- Ankara Aile Mahkemesi’nin kalabalık duruşma salonunda, 22 yıllık kocam Rıza Yıldız koltuğuna kurulmuş, pahalı ayakkabısını diğerinin üzerine atarak gülümsüyordu. Evliliğimizi, kazanması gereken sıradan bir ticari müzakere gibi görüyordu. “Üç oğlumuzdan birini seç Ceyda,” dedi kendinden emin bir sesle. Hakim Kemal Bey bile elindeki dosyadan başını kaldırdı. Rıza’nın arkasında üç oğlumuz oturuyordu: 21 yaşındaki Ege, 19 yaşındaki Can ve 17 yaşındaki Nihat. Üçü de ne olduğunun farkındaydı ve üçünün de yüzünde babalarınınki gibi alaycı bir ifade vardı. Yanımda ise 14 yaşındaki kızım Leyla oturuyordu. Rıza aylardır çocukları bana karşı kışkırtmıştı. Çankaya’daki lüks villası, lüks araçları ve kulüp üyelikleriyle onların sadakatini satın almıştı. Avukatı hazırladıkları anlaşma teklifini masaya sürdü. Rıza bana doğru eğilerek, “Özgürlük istiyordun, al sana özgürlük. Bir oğlunu seç, diğer ikisi bende kalsın. Leyla zaten nerede isterse kalabilir,” dedi.
- Ege hafifçe güldü. Can, Nihat’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Herkes orada yıkılmamı bekliyordu. Bunun yerine Leyla’nın elini tuttum ve sakince yanıtladım: “Hiçbiri.” Rıza şaşkınlıkla gözlerini kırptı. Üç oğlum da alayla gülüştü. Rıza, “Oğullarından vaz mı geçiyorsun?” diye sordu. “Hayır,” dedim. “Onlar seçimlerini aylar önce yaptı.” Salondaki alaycı hava bir anda dağıldı. Hakime dönerek, “Kızım Leyla’nın velayetini, dün dosyaya sunulan ihtiyati tedbir kararının uygulanmasını ve adli mali müşavirin inceleme raporunun işleme konulmasını talep ediyorum,” dedim. Rıza’nın gülüşü yüzünde dondu. Çünkü ben son altı ayımı ev kavgasıyla geçirmemiş, Rıza’nın gizlediği servetin peşine düşmüştüm. Mali müşavirimiz Bülent, Rıza’nın ortak olduğumuz inşaat şirketinden yaklaşık 1.8 milyon doları oğullarımızın adına açtığı üç ayrı paravan şirkete aktardığını tespit etmişti. Şirket tabletinin otomatik yedekleme sisteminden çıkan mesajlarda Rıza’nın Ege’ye, “Her şeyi siz çocukların üzerine geçirelim ki ananız şirketi parçalayamasın” yazdığı belgelenmişti. Oğullarım da bu plana dahildi. Hakim Kemal Bey tüm aktarılan varlıklara ve hesaplara dondurma kararı verdi. Rıza’nın yüzı kireç gibi olmuştu. Duruşma salonundan çıktığımızda Rıza öfkeyle üzerime yürüdü. Ancak asıl büyük felaket henüz başlamamıştı. Mali müşavirimiz, Rıza’nın Bursa’da hayali bir tedarik firması üzerinden şirketin içini boşalttığını ve uluslararası boyutta sahte fatura çarkı kurduğunu da tespit etmek üzereydi…Ortaya çıkan hayali faturalar Rıza’yı sadece benimle değil, şirketin diğer ortaklarıyla ve maliyeyle de karşı karşıya getirdi. Şirket ortakları bağımsız denetim talep edince Rıza’nın kurduğu baskı imparatorluğu iskambil kâğıdı gibi çökmeye başladı. Bu süreçte çocukların gözündeki perde ilk kez aralandı. Önce ortanca oğlum Can aradı. Babasının bu devirleri yasal bir miras planlaması olarak tanıttığını, kendisini kandırdığını gözyaşlarıyla itiraf edip özür diledi. Ardından 17 yaşındaki Nihat, babasının kendisini bilgi sızdırmakla suçlaması üzerine eşyalarını toplayıp yanıma ve ablası Leyla’nın yanına sığındı. En büyük darbe ise babasının en sadık müttefiki olan büyük oğlum Ege’den geldi. Ege, kendi adına açılan şirketteki resmi belgeleri incelediğinde, babasının olası bir adli soruşturmada tüm hukuki sorumluluğu kendi üzerine yıktığını fark etti. Rıza onu korumamış, sadece kendini kurtarmak için öne sürmüştü. Ege babasıyla yollarını ayırdı ve kendi avukatını tuttu. Kasım ayında gerçekleşen arabuluculuk görüşmelerinde Rıza, ilk duruşmadaki halinden on yıl daha yaşlı görünüyordu. Şirketteki usulsüz devirler iptal edildi. Ortaklıktaki yasal hakkımı nakit ve gayrimenkul olarak aldım. Leyla’nın velayeti tamamen bana verildi. Aylar sonra bir pazar sabahı Ege elinde iki kahveyle kapıma geldi. Mutfak masasında otururken mahkemedeki alaycı tavrı için özür diledi: “Senin kaybettiğini sanmıştım anne. Ama meğer hepimiz kaybetmişiz.” Ona kızgın değildim. “21 yaşındasın Ege. Yaptıklarının sorumluluğunu alacak yaştasın ama nasıl bir adam olacağına karar vermek için hâlâ çok gençsin,” dedim. Ertesi bahar Leyla’nın ortaokul mezuniyet töreninde tüm çocuklarımız yanımdaydı. Rıza ise salonun diğer ucunda tek başınaydı. Artık oğullarının sorgusuz sualsiz sadakatine sahip değildi. Duruşma günü “Hiçbiri” dediğimde herkes pes ettiğimi sanmıştı. Oysa ben çocuklarımı kirlenmiş bir pazarlığın konusu yapmayı reddetmiş, hakikatin ortaya çıkmasını beklemiştim. Para ve güçle satın alınan sadakat, gerçeklerin karşısında yok olmaya mahkûmdur. O akşam dört çocuğumla birlikte küçük evimizde akşam yemeği yerken, gerçek ailenin mülklerle değil, dürüstlük ve saygıyla ayakta kaldığını bir kez daha anladım.

