DOLAR
Alış: 46.05
Satış: 46.23
EURO
Alış: 53.30
Satış: 53.51
GBP
Alış: 61.65
Satış: 62.10
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
29.04.2026
Bunlar benim kaçırılan çocuklarım hanımefendi
- — Bunlar benim kaçırılan çocuklarım hanımefendi, siz onları kendi çocuklarınızmış gibi büyütüyorsunuz! 1. BÖLÜM O kadının sesi, İstanbul’daki bir Migros’un mısır gevreği reyonunun tam ortasında patladı. Elimde bir kutu Coco Pops tutuyordum, iki çocuğum da alışveriş arabasında oturuyordu: Altı yaşındaki Deniz ve dört yaşındaki Selin. Kadın kolumu o kadar sert kavradı ki tırnakları etime battı. — Bırakın beni — dedim çocukları korkutmamaya çalışarak. — Karıştırıyorsunuz. Ama beni bırakmadı. Gözleri şişmişti, saçları darmadağındı ve yüzünde hiç de sahte görünmeyen bir çaresizlik vardı. — Deniz! Selin! Benim, annenizim. Söyleyin bu kadına sizi bıraksın! Kanımın çekildiğini, ayak parmak uçlarıma kadar donduğumu hissettim. İsimlerini nereden biliyordu? Deniz bacaklarını sallamayı bıraktı ve bana sanki imkânsızı açıklayabilirmişim gibi baktı. Selin ağlamaya başladı. — Çocuklarımın isimleri öyle çünkü onları ben koydum — dedim, sesim istediğimden daha kararsız çıksa da. — Eşim ve ben onları bebekliklerinden beri büyüyoruz. Kadın acı dolu, kırık bir kahkaha attı. — Bebekliklerinden beri mi? Murat size Deniz’in sağ ayak bileğinde bir doğum lekesiyle doğduğunu da söyledi mi? Ya da Selin’in bir yaşındayken yataktan düştüğü için kaşının tam üstünde küçük bir yara izi olduğunu? Alışveriş arabası ellerimin altında kayıyor gibiydi. Deniz’in gerçekten o lekesi vardı. Selin’in de gerçekten o izi vardı. Eşim Murat, her zaman bunların çocuklukta olan normal şeyler, önemsiz kazalar olduğunu söylerdi. İnsanlar etrafımızda toplanmaya başladı. Bir teyze elindeki taze simit poşetini yere bıraktı. Market yelekli bir genç telsizle konuşuyordu. Biri güvenliğin gelmek üzere olduğunu fısıldadı. — Üç yıl önce kayıp ihbarında bulunmuştum — dedi kadın ağlayarak. — Onları Şile’de bir plajdan götürdüler. Herkes boğulduklarını söyledi ama ben yaşadıklarını biliyordum. Bir anne bunu bilir. — Delirmişsiniz siz — diye fısıldadım ama artık kendim bile buna tam inanmıyordum. İki güvenlik görevlisi gelip benden sakinleşmemi istedi. Benden. Sanki şüpheli benmişim gibi. — Hanımefendi, onların çocuklarınız olduğunu kanıtlayabilir misiniz? — diye sordu biri. Titreyen ellerimle telefonumu çıkardım. — Fotoğraflarım var, belgelerim, evlatlık kağıtları… Eşimde hepsi, evde duruyor. — Evlatlık mı? — diye sordu güvenlik görevlisi. Ve işte o an hatamı anladım. Ben onların biyolojik annesi değildim. Murat evlendiğimizde, Deniz ve Selin’in onu terk eden bir kadından olduğunu anlatmıştı. Hem ona hem de çocuklara aynı anda aşık olmuştum. Hiç soru sormadan evlatlık belgelerini imzalamıştım çünkü onları seviyordum. Kadın bana sanki en kötü ihtimali az önce doğrulamışım gibi baktı. — Kocanızın adı Murat, değil mi? Cevap vermedim. — Esmer, boylu poslu, çenesinde bir yara izi var. Çocuklarım kaybolmadan önce bizim Şile’deki yazlığın oralarda dolandığını görmüştüm. Polisler dakikalar sonra geldi. Kadını benden ayırdılar. Bir memur T.C. Kimliğimi istedi, diğeri ise kucağına Selin’i aldı; Selin sanki kollarımı koparıyorlarmış gibi adımı haykırdı: “Anne, hayır!” O çığlık beni ikiye böldü.
