gün hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldum ve kimsenin yüksek sesle okumaya cesaret edemediği bir mektup bıraktım. Damadım gözlerini yere indirdi. Torunlarım telefona bakmaya devam etti. Ve ben, o evde zaten ölmeden önce öldüğümü anladım. 😮😡⚠
Benim adım Hüseyin Kaya.
74 yaşındayım.
İstanbul’da 48 yıl boyunca tesisatçı olarak çalıştım; başkalarının elini bile sürmek istemediği yerlere girerek.
Patlamış borular.
Lağım kokan giderler.
Başkasının evleri.
Başkasının banyoları.
Başkasının hayatı.
Hepsine katlandım.
Ama kendi kızımın sesi kadarına dayanamadım.
— Baba, yeter artık — diye bağırdı Elif mutfağında —. Sana sadece acıdığımız için katlanıyoruz. Anlıyor musun? Acıdığımız için.
Beni kıran bağırması değildi.
Sessizlikti.
Elif’in eşi Murat masada oturuyordu.
İki torunum da oradaydı.
Hiçbiri bir şey demedi.
Hiçbiri bana bakmadı.
“Dedeye böyle konuşma” diyen olmadı.
Sanki buzdolabı ile ocak arasında duran bir utançmışım gibi, başlarını eğdiler.
O gün aslında yemek için gitmemiştim.
Doktor bazı garip tahlil sonuçları vermişti.
Tekrar test istedi.
Yanımda kimse olmamasını söyledi.
Artık iyi duymuyorum, bazen küçük şeyleri unutuyorum: anahtarları nereye koyduğumu, ocağı kapatıp kapatmadığımı, ilacımı alıp almadığımı.
Elif’ten benimle hastaneye gelmesini isteyecektim. Sadece bu.
Ama bir saat erken gitmiştim.
Zili çaldım.
Kapıyı açtığında yüzü hemen gerildi.
— Ne işin var burada bu saatte?
— Hastaneden çıktım kızım. Sana bir şey söylemem lazım.
— Baba, bugün olmaz. Senin dramlarını kaldıracak halde değilim.
Torunlarım salonda videolara bakıp gülüyordu.
Murat başını kaldırmadan yemek yiyordu.
Elimde tahlil dosyasıyla içeri girdim.
Yaşlı gibi.
Bir yük gibi.
Koyacak yer bulamadıkları eski bir eşya gibi.
Televizyonun karşısına oturdum, kendimi daha az rahatsız hissetmek için haberleri açtım.
Elif mutfaktan çıktı ve kumandayı elimden aldı.
— Yine mi bunlar!
— Sadece biraz dinlemek istemiştim.
— Burası senin evin değil.
O an olduğum yerde kaldım.
Çünkü bir evlat bunu söylediğinde insan cevap vermez.
İnsan içinden kanar.
— Elif…
— Başlama baba.
— Yarın hastaneye benimle gelmen lazım.
Kısa ve alaycı bir kahkaha attı.
— Şimdi neyin var?
Zarfı çıkardım.
— Doktor dedi ki…
— Sürekli bir şeyin var. Sürekli şikâyet. Sürekli randevu. Sürekli ilaç.
— Rahatsız etmek istemiyorum.
— Ama rahatsız ediyorsun.
Mutfak bir anda buz gibi oldu.
Torunlarım sessizleşti.
Murat peçeteyi sıktı.
Sanki yıllar önce ölmüş eşim Zehra o evin bir köşesinden bana bakıyordu.
— Annen bana böyle konuşmazdı — dedim kısık sesle.
Ve o anda patladı.
— Annem öldü, sen kaldın! Bunun ne kadar ağır olduğunu biliyor musun? Her pazar gelip oturup iç çekmeni, herkesin sana ilgi göstermesini beklemeni… Sana sadece acıdığımız için katlanıyoruz baba! Sadece acıdığımız için!
Ağlamadım.
Torunlarımın yanında ağlamaya utanıyordum.
Sadece zarfı geri cebime koydum.
Ayağa kalktım.
— Kusura bakmayın — dedim.
Elif cevap vermedi.
Murat da.
Torunlarımdan biri yeniden telefonuna baktı.
Kapıya yürüdüm.
Kimse durdurmadı.
Ne bile olsa değil.
Fatih’teki küçük apartman daireme döndüğümde, Zehra’nın yatağına oturdum.
Hâlâ sabun kokusu kalmış gibiydi; ya da ben öyle olduğuna inanmak istiyordum.
Çekmeceden eski bir tespih, fotoğraflarımız ve tapu evraklarını çıkardım.
Bir de eski bir defter.
O gece üç mektup yazdım.
Biri Elif’e.
Biri torunlarıma.
Biri de yıllardır telefonumu bekleyen bir avukata…
Şafak sökerken, küçük bir siyah çantaya az kıyafet koydum. Mobilyaları, televizyonu, tabakları, hatta Zehra’nın akşamları örgü ördüğü koltuğu bile almadım. Sadece üç takım kıyafet, eşimin tesbihi, Xochimilco’daki fotoğrafımız ve mektupları yazdığım defteri aldım.
Kapıyı kapatmadan önce anahtarları masanın üzerine bıraktım. Tahlil zarfını da yanına koyup titreyen yazımla bir not bıraktım:
“Artık size yük olmayacağım.”
Sonra telefonumu kapattım ve çıktım.
İlk başta taksiye binmedim. Dizlerim ağrıyana kadar yürüdüm. İstanbul uyanıyordu; simitçiler tezgâh açıyor, otobüsler dolu geçiyor, insanlar işe yetişiyordu. Kimse, kendi ailesinin içinde “fazla” hissettiği için evinden ayrılan bir yaşlının varlığından habersizdi.
Saat sekiz buçukta Avukat Robles’in ofisine vardım. Beni yıllardır tanırdı; Zehra ile birlikte daireyi aldıktan sonra vasiyet işlemlerini de o yapmıştı. Elimde siyah çantayla içeri girdiğimde gereksiz hiçbir şey sormadı. Sadece bir sandalye, kahve ve bir mendil uzattı.
— Hüseyin Bey — dedi —, emin misiniz?
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Diğer Galeriler
-
Bizi evden çıkarmak için bodruma kilitlediler, ama eşim kulağıma fısıldadı
-
Annem, sekiz yıl boyunca kardeşim İvan’ın mezarı başında ağladı.
-
Kızım bana bağırarak, sadece acıdıkları için bana katlandıklarını söyledi.
-
Eşimin cenazesinde, tabutun başında oğullarım sahte gözyaşları dökerken telefonuma bir mesaj geldi
-
Zarfın içinde ameliyatın çoktan ödendiğine dair belge, onun adına alınmış yeni bir evin tapusu ve sonuna kadar okumaya cesaret edemediğim bir evrak vardı.
-
Kocasının cenaze ateşi daha yeni sönmüşken, dul kadın üç kayınbiraderini yanına aldı
