- Bir asker, can sıkıntısından ve belki de biraz meraktan, kampın kenarında bulduğu iki yavru yılanı beslemeye başlamıştı. Başta bunun zararsız bir oyalanma olduğunu düşündü. Saha hayatının tekdüzeliği içinde, kimsenin bilmediği küçük bir sırrı vardı artık. Ancak o sabah çadırının girişinde gördüğü manzara, yaptığı “masum” oyunun aslında nasıl bir tehlikeye dönüştüğünü acı bir şekilde gösterdi. Her şey, kampın taşlık bir yamacında hendek kazarken başlamıştı. Güneşten ısınmış kayaların altından iki ince, titrek yavru yılan çıkmıştı. Kurallar açıktı: Tehlike anında imha. Komutan defalarca uyarmıştı. Ama asker tüfeğine davranmamıştı. Yılanların kaçmak yerine ona doğru başlarını kaldırmaları, sanki korkudan çok merak taşıyor gibiydi. O an içindeki merhamet ağır basmıştı. Akşam çadıra döndüğünde cebindeki bayat ekmeği ufalayıp dışarı bıraktı. Ertesi gün biraz konserve et getirdi. İlk günler yılanlar mesafeli durdu. Tıslayarak geri çekiliyor, sonra yavaşça yaklaşıyorlardı. Asker çömelip onları izliyor, kendi kendine gülümsüyordu. “Benden korkmuyorlar,” diye düşünüyordu. Günler geçtikçe aradaki mesafe azaldı. Yılanlar artık onu görünce kaçmıyordu. Bir hafta içinde büyüdükleri fark ediliyordu. Derileri daha parlak, hareketleri daha kararlıydı. İki hafta sonra çevrede başka yılanlar da belirmeye başladı. Önce bir tane daha çıktı taşların arasından. Ardından bir başkası. Asker bunu yuvalarının burada olmasına yordu. İçini kemiren huzursuzluğu bastırdı. “Zaten ben beslemesem de buradalardı,” diyerek kendini rahatlattı. Fakat o sabah, güneş henüz doğarken çadırın fermuarını açtığında, kanı dondu. Çadırın girişinde en az on yılan kıvrılmış duruyordu. Artık yavru değillerdi. Kalınlaşmış gövdeleri, parlak pulları ve dimdik kalkmış başlarıyla onu izliyorlardı. Ayaklarını geri çekti. Kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. Bir adım attı, yılanlardan biri hızla öne atıldı. Refleksle geri sıçradı. Tüfeği çadırın içinde, yatağının yanındaydı. Yavaşça geri çekilmek istedi ama yılanlar yarım daire oluşturmuştu. Artık sadece iki değil, bir sürüydüler. Beslediği ilk iki yılan en önde duruyor gibiydi. Onu tanıyorlardı. Ama bu tanıdıklık dostça değildi. Bekleyen, ölçen bir bakıştı bu
- Asker anladı: Onları besledikçe sadece karınlarını doyurmamıştı. Onlara güvenli bir alan sunmuş, çadırın çevresini yiyecek kaynağına dönüştürmüştü. Doğa boşluk kabul etmezdi. Yiyecek varsa, daha fazlası gelirdi. Yavaşça çadırın içine süzüldü. Yılanlar hareketlendi. Bir tanesi postallarına sürtündü. Soğuk, kaygan temas tenini ürpertti. Tüfeğe uzandı. Eli titriyordu. Tetiğe basarsa hepsi birden saldırabilirdi. Basmazsa birazdan zaten saldıracaklardı. Tam o sırada dışarıdan nöbet değişimi için gelen bir askerin sesi duyuldu. “Hey! Burada ne oluyor?” diye bağırdı. Ses yılanları irkiltti. Birkaç saniyelik o dikkat dağınıklığında asker tüfeği kavrayıp havaya ateş etti. Patlama sesi kampın taş duvarlarında yankılandı. Yılanlar panik halinde dağıldı. Bazıları taşların arasına kaçtı, bazıları hendeklere doğru süzüldü. Komutan ve birkaç asker koşarak geldi. Manzarayı görünce yüzleri sertleşti. Komutan yerdeki izlere, ezilmiş ekmek parçalarına ve et kalıntılarına baktı. Gerçeği anlaması uzun sürmedi. “Alex itaatsizlik,” dedi soğuk bir sesle. Asker başını eğdi. Söyleyecek söz bulamıyordu. İçindeki merhametin, disiplinin önüne geçmesine izin vermişti. Masum sandığı bir iyilik, tüm kampı riske atmıştı. O gün çevrede kapsamlı bir temizlik yapıldı. Yılan yuvaları dağıtıldı, hendekler kapatıldı. Asker disiplin cezası aldı ve başka bir birliğe gönderildi. Aylar sonra, yeni görev yerinde bir taşın altından küçük bir yılan çıktığını gördüğünde, bu kez tereddüt etmedi. Doğanın kurallarıyla oynamanın bedelini öğrenmişti. Merhamet, akılla dengelenmediğinde felakete dönüşebilirdi. Ve o sabah çadırının önünde gördüğü manzara, hayatı boyunca unutamayacağı bir ders olarak hafızasına kazındı: Bazı tehlikeler küçükken sevimli görünür. Ama büyümeleri için verdiğin her destek, bir gün dönüp seni kuşatabilir.