- Bizi emniyete götürdüler. Murat’ı bir, iki, on kez aradım. Hiç açmadı. Soyadı Öztürk olan bir kadın komiser bana bir dosya gösterdi. İçinde bir kayıp ilanı vardı. İki çocuk: Mert ve Sude Aydın. Üç yıl önce Şile’de kaybolmuşlardı. Fotoğraflar daha küçüktü ama gözler aynıydı. Benim Deniz’im. Benim Selin’im. — Kocanızla konuşmamız gerekiyor — dedi komiser. Polisler eve gittiğinde, Murat artık orada değildi. Kıyafetleri de yoktu. Dizüstü bilgisayarı gitmişti. Banyoda diş fırçası bile yoktu. Ve gardıropta, bir ayakkabı kutusunun arkasında, Şile’de kaybolan iki çocukla ilgili gazete kupürleri buldular. Neler olacağına inanamıyordum… 2. BÖLÜM Komiser Öztürk gazete kupürünü önüme bir mahkûmiyet kararı gibi koydu. Manşette şöyle yazıyordu: “Şile’de iki kardeş kayboldu; yetkililer boğulma ihtimali üzerinde duruyor.” Tarih üç yıl öncesine aitti. Kâğıt yıpranmış, o kadar çok katlanmıştı ki suçluluk ile korku arasında gizlenerek yaşamış gibi duruyordu. — Bundan haberiniz var mıydı? — diye sordu komiser. — Hayır — diye cevap verdim boğazım düğümlenerek. — Murat bana eski eşinin onları terk ettiğini söylemişti. Süpermarketteki kadının adı Mariana Aydın’dı. Başka bir odada sosyal hizmet görevlisiyle oturuyordu. Camın arkasından onu görebiliyordum; göğsüne eski bir fotoğrafı bastırmıştı. Hiç de deli gibi görünmüyordu. Üç yıl boyunca her gün ağlamış bir anne gibi duruyordu. — Çocuklar yasal olarak Deniz ve Selin Yılmaz adına kayıtlı — dedi komiser. — Ancak kayıtları inceliyoruz. Tutarsızlıklar var. “Tutarsızlık.” Bir hayatı yok etmek için ne kadar küçük bir kelime. Çocukları bir pencerenin arkasından görmeme izin verdiler. Oyuncakların olduğu bir odadaydılar. Selin peluş tavşanına sarılmıştı. Deniz kapıya bakıyor, benim içeri girmemi bekliyordu. Başını kaldırdığında beni gördü ve cama doğru koştu: “Anne!” Elimi camın diğer tarafına koydum. İçeri girmeme izin vermediler. O gece bir polis otosu eşliğinde eve döndüm. Tüm mahalle pencerelerden bakıyordu. Haber çoktan Facebook’ta yayılmıştı: “Çalıntı çocuk büyüten kadın gözaltına alındı.” Kimse benim de bir kurban olup olmadığımı sormadı. Murat’ın odasına girdim. Her yer onun ucuz losyonu gibi kokuyordu. Çekmeceleri, kutuları, eski çantaları aradım. Gardırobun en dibinde daha önce hiç görmediğim siyah bir sırt çantası buldum. İçinde onun fotoğrafının olduğu ama üzerinde Mert Salinas yazan sahte bir kimlik vardı. Ayrıca Mert ve Sude’nin kaybolmasından bir hafta öncesine ait bir otobüs bileti vardı. Ve bir defter. Korkarak açtım. İlk sayfalar baba olma takıntısıyla doluydu. Murat, ilk eşinin kendisi çocuk sahibi olamadığı için onu terk ettiğini yazmıştı. Herkesin ona eksik bir adam gibi baktığını, Tanrı’nın ona bir aile borçlu olduğunu yazmıştı. Sonra sayfalar değişti. “Mavi evin çocukları iskelenin yanında yalnız oynuyorlar. Anneleri çok dalgın. Onları hak etmiyor.” Midem bulandı. Başka bir sayfada: “Oğlan bana