- “Eğer bu meyve suyunu içmezsen Rüya, beni küçümsediğini düşüneceğim… Ve bu evde bunun bedeli ağır olur.” Kayınpederim Arif Bey, Ankara Çankaya’daki evimizin yatak odası kapısında elinde bir bardak portakal suyu ve yüzünde ürpertici bir tebessümle duruyordu. Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Eşim Deniz iş seyahati için İzmir’deydi, kayınvalidem Emine Hanım ise hafta sonu için Eskişehir’e gitmişti. Evde sadece kayınpederim, görümcem Cansu ve ben vardık. İki yıldır Deniz ile evliydim. Dışarıdan bakıldığında mükemmel bir aile gibi görünüyorlardı: Emekli lise müdürü olan ve sürekli ahlak dersi veren bir baba, aile prestijiyle övünen bir anne ve dünya etrafında dönüyormuş gibi davranan şımarık bir görümce. Ancak en temiz evlerde bile en kirli sırlar saklanırdı. Arif Bey’in elindeki bardağa baktım. Bardağın iç kenarında tam çözünmemiş beyaz bir toz halkası vardı. Şeker olmadığını anladım. Paniklemek yerine sakince, “Teşekkür ederim, masaya bırakın, birazdan içerim,” dedim. “Hayır,” dedi adımlarını üzerime doğru atarak. “Şimdi, gözümün önünde içeceksin.” Tam bardağı dudaklarıma doğru götürdüğüm sırada dış kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Görümcem Cansu alkollü bir şekilde eve dönmüştü. Arif Bey’in yüzü sarardı, “Sonra görüşürüz,” diye mırıldanarak hızla uzaklaştı.
- Birkaç dakika sonra Cansu odama daldı. “Bana hemen bir bardak su getir Rüya, susuzluktan ölüyorum,” diye emretti. İki yıldır bana hizmetçi muamelesi yapıyordu. Gözüm komodinin üzerindeki bardağa kaydı. Tuzağı ben kurmamıştım, kendi babası kurmuştu. “Al, taze meyve suyu var,” diyerek bardağı ona uzattım. Cansu bardağı bir dikişte bitirdi. Ten dakika sonra yatağımın üzerinde sızıp kaldı. Hemen bilgisayarımı ve telefonumu alıp koridordaki çamaşır dolabına saklandım. Yatak odamın kapısını hafifçe aralık bırakmıştım. Yirmi dakika sonra Arif Bey sessizce koridorda belirdi. Odaya girdi ve kapıyı kapattı. Telefonumun kayıt tuşuna bastım. Ertesi sabah saat altı mukayesesi imdat çığlıklarıyla kesildi. Odaya koştuğumda Cansu şok içinde ağlıyor, Arif Bey ise kıyafetlerini düzeltmeye çalışarak bahaneler uyduruyordu. Akşam saatlerinde İzmir’den dönen eşim Deniz ve Eskişehir’den gelen Emine Hanım salonda toplandı. Beni bir suçlu gibi karşıladılar. Kayınvalidem Emine Hanım, “Sen tehlikeli bir kadınsın! Arif’e iftira atmak için Cansu’nun içeceğine ilaç kattın!” diye bağırdı. Eşim Deniz bile bana sırtını döndü: “Babama nasıl böyle bir iftira atarsın Rüya?!” Bütün aile birlik olup beni kurban seçmişti. Soğuk bir gülümsemeyle, “Yanılıyorsunuz,” dedim. “Sizin lafınıza karşı benim elimde bir ses kaydı var.” Telefonumu masaya koyup oynat tuşuna bastım…Odayı telefonun hoparlöründen yayılan hışırtılı bir ses kapladı. Ardından yatak odamın kapısının açılma sesi ve Arif Bey’in o iğrenç fısıltısı duyuldu: “Rüya… Nihayet uyudun. O meyve suyunun seni bayıltacağını biliyordum…” Salonda dondurucu bir sessizlik oldu. Deniz’in nefesi kesildi. Emine Hanım tokat yemiş gibi geriledi. Cansu hıçkırıklara boğuldu. Arif Bey ise dehşet içinde telefona bakakaldı. Sesi tam zamanında durdurdum ve çantamdan sarı bir dosya çıkarıp masaya bıraktım. “Bu daha başlangıç,” dedim. “Sekiz yıl önce, Arif Bey Özel Bilge Koleji’nde müdürken, Selma adındaki genç bir rehber öğretmen ona karşı resmi şikâyette bulunmuştu. Masasındaki kahveye yatıştırıcı ilaç katıldığını belgelemişti. Ama Emine Hanım, ailesinin nüfuzunu kullanarak öğretmene 250 bin lira sus payı ödedi ve olayı kapattı.” Deniz titreyen elleriyle dosyadaki belgeleri inceledi. Annesinin imzası çekin üzerindeydi. “Ben iki ay önce durumu fark ettiğimde bir özel dedektif tuttum,” diye devam ettim. “Çünkü Deniz’e söylediğimde ‘babam eski kafalıdır’ deyip geçiştireceğini, Emine Hanım’ın ise suçu kıyafetlerime atacağını biliyordum.” Arif Bey aniden ayağa kalkıp üzerime yürüdü: “Bu kayıt mahkemede hiçbir şey kanıtlamaz! Beni tuzağa düşürdüğünü söyleyeceğim!” Geri adım atmadım. “Kanıtlamama gerek yok Arif Bey. Çünkü bu kaydı sadece bu salondakilere dinletmedim.” Telefonumu elime alıp sessizden çıkardım. Ekranda 15 dakikadır açık olan bir arama vardı. “Meltem Komiserim, hepsini duydunuz mu?” Telefondan kararlı bir kadın sesi yankılandı: “Hepsini kaydettik Rüya Hanım. Ekiplerimiz şu an sokağınıza giriyor.” Arif Bey olduğu yerde donakaldı. İlaçlı meyve suyu analiz raporu, geçmişteki okul belgeleri ve bu ses kaydı Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne çoktan iletilmişti. Bardağa konulan toz, illegal yollardan temin edilmiş ağır bir reçeteli yatıştırıcıydı. Siren sesleri evin önünde yankılandı. Polis ekipleri içeri girerek Arif Bey’e kelepçeyi taktı. Cansu ifade vermek üzere karakola götürülürken, Emine Hanım çöken saygınlığının enkazı altında gözyaşlarına boğuldu. Deniz gözyaşları içinde önümde diz çöktü: “Rüya, lütfen yapma… Babam tutuklanırsa ailemiz, kariyerim, her şeyimiz mahvolur!” Eşime son kez baktım: “Sizin aileniz sekiz yıl önce mahvolmuştu Deniz. Siz sadece o enkazın içinde yaşamayı seçtiniz. Ve bizim açımızdan… Artık ‘biz’ diye bir şey yok.” Eşyalarımı alıp o zehirli evden dışarı çıktım. Yağmurlu Ankara gecesinde arabama bindiğimde arkama bile bakmadım. Yıllardır süren o yalanı ve kirli sırları geride bırakarak kendi hayatımı ve özgürlüğümü geri almıştım.