güvendi çünkü ona dondurma aldım. Kız başta ağladı ama sonra uyudu. Artık benimler. Onlara daha iyi bir hayat vereceğim.” Yere yığıldım. Kocam terk edilmiş çocukları sahiplenmemişti. Onları çalmıştı. Telefonum titredi. Bilinmeyen bir numaradan bir mesajdı: “Beni affet Sude. Ben sadece bir ailem olsun istedim. Sen onları seviyorsun. O kadının onları senden almasına izin verme.” Ekran görüntüsünü titreyen ellerle Komiser Öztürk’e gönderdim. Ertesi gün DNA testleri yapıldı. Mariana hemen kabul etti. Kanımın hiçbir şey söylemeyeceğini bilsem de ben de kabul ettim. Sadece bu kâbusun bitmesini istiyordum. Gözetim altında görüşmeme izin verdiler. Deniz bana doğru koşup boynuma sarıldı: “Eve mi gidiyoruz?” Selin konuşmadı. Sadece bacaklarıma sarıldı. Onlara ne diyeceğimi bilemedim. Bir çocuğa babasının bir çocuk hırsızı olduğu nasıl anlatılırdı? Tanıdığı annesinin onu kurtaramayacağı nasıl söylenirdi? O sırada Mariana odaya girdi. Elinde eski bir oyuncak ayı ve çerçeveli bir fotoğraf vardı. — Merhaba Mert — dedi sesi titreyerek. — Merhaba Sude. Deniz arkama saklandı: “Benim adım Mert değil.” Mariana çığlık atmamak için elini ağzına götürdü. Selin oyuncak ayıya baktı. Bir saniye, sadece bir saniye, gözleri değişti: “Bende de aynısından vardı” diye fısıldadı. Hepimiz donup kaldık. Komiser bir telefon aldı, dışarı çıktı ve yüzü bembeyaz döndü: — Murat’ı Esenler Otogarı’nda yakaladık. Yurt dışına kaçmaya çalışıyordu. Ama ne itiraf ettiğini söylemeden önce çocukların odadan çıkarılmasını istedi. Ve o an anladım ki en kötüsü henüz ortaya çıkmamıştı… 3. BÖLÜM Murat şafak sökmeden her şeyi itiraf etti. Mariana’yı günlerce takip ettiğini söyledi. Çocukları göl kenarında oynarken görmüştü. Kadının eve güneş kremi almaya gittiği o tam anı beklemişti. İki dakikadan az sürmüştü. Üç hayatı yok etmek için iki dakika yetmişti. Onları kiralık bir minibüse şekerlerle ve bir yalanla bindirmişti: “Anneniz beni gönderdi.” Sonra isimlerini değiştirdi. Mert, Deniz oldu; Sude ise Selin. Sahte belgeler düzenledi, ölü bir anne uydurdu, şehir değiştirdi ve benimle tanıştığında, normal bir aile gibi görünmek için beni yapbozun son parçası olarak kullandı. — Sude’nin (Lucia) hiçbir şeyden haberi yoktu — dedi savcılığa verdiği ifadede. — Onları gerçekten sevdi. Bu cümle beni acıdan kurtarmadı. DNA sonuçları iki gün sonra geldi. Deniz ve Selin, aslında Mert ve Sude’ydi; Mariana Aydın’ın biyolojik çocuklarıydı. Mariana bunu duyduğunda dizlerinin üstüne çöküp ağladı. Ben de ağladım. Ama gözyaşlarımız aynı şeyi ifade etmiyordu. O, çocukları hayatta olduğu için ağlıyordu. Ben ise onları kaybettiğim için. Yeniden birleşme süreci yavaş yavaş başladı. Psikologlar, gözetimli ziyaretler, eski fotoğraflar… Mariana onlara evlerinden, babaannelerinden, köpeklerinden, kaçırdığı doğum günlerinden bahsetti. Çocuklar ona merakla bakıyordu ama her seans bittiğinde bana doğru koşuyorlardı: “Anne, artık gidebilir miyiz?” Onlar bunu her söylediğinde Mariana biraz daha parçalanıyordu. Onları götürdüğü için ondan nefret etmek istiyordum ama yapamıyordum. Onları benden almıyordu. Sadece Murat’ın ondan çaldığı şeyi geri alıyordu. Duruşma aylar sonra yapıldı. Murat elleri kelepçeli, başı önde geldi. Avukatı, onun çocukları “ihmalkâr bir anneden kurtardığını” iddia etmeye çalıştı. Mariana öfkeyle ayağa kalktı: “Sadece güneş kremi almaya gitmiştim! Çocuklarımı benden iki dakikada kopardın!” Hâkim onu adam kaçırma, evrakta sahtecilik ve psikolojik zarardan yirmi iki yıl hapse mahkûm etti. Götürülürken Murat bana baktı: “Ben de onları sevdim.” Aylardır ilk kez ağlamadan cevap verebildim: “Hayır. Sevmek, çalmak değildir.” Sonra en zor kısım geldi. Yasal olarak artık onların annesi değildim. Belgeler sahte olduğu için evlatlık kararı iptal edildi. Mariana tam velayeti aldı. Bir süre ayda bir kez görmeme izin verdiler. Sonra psikologlar, çocukların dengeye ihtiyacı olduğunu, kafalarının içinde savaşan iki yuvaya ve iki hikâyeye yer olmadığını söylediler. Son görüşme Caddebostan sahilinde bir parktaydı. Deniz artık Mariana ona “Mert” dediğinde cevap veriyordu. Selin ona “anne” demeye başlamıştı, her ne kadar bazen kafası karışıp gözleriyle beni arasa da. Onlara peluş oyuncaklarını götürdim. — Bir daha gelmeyecek misin? — diye sordu Mert. Eğilip ona sıkıca sarıldım: “Seni her zaman seveceğim. Beni görmesen de, çok zaman geçse de.” Sude yüzüme dokundu: “Sen de mi benim annemsin?” Göğsümün yarıldığını hissettim: “Ben seni bütün kalbiyle koruyan biriydim.” Mariana birkaç metre ötede sessizce ağlıyordu. Çocuklar ona doğru koştuğunda bana döndü ve: “Gerçeği bilmeden onları sevdiğin için sana nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum” dedi. — Bana teşekkür etme — dedim. — Sadece bir gün onlara, benim onları terk etmediğimi anlatacağına söz ver. Yıllar geçti. Bir aralık günü çocuksu bir el yazısıyla bir mektup aldım. “Merhaba Sude Teyze. Annem sana yazabileceğimi söyledi. Küçükken bana baktığını artık biliyorum. Bana masal okuduğun için teşekkür ederim. Sesini hâlâ hatırlıyorum. Sevgilerle, Sude.” O mektubun üzerine yıllardır ağlamadığım kadar ağladım. Bugün Mariana bazen onları görmeme izin veriyor. Yasal anneleri değilim. Kan bağımız yok. Ama Mert ilkokuldan mezun olduğunda, üçüncü sırada benim için bir yer ayırdılar. Sude sahneden bana el salladı. Tôi đã giúp cô ấy có được thành công và có được điều đó ở khu vực đô thị của mình. Ama hayat bazen daha karmaşık yaralar bırakır. Mariana çocuklarını kaybetti, ben ise gerçek sandığım bir aileyi. Çocuklar ise kimsenin onlara geri veremeyeceği yılları kaybetti. Murat bedelini hapisle ödedi. Biz ise anılarla ödüyoruz. Yine de birçok insanın anlamadığı bir şeyi öğrendik: Gerçek bir yuvayı yıkabilir ama iyileşmek için bir kapı da açabilir. Çünkü çocukların kusursuz yalanlara ihtiyacı yoktur.


